DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 9°C
Çok Bulutlu

Ağıtlar musıkî ve sefalet

02.03.2019
155
A+
A-

Şehir araştırmalarını yaparken, ağıt olmasına rağmen, türkü formatına giydirilmiş eserlerin, alkışlı hali oldukça şaşırtıcı geldi. Kimi zaman ölmüş kimilerinin ardından yakılan ağıtların, gereği gibi söylenmeyişi, dinleyici konumunda olanların ölenlere saygısızlığı, bir nebze o eseri, eserleri okuyanlardan kaynaklanır.

Malatyalı Fahri Kayahan’ın “Uyan Sunam Uyan Derin Uykudan” eseri, eseri oluşturan, esere zemin hazırlayan durum bilinmeden, türkü formatında okunur olmuşsa, o ağıdın hikâyesi anlatılırken sıradan bir olaya dönüştürülmüş ise müsebbibi, o eseri okuyanların bilgisizlik deryasında hafızadan nasibini almamış olmalarındandır. İftiraya varılan söz sonrası asılan veya kendisini asmış bir kadın, geride gözü yaşlı koca ve iki yaşında bir çocuk. Mesele iki dostun tartışması ve sonrasında aynı hamama giden dostların eşlerinden birinin hamam arkadaşının sırtındaki beni, kocasına söylemiş olmasıdır. Fahri Kayahan’a son sözünü söyleyen Mustafa’nın benden bahsetmesi, asılmaya sebebiyettir. Bunu izahta zorlanırken, sanal ortamda, kimi etkinliklerde bu hususun canlandırılması, ayrı bir üzüntüdür.  

Aynı husus Maraş’a ait, “Maraştan Bir Haber Geldi Dediler ki Merik Ölmüş” Ağıdı’nda da yer alır. Hastahanede ameliyat masasında doğmamış çocuğuyla ölen Meryem’e yakını tarafından içten gelen duygularla söylenen ağıt, adeta neşeye davet eden eda ile söylenmektedir, kavuştak-nakarat bölümüyle.

Diyarbakır’da bir piknik vesilesiyle akşam dönerken bindikleri jeepin-aracın Dicle Nehri’ne düşmesiyle boğulan gençlerin ölümünden duyulan acı, günümüzde söylenirken alkış tufanıyla karşılaşılıyorsa kişinin, konuyla alakalı olanların düşünmesini icap ettirmiyor mu? Gençlerin aldığı alkol sebebiyle tartışması sonrası olan üzücü olayın ülke sathında bir şehri temsil edecek konumda türkü haline getirilmesi, ayrıca farklı bir durumdur. Buna yetkililere sunulan projelere onay verilmesi, klip haline getirilmesi, CD Formatında dağıtılması şehrin tanıtımı olarak düşünülürken, bakış açımızla işin vehameti anlaşılmaktan uzaktır. Suzan Suzi Ağıdı’nın sözleri, dikkatli biçimde okunduğunda içinde olan çelişkiler, anlam bozukluğu düşünülmeden anlaşılamaz. Kişinin musıkî ritmiyle neşelenmesi, oynaması bizim musıkî anlayışımızın ne derecede olduğunu çarpıcı manzarasını oluşturur.

Ağıt, bir erkek tarafından yakılmış ise, erkek okuyucu tarafından seslendirilmesi gerekir, öz itibarıyla. Gördüğümüz şekilde ölen bir kadının, kızın arkasından erkek diliyle yakılan ağıtın, musıkîden şan ve şöhret, itibar (?) ve para bekleyenlerce kadınlara okutulması, işin vehametini gittikçe artırmaktadır.

Mihriban, erkek tarafından söylenildiğinde mana taşır, kadın tarafından icrâ edilmesi aklın-mantığın sınırlarını zorlamaktadır. Bunu bilmelerine rağmen erkeğin kadına ait duygularının kadın tarafından dile getirilmesi eleştirilmezken, kadının söylediği eserlerin erkek tarafından dile getirilmesi de o denli ahlâkî değildir.

Mardin’de söylenegelen “Yola Çıktım Mardin’e / Düştüm senin derdine/ Mevlam sabırlar versin/ Yarini yitirene” eseri, erkek icrâsıdır.

Ağıtlar için söylenecek çok söz vardır, aslında. Sadece bir kaçından söz ettik.

Ordu’ya ait, “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar”, genç bir kızın dilinden söylenmişse erkek okuyucu tarafından dillendirilmesi düşünülemez: “Ben annemi ben babamı ben köyümü özlerim.”

Diyarbakır’da, Şanlıurfa’da buna benzer eserler yok değildir, aslında. “İki Dağın Arasında Kalmışam” eserinde kendisinden oldukça yaşlı bir adamla evlendirilen genç kızın acıları yer alır, aslında: Ana beni bir zalime verdiler oy!.. / Verdiler de günahıma girdiler oy!..”

“Men Küçük Bir Cezveyim / Elden Ele Gezmeyim” başlı başına ele alınması gereken bir eserdir. Bir kadının “Verin benim yârimi/ Boynu bükük gezmeyim” çığlığına kulağını kapatanlar, erkek sesiyle kadının acılarını nasıl dile getirebilir? Şaşırmamak elde değildir, emsallerini anlatırsak…

Antep’te söylenen Ezo Gelin, kadınca dile getirilebilir mi?

“ZeynebimZeynebim Allı Zeynebim”…  Musıkî icrasında bizim konuyla ilgili saptamalarımızda “musıkînin günümüzdeki encamında güzelliğin kaybolduğu” tespitine katılacak çok az kişi kalmıştır. Zeynebin soyundaki güzellik, günümüz musıkîsinde söz konusu edilemez, aslında.

“Koyun gelir yata yata/ Çamurlara bata bata/ Gelin Ayşem sele gitmiş / Çamurlara bata bata.” İfadesini ağıtlaştıran kişi, bunun kadın okuyucular tarafından dile getirildiğini bilseydi, ne duygular içinde olurdu?

Elbette ölüm acıdır, kişiyi can evinden vurur, her ölüm erken bilinir, insanca. Ki her dünyaya gelenin öleceği son ana kadar, zaman belli değildir.

Ölen kadın olsa erkek olsa fark etmez, çocuk olsa, yaşlı olsa değişmez. Lakin dile getirilen eserler, halkın ortak malı-anonimleşse, bu konuda dikkat edilecek kimi noktalara uyma, adabın-terbiyenin, geleneğin icabıdır.

Kadının acısı da bizim, erkeğin acısı da bizim iken, dile getirilmesinde bu tarz çarpık anlayış ve uygulamanın düzeltilmesi için müzik piyasasını elinde tutan, denetimden uzak kimi kurumlarla kuruluşlara bir söz söyleyen çıkmaz mı?

Öncelikle musıkî alanında esas tutulan TRT Repertuarı’na girmiş birçok eserin gözden geçirilmesi gerekirken, çalışmaların yapılmamış olması esef vericidir. Başta bu görev TRT’ye düşmektedir, sonra diğer ilgililer üzerine düşeni yapma mecburiyeti hisseder.

Bir toplumun sağlıklı, huzurlu ve sağlam temeller üzerinde hayatını idame etmesinde birçok değerin olduğunu bilmekteyiz. Musıkî, bu değerlerden sadece biridir.   “Her şeyimiz tamam, eksiğimiz yok.” diyen olursa, ne demeli?

Acımızı, sevincimizi birlikte dile getiren musıkî eserleri, dışardan müdahaleyi kabul etmez, bilinmelidir. Müdahaleler olduğu zaman, toplumdaki kargaşaya bir halka daha eklemiş oluruz. Genç kuşakların müzik anlayışına baktığınızda bunun sebeplerinin ne olduğunu görmeyenler, neden bahsettiğimizi anlamaktan uzak görünen kabiliyetleriyle, içimizde habis urları her gün büyütmektir, farkındayız, bunu ne kadar saklarlarsa bilmekteyiz.

Bu yazı, bu konuya giriş için yazıldı, aslında.

Musıkîmizin kanayan bu yarasına müzikle ilgilenenler ne der?  Merak mı ediyoruz? Belki başka bir yazıda dile getiren olur, istediğimiz, yapılması gerekenlerin dahası neler olduğudur.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.