Biz dünyayı atalarımızdan değil, çocuklarımızdan miras aldık

13.06.2019 - Perşembe 23:17

Dünyayı hoyratça tahrip ediyoruz!
Büyük oranda kentlerdeki tarihi dokuyu kaybettik, ancak kırsalda bir kısmı ayakta..
Henüz geç Kalmadık,
Ama eğitim şart!..


Doğal ve Kültürel zenginliklerimiz
Kıtalar arasında yer ülkemiz Türkiye, Anadolu ve Trakya yarımadalarından oluşur.
Jeopolitik konumuyla dünyanın merkezinde bulunmaktadır.
Bu yüzden eşsiz doğal ve kültürel zenginliklere sahiptir.
Peki, bu zenginliklerin farkında mıyız?
Bu soruya olumlu cevap vermek isterim, ama maalesef cevabım olumlu değil..
Bazen bir doğal güzelliğimizin yanında bir mermer ocağı açıyoruz, bazen bir tarihi değerimizi define merakımızla dinamitleyip yok ediyoruz.
Üzülerek söyleyeyim ki, kırk yıllık ülkemizin değişik yerlerinde yaptığım bilimsel arazi gezilerimde doğal ve kültürel zenginliklerimizin hoyratça yok edilişine şahit oldum.
Başlangıçta, insanımızın zamanla eğitim, öğretim ve tanıtımla bilinçlenerek ülkemizin tarihi, kültürel ve doğal değerlerine sahip çıkacağına umutluydum.
Ancak, en kötüsü bilinçlenmek bir yana, bu tahribat teknolojik gelişmelerle daha da kötüye gidiyor!..


Dün, yolum üzerinde birkaç tarihi alanı ziyaret ettim, bunlardan biri de, şahsımın 15 yıl önce bilim dünyasına duyurmaya çalıştığım, yerleşim yeri olduğu pek seçilmeyen doğal bir sırtın üzerinde belli belirsiz sekiz bin yıl önce yerleşme görülmüş Torosların merkezinde bir höyüğe uğradım.
İnsan, binlerce yıl öncesine ait bir yerleşimi gelecek kuşaklara kazandırırsa, o artık onun da bir parçasıdır.
Günümüzde hasetlikler ve kıskançlıklar sizin üstünüzü örtse de, sizden sonra çıkar çatışmalarınız olmayacağı için, geleceğin terazisi objektif olacaktır, o size hakkınızı verecektir.
Eğer bir yerle ilgili bir satır bile yazsanız, geleceğe o ışık tutacaktır. Bu yüzden inceleme yaptığım yerleşimlere “Ne durumda diye döner bir bakarım, zira gelecekte onlar senin kimliğinle bir anılacaklardır! Onlar bir bakıma senin evlatlarındır”.
Kimsenin bilmediği, el değmeyeceğini düşündüğüm bir yerleşmeye uğradığımda, maalesef yine defineciler üç metre derinliğinde bir çukur açmışlar..
“Eyvah burayı da keşfetmişler!” diye üzülüyoruz, yok edilen bir geçmiş daha…


Defineciler bizden bir adım önde!
Aslında definecilerin para, pul aradıkları çoğu yer paranın kullanımından önceki dönemler, neden kazarlar bilemiyorum?. Belki de, her tarihi yerde bir şeyler vardır, diye düşünüyorlar..
Tarih öncesi içinde yer alan Neolitik, Kalkolitik ve Tunç Çağları olarak bilim dünyasında adlandırılan bu dönemde çanak çömlek kırıntılarından başka bir şey bulacaklarını da sanmıyorum.. Ama tarih!.. Bir yaşantı olmuş orada, onu fark ediyorlar ve belki bu yüzden hoyratça tahrip ediyorlar.
Sadece define merakı mı?!
Bir çok yerleşme tarım alanında olduğu için tarımsal faaliyetler nedeniyle yok ediliyor.. Elli yıl öncesine kadar karasabanla sürülen alanlar şimdilerde traktöre takılan iş makinalarına boyun eğiyor. Eğer o traktörü kullanan kişi bir de meraklı da olursa, yerleşimi fark ettiği anda, bıçağı daldırıyor da daldırıyor! Birkaç yıl sonra da höyükler üzerinde teraslar, balkonlar oluşuyor.
Geçmişte baca gibi tepeden girilerek soyulan mezar anıtları, içi boşaltılmış da olsa dışında kalan mimarisi, yığma tepesi yerle bir ediliyor.
Döşeme Roma yolları üzerine asfalt dökülüyor, iş makinaları ile sıyrılıp atılıyor.
Ne hikmetse tarihi, kültürel zenginlerin yanı başında, doğal güzelliklerin ortasına, endemik bitkilerin yer aldığı alanlarda açılan taş, mermer ocakları dağları indiriyor.
Höyüklere park yapma, ağaç dikme yarışı sürüyor.
Onlarca metreye ulaşan ağaç kökleri höyük içindeki antik mimariyi yiyip tüketiyor.
Ağaç dikilmeyen höyükler de boş kaldığı için inşaat artığı moloz, enkaz artıkları, çöplerle örtülüyor.
Mağaralar da mezarlar gibi, bir şey var mı merakıyla gelişi güzel içi boşaltılıyor.. Salonlarını süslemek için kırılıp alınan milyonlarca yılda oluşan sarkıt ve dikitler yok edilirken, binlerce yıl öncesine ait mağara içi yerleşimler yok ediliyor.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi “restorasyon” adına tarihi yapılar soysuzlaştırılıyor.
İslenmiş görülen tarihi taş ve mermerlerin yerine parlak beyaz mermer ve alçılar kaplanıyor.
Ya da eskimiş görülen işlemeli ahşap kapı, pencere, dolap ve mihrapların yerine yenileri yapılıp konuluyor..
Zaten cami, mescit ve türbelerdeki rengarenk bezekli yünden dokuma halı, kilim ve seccadelerin yerini fabrikasyonlar aldı..
Selçuklu ve Osmanlı çinilerin çoğu, bir şekilde tamirat adı altında, ya da daha yenisi konması bahanesiyle yağmalandılar.


Kısacası, tarihi yapılarımızın içi boşaltıldı…
Evet binlerce yıllık bir çok tarihi yapılarımızda, onarım, restorasyon şart!.
Ama nasıl yapacağımız hususunda biraz çalışalım..
Başkaları nasıl yapıyor bir bakalım..
Daha iyi yapamayacaksak, yok edecek, soysuzlaştıracaksak, bırakalım da eskisi bari kalsın..
Hiç olmazsa yok etmeden daha iyidir.
Restorasyon bazı sözlüklerde yer aldığı gibi “yenileme” değildir. Aslına uygun onarımdır, olduğu gibi korumadır.
Unutmayalım ki, kültürel ve doğal zenginlikler bir şahsa bir topluluğa ait değildir. Onlar insanlığın ortak değerleridir.
Bu nedenle, “ Mal benim, tepe tepe kullanırım, istediğimi yaparım, istediğimi yıkarım” deme hakkımız yok..
“-Ne oluyor?” dediğimizde de; yanlış anlaşılmasın. Özel, tüzel ve kişi ya da kurumları hedef almıyoruz.
Sadece, atalarımızdan emanet aldığımız bu vatanı, çocuklarımıza aynı güzellikle bırakalım istiyoruz..
Bir Kızılderili Atasözünde vurgulandığı gibi;
“Biz dünyayı atalarımızdan değil, çocuklarımızdan miras aldık!”..
Büyük oranda kentlerimizde tarihi yapıları kaybetsek de kırsalda ayakta duranlar görülebiliyor.
Henüz bazılarını kurtarmak için tümüyle geç kalmadık;
Ama “Eğitim Şart!
Saygı ve sevgiyle kalın!


YORUM YAZ