
Buhrandaki Nesil: Hesap Kime Sorulacak?
Bir toplumun geleceği, bugün gençliğine ne yaptığında değil; aslında gençliği için ne yapmadığında saklıdır.
Bugün sokaklarda, kafelerde, kampüslerde ya da ellerindeki ekranların loş ışığında kaybolmuş bir gençlik var. Geleceğe dair umutları zedelenmiş, değerler dünyası hırpalanmış ve derin bir mânevî buhrânın pençesinde kıvranan bir nesil... Bu dramatik tablo karşısında hemen herkesin dilinde ise aynı kolaycı, aynı ezbere dayalı serzeniş yankılanıyor: "Şimdiki gençler de çok bozuldu."
Oysa bu yaklaşım, hakikâti tersyüz eden muazzam bir haksızlıktır. Eğer ortada bir iflas varsa, fatura dükkânı hiç işletmemiş olan çırağa değil; sermayeyi, yetkiyi ve yönetimi elinde tutanlara kesilir. Gelin, resmi tüm çıplaklığıyla masaya yatıralım.
Bugün ülkemizde yüzlerce ilahiyat fakültesi, imam hatip okulu ve Kur’an kursu; sayısız cemaat, vakıf ve dernek faaliyet gösteriyor. On binlerce hoca, vaiz, yazar ve âlim kürsüleri dolduruyor. Dahası, koskoca bir Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devasa kurumsal yapılar devletin kalbinde yer alıyor. Dışarıdan birisi bu manzaraya bakıp, "Ne kadar güçlü, ne kadar sarsılmaz bir mânevî altyapı" diyebilir. Görünürdeki bu muazzam kurumsal güce bakıldığında, özlemi duyulan "Asım’ın Nesli"nin çoktan inşâ edilmiş olması gerekirdi, değil mi?
Fakat acı gerçek şudur: Sosyal, siyasal ve kültürel iklimi elinde tutan güçler nasıl isterse, sokakta öyle bir gençlik yürür.
"Bu kadar imkânın ortasında bu nesil neden eriyor?" sorusunun cevabı acı ama son derece nettir: Çünkü bir toplumun gençliğini şekillendiren en güçlü kuvvet; ne fildişi kulelerdeki kürsüler, ne kendi içine kapalı ders halkaları, ne de resmî veya gönüllü kurumların parlak tabelalarıdır. O asıl kuvvet, iktidarın iradesidir! Elinde ekranı tutan, frekansı yöneten, piyasayı düzenleyen, eğitim müfredatını belirleyen, aile kurumunu zayıflatan ya da güçlendiren irade... Bir nevî, muktedirler nasıl bir zemin hazırlarsa, nesil de o zeminde yetişir.
Eğer bugün bir hesap sorulacaksa; bu hesap, rüzgârda savrulan bir yaprak misali yönsüz ve korumasız bırakılan gençliğe değil; ellerindeki sınırsız imkân ve yetkilere rağmen bu gidişata zemin hazırlayanlara, bu çöküşü izleyenlere sorulmalıdır.
Asıl Davanın Müsebbibi
• Gündüz kuşağı adı altında evlerin içine kadar sokulan sapkınlıklar, ahlâkî değerleri hiçe sayan dizi ve filmler kararlılıkla engellenmiyorsa,
• Denetimsiz sosyal medya ağları, gençleri pençesine alan sanal kumar ve bahis siteleri sokak aralarında çığ gibi büyüyorsa,
• Topluma "örnek" diye sunulan figürler, mafyatik tipler ve türedi fenomenler ekranları hunharca işgal ediyorsa,
• Gençler faiz ve borç batağıyla, işsizlikle, atanamama kaygısıyla ve topyekûn bir geleceksizlikle boğuşurken; aileyi yıkan, evliliği adeta imkânsız hâle getiren politikalar sürüyorsa...
Burada suçlu aranacak en son merci, tam da bu karanlık koşulların içine doğmuş olan gençlerin kendisidir. Gençliğin hayatını ve geleceğini bu girdapla şekillendirenler, yaşanan mânevî buhranın da baş sorumlusudur.
Resmî ve Gönüllü Kurumların Vicdan Muhasebesi
Ama suç yalnızca iktidarın ya da siyasî iradenin de değildir. Madalyonun diğer yüzünde ise kendisini "toplumun mânevî mimarı" olarak gören ama fildişi kulelerinden aşağı inmeye tenezzül etmeyen ilim ehli, sivil toplum kuruluşları ve dini yapılar yer almaktadır. Bir gün olsun kendi kurumunun, derneğinin, vakfının, kursunun, partisinin veya mahrem sohbet halkasının konforlu sınırları dışına çıkamayanlar da bu vebâle sonuna kadar ortaktır.
Sivilliğin o bereketli, samimi ve ihlaslı rûhunu terk edip, resmiliğin konforlu gölgesine sığınan bazı kurumlar ve ilim ehli şu sorunun cevabını dürüstçe vermelidir: Siz kendi güvenli gettonuzda mutlu mesut otururken, dışarıda akıp giden hayatta, rüzgârın önündeki milyonlarca gence kim dokunacak?
Cami var cemaati var, vaazı sohbeti var, kursu var, sertifikası var, derneği var, bülteni var, koordinasyon toplantısı var... Her toplantıda aynı insanlar, aynı basmakalıp sohbetler ve aynı yapay haz yaşanıyor. Peki ya sokaklardaki genç? O nerede?
Parklarda, kampüslerde, sanayi sitelerinin tozlu atölyelerinde, kafelerin gürültüsünde ve dijital dünyanın dehlizlerinde kaybolan milyonlarca genç; sizin cami duvarları arasında sıkışmış vaazlarınızı duymuyor, sırf görev savmak için mecburi yapılan etkinliklerinizi ise duyacak zemin bulamıyor. Gençlik; resmiyet kokan, yukarıdan bakan, o buyurgan rehberlikleri değil; kendisini gerçekten anlayan, derdiyle sahiden dertlenen sivil, samimi ve şefkâtli bir eli bekliyor. Sahi, bu gençlerin gerçek adresi, o şaşaalı kurumların yaldızlı faaliyet dosyalarında nerede durmaktadır?
Sivil olmak cesaret ister; kurumsal kimliğin konforlu zırhına bürünüp oturmayı değil, kalabalıkların arasına karışabilmeyi, gençliğin diliyle konuşabilmeyi ve resmîleşip hantallaşma tuzağına düşmeden sokağa inebilmeyi gerektirir. Bazı kurum, vakıf ve STK’lar, yıllar içinde devlet koridorlarına ve bürokrasiye yaklaştıkça, ne yazık ki sokaklardan ve halktan uzaklaştı. Protokol fotoğrafları çoğaldıkça, halkla iç içe çekilen o samimi fotoğraflar azaldı. Resmî davetlere, VIP organizasyonlara katılmak kolaylaştıkça; kenardaki, unutulmuş gençlere ulaşmak imkânsız hale geldi.
Çözümün Rotası
Umutsuzluğa yer yok; ama sahte, uyuşturup rehâvete sürükleyen saf bir iyimserliğe de yer yok. Gerçekçi olmak gerekirse: Bu toplumsal çöküşü ne camilerdeki hayattan kopuk, basmakalıp vaaz ve nasihatler ne de içi boş, göstermelik projeler durdurabilir. Bugün bize gerekli olan şey; çok katmanlı, uzun soluklu, cesur ve dürüst bir hesaplaşmadır. İktidarlar gençliği nasıl ve neye göre şekillendirdiğinin hesabını verecek; ama ilim ehli, resmî ve sivil yapılar da kendi güvenli köşelerine çekilerek sokağı nasıl terk ettiklerinin hesabını verecektir.
Çözüm; bataklığı kurutacak köklü bir iradeyi kuşanmak ve fildişi kulelerinden acilen sahaya inmektir. Eğer bu mânevî buhrandan sahiden çıkmak istiyorsak:
• Siyasî irade ve politika yapıcılar; gençliği her gün içeriden tüketen ahlâkî, kültürel ve ekonomik tahribata karşı acilen somut, radikal ve koruyucu adımlar atmalıdır.
• İlim ehli ve sivil yapılar; kendi konfor alanlarını derhal terk ederek, kurumsal taassupları ve "bizim mahalle" kliklerini bir kenara bırakıp sokağa, asıl kitleye yani gençliğin kalbine doğru yürümelidir.
Mevlânâ’nın dervişleri medreselerde hapsolmaz, çarşılarda pazar yerlerinde dolaşırdı. Yunus Emre dağ taş, köy köy gezerdi. Âhi Evran, bizzat üretimin içinde esnafın elinden tutardı. Evliyâ Çelebi yolları, kıtaları aşardı. Hepsinin ortak noktası şuydu: İnsanın olduğu yere gidiyorlardı; insanın, kendi ayaklarına gelmesini beklemiyorlardı.
Peki, bu köklü geleneğin bugünkü karşılığı nedir? Adanmışlık ve gönüllülük esasına dayalı bir hizmet aşkıyla; insanların bulunduğu her yerde, her mahallede samimi ders ve sohbet halkaları oluşturmak; televizyon ekranlarından internet dünyasına ve sosyal medya platformlarına kadar her mecrada gençliğin diline uygun, nitelikli ve faydalı içerikler üretmektir. Kısacası; fildişi kulelerden sıyrılıp, kendi rahatını ve konforunu terk ederek bizzat halkın içinde yaşamak ve hayata tanıklık etmektir.
Sorumlu olmak; suçlu bulmak değil, çözümün parçası olmayı seçmektir.
Son söz şudur: Bu nesil kelimenin tam anlamıyla terk edilmiştir! Kirli içeriklerle kuşatılmış, ekonomik çıkmazlara sıkıştırılmış, modelsiz, rehbersiz ve doğrusuz bırakılmış; üstelik tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de fütursuzca suçlanmıştır. Hesabı onlara kesmeye kalkışmak hem büyük bir haksızlık hem de sosyolojik ve ilmî bir yanılgıdır.
Hesap; bu kördüğüm tabloyu kuranlardan, bu düzeni menfaatleri uğruna sürdürenlerden ve tüm bu gidişatı sessizce seyredenlerden sorulacaktır.
Unutulmamalıdır ki tarih, sadece aktörleri değil, tribünde oturan seyircileri de acımasızca not düşer.
Yarın huzur-u ilâhîde bir hesap sorulacaksa; o hesap gençlerden önce, ellerindeki her türlü devlet ve toplum imkânına rağmen onlara adil bir çıkış yolu sunmayan, dünyalarını ve âhiretlerini karartan muktedirlere ve sorumluluktan kaçan hocalara sorulacaktır.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar
