Çocukluğumdaki Ramazanlar ve büyüdüğümdeki şimdiki Ramazanlar

06.05.2019 - Pazartesi 08:22

Yetmişli yıllar, Ramazan ayı yaza denk geldiği günler.

Köydeyiz; cemaate yeni alıştığımız günler.

Millet ekin ot derdinde, hayvanlar yaylada, oraklarını almış
vatandaş hayvanlara ot, ekin biçiyor.

Kimi imece, konu komşu toplanmış, kimi de sadece eşi ve çocuklarıyla...

Büyükler ekin, ot biçiyor, biçim sonu harmanda...

Herkesin harmanda düğen sürecek öküzü yok, çoğu öküz alabilmek el gücüyle birkaç gün öküz sahiplerine ırgatlık ediyor.

Evin küçük çocukları ya dana çobanı, ya da oğlak, biraz büyükleri elli altmış inekten oluşan köydeyse mahallenin, yaylada ise da obanın keşik sığırında, çoban tutulamadıysa keçiler, koyunlar da keşikte.

Bir hane en az yedi sekiz kişiden oluşmanın nedeni de bir evin işine ancak yedi sekiz kişi yetişiyor..  On haneli evler biraz şanslı, ekin, ot biçiminde, çobanlıktan artan çocuklar,  bahçe sulamak için koşturmaya hazır.. Köyün yaya üç saat çapında mesafesi var, yayladan köydeki işe, bağdaki bahçedeki işe koşturmak için hazır elaman demek çok çocuk demek.

Babamlar yedi kardeşmiş, biz de yedi.. Erken ölmeseymiş belki de on kardeş olacaktık, zaten iki kardeşimiz de ölmüş.. Her evde iki üç çocuk ölümü oluyor.

Yaşayanlar doğanın koşullarına meydan okuyabilen çetin cevizlerdi. O yüzden evin işine üç yaşından sonra koşturmaya başlar, en azından ev halkı işte ilken, bir iki yaşındaki kardeşlerini sırtlamaya alışır.

Açlık milletin doğasında olduğunda Ramazan orucu tutmak o
kadar abartılacak bir durum görülmez.. Yenilen içilene gelince kahvaltı nedir
bilmezdi köyümüz.. Çayla kahvaltı yapmak şehirli işi, mamurlar yapardı..
Kuşlukvakti bulgur çorbası, içilirdi.. Öğle ve akşam yemekleri bulgur pilavı, et
mi kurbanda bir hafta yenilir içilir başka zaman aranmaz..

Bahar mevsimi kırdan toplanan otlar, karamık yaprakları pilavı, salataları renklendirilir. Kışsa bir küp pekmez, bir küp turşusu olan zengin.. Akşam yemekleri de öğle yemeklerinden pek farklı değildir.. Yaylada olanın yoğurdu, ayranı olur.. Köye kurumuş çökelek gönderirlerse şanslı.

Kümpül denilen patates, şalga denilen şalgam, bir de pancarı olanlar mutlu.. Bunların ya” topla” denilen haşlaması yenir, ya da şimşir kaşığın ökçesiyle ezilmiş ezmesi.. Tereyağının yerini Sana  yağı almaya başlamış.

Köyümüzde belli  başlı suları çelik gibi pınarlar vardı.

Daha çok “Oruç ayı” denilen Ramazan ayında.. Yaylada sarnıçlar, ya da karlıklardan getirilen karlar. Oruçlunun içini ferahlatırdı.. Öküzçekmezli’de Kalem Pınarı, Hıdırlı’da Yürek Pınarı, Belen’de Belen Pınarı, bazen de Gelincik İninden getirilen soğuk su.. Biraz uzak olsa da Akpınar’da kayalarından dibinden çıkan soğuk su şimdiki buz dolabının sularını aratmıyordu.

Vakit buldukça köyümüzün camisine namaz kılmak için
uğrardım.. İşe güce gitmeyen yaşlılar genellikle camiye gelirdi.. Hatta bazen
onlar vakit namazları arsında da cami önünden ayrılmaz geçmişten sohbet
ederlerdi. En çok da Nasreddin Hoca’ya benzettiğim Bülbül Dayı(Mehmet Sakarya)’nın
muhabbeti beni sarardı.. Hikayeleri şiir gibiydi.. Çok güzel şiirleri de vardı,
hiciv tarzında.

Bir Ramazan akşamıydı.. Köyümüzün imamı akşam ezanını Mevlüt Hoca(Yargı)okuyordu.  O sırada Bülbül Dayı da dahil yaşlılarla cami avlusuna getirilen elma, erik ve keşli ekmek dediğimiz saç böreğiyle orucumuzu açıyorduk.. Kimler yoktu o sofrada; Bülbül Dayı, Sakallı Dayı(Hasan Gündebahar), Bayram Alı Dayı(Yılmaz), Ramazan Ahmet (Özmaldar) ve Abidin Dayı (Durmazer) hatırladıklarım.  

İmam ezanı okumuş kapıdan bizi namaza çağırıyordu: “-Gelin
namazı kılalım da karnımızı sonra doyuralım!..

“ . O sırada Bülbül Dayı’dan bir güldürecek konuşma bekliyordum;
ama tam aksine hiç beklemediğim Abidin Dayı: “-Dur İmam dur, karnımızı
doyuralım, namazın vakti geçmez..” deyince bütün keşli ekmek  ham çökelek gibi boğazımızda gülmeye
başladık.

İmam baktı ki cemaatin geleceği yok, o da gelip bizimle sofraya oturdu.. Her birimiz karnımızı doyurup gülüş oynaş namazın yolunu tuttuk. Bilmem namazda da gülenimiz oldu mu? Ama ben hâlâ hatırladıkça gülüyorum.

İyi günlerdi o günler her şey sadeydi.

Bugünkü Ramazanlardaki gibi alış veriş mağazalarına
koşturmak yoktu.

Zaten AVM’ler de yoktu.

Zengin yoksul arasında uçurum yoktu.. Herkesin yediği içtiği
birdi. 

Televizyon olmadığı için 
sanki dünyadaki bütün insanlar pilav yer, ayran içerdi. Fazlası da
pekmezdi.

Bu konuda öykü anlatılırdı, uydurma fıkra gibi bir şey,
anlatmadk istediğimiz bir şeyi çoğu zaman bir Yörük üzerinden anlatırız:

Yörük’e sormuşlar; “-Padişah ne yer?” diye! O da, “-Kara
pekmeze ekmeği banı banı verirdir..” demiş 
Pekmezi olmak zenginlikti..

Öyleydi köyümü çıkıncaya kadar baklava ne bilmezdim.. Anamın  yaptığı pekmez helvasıyla, ebelerimin yaptığı arasında farklılıklar olurdu.. Biri undan yapar, biri kuru yufka parçalarına kaynatılmış tereyağlı pekmez şerbeti dökerdi, diğer ebem anneannem sanırım ince bulgur koyardı, irmik gibi bir şey.. Ne tatlı şeylerdi onlar.. Nostalji olsun diye bu helvalardan halen yaptırıyorum.

Bütün köyde yenilenler bu türden tatlılar olduğu gibi bölgede de öyleydi.

Farklılıkların sadece İstanbul’da olduğunu düşünürdük.. Adeta orası hayallerimizin  bir merkeziydi.

İnsanların yedikleri aynı yemek; kuru bir pilav da olsa komşulara ikram edilirdi. Gelen giden yolculara kimliği sorulmaz, köy odaları ya da evlerde, işte güçte iseniz yaylada harmanda karnı doyurulurdu.

Bazen işte güçte olan iftar için yanında oruç açacak bir
şeyi olmayan kişiler ya bir su başında sade bir suyla, o da yoksa kuşağındaki
bir tuzu yalayarak orucunu açardı. Bütün bunlar yoksa toprak yalayarak bile
açan olurdu. Orucu vaktinde açmamak ona saygısızlıktı. Nedenini, hiç açıklayan
olmadı ama acaba bu  bir meydan okumak,
ya da kahır gibi anlaşılmasın diye miydi?

Kutsal Ramazan Ayınızı Kutlar;

İslam Alemine ve tüm insanlığa hayırlara vesile olmasını diliyorum.

YORUM YAZ
1 YORUM
  • Ali Hayat dedi ki:

    Sağol be hocam ağzına yüreğine sağlık bana nostalji oldu unuttuğum konulardı birazını hatırladım.