DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 25°C
Rüzgarlı

Geçen Hafta ziyaret ettiğim Diyarbakır ve Mardin İzlenimlerim (I)

11.03.2019
251
A+
A-

Tarihi bir derinliği ve kültürel zenginliği olan Diyarbakır; surlar, camiler, saraylar, hamamlar ve kervansaraylarıyla sizi hemen karşılar.

Diyarbakır’daki bu yapılar İstanbul, Edirne, Bursa, Konya, Amasya, Sivas, Erzurum, Urfa, Kahraman Maraş, Şanlı Urfa, Mardin, Malatya, Harput, Van ve Tokat  gibi eski kültürden izler taşıyan bu kent hâlâ yaşadığı surlar içinde ve etrafında tarihi bir müze gibidir.

İlk kez Diyarbakır ve Mardin’i otuz iki yıl önce bir araştırma gezisinde görmüştüm.

1986 yılının bir kırk beş, elli dereceye ulaşan bir Temmuz sıcağında Diyarbakır, Urfa, Harran ve Mardin’e uzanan bir gezi yapmıştık.

Harran ovasını henüz Atatürk barajı sulamıyordu. Parapara ve Sultantepe Höyüklerini ziyaretimizde ovanın sıcağı ayağımızı bir mangal gibi yakıyordu.

Balıklıgöl bu sıcak çölde bir dünya cennetiydi.

Halil-ür Rahman Camii, Urfa Kalesi, Harran ve Hz. Eyyüb Peygamberin çile çektiği mağara hafızamda kalan belli başlı ziyaretgâhlardı.

O günlerde henüz Göbekli Tepe keşfedilmemişti. 

Sultantepe Köyünde komşularından getirdiği yufka ve çökeleği bizimle paylaşan delikanlıyı, Harran petek evlerinde bize mırra hazırlayan muhtarı unutmadım.

Urfa öğretmenevinde kalmamız için görüşmelerde bulunmak için gittiğim valilik makamında görüştüğüm vali bey ve o sırada orada bulunan Belediye Başkanı Halil İbrahim Çelik’in tarih merakları orada birkaç saatlik bir tarih seminerine dönüşmüştü. Henüz bir araştırma görevlisiyken şahsımın verdiği bilgileri tam bir öğrenci edasıyla dinleyen mütevazi yöneticileri burada şükranla anıyorum.

Tabi öğretmenevine ulaştığımda Araştırma Ekibimizin başkanı Prof.Dr. Veli Sevin, uzman  Muhammet Beşir Aşan(şimdi Prof.Dr.), Arş.Gör. Kemalettin Köroğlu(şimdi Prof.Dr.) , Yüksek Lisans Öğrencisi Aynur Özfırat (şimdi Prof.Dr.) ve Bakanlık Temsilcimiz Mehmet Önder’in sabırsızca bekleyen meraklı bakışları şu anda gözlerimin önüne geldiler.

Öyle bir sıcak günlerdi, her birimizin başına ıslatarak sardığı yöresel poçiler birkaç dakika içinde kuruyordu. İçine buz atıp taşıdığımız su şişelerindeki  buzlu su yarım saatte ısınıyordu.

Bu gezimizin devamındaki Diyarbakır ve Mardindepek farklı değildi.

Bir yıl sonra Diyarbakır Bismil Üçtepe(Kerh) Köyünde başladığımız Üçtepe Höyüğü kazıları da Temmuza denk gelmişti. İlk günlerde sucuk gibi terliyorduk. Birkaç gün sonra terlemediğim için iklime alıştığımı düşünmüştüm.

Meğer ki su kaybına uğramışım! Aşırı su kaybı nedeniyle birkaç gün sürekli ılık su içerek ayakta kalabilmiştim.

Bu araştırmalarda bölgede aklımda kalan sıcak ve susuzluktu. Bu kez bölgeyi ziyaretim, hayal bile edemeyeceğim şekilde serin ve yağmurlu bir mevsimde gerçekleşti.

Geçen Pazar günü ( 3 Mart) Konya’dan saat 06.00’da Türk Hava Yollarıyla başladığım uçuş İstanbul Atatürk Havaalanı üzerinden Diyarbakır bağlantısı ile gerçekleşti. Öğle 12.00 gibi Diyarbakır Havaalanındaydım. 

Son yıllarda Avrupa’dan Asya’ya dünyada bir çok havaalanı görme imkânım olmuştu. Diyarbakır Havaalanı görmüş olduğum birçok havaalanının standarttı üzerinde yenilik ve temizliğe sahipti.

Ayrıca Beni bekleyen Öğretim Görevlileri Dr. Öğr.Gör.İsmailBaytak ve Dr.Öğr.Gör. Asım Kaçmaz’la hemen şehre geçtik.

Sabırsızlık içinde şehir hakkında sürekli sorular soruyordum. Onlar da eski ve yeni  Diyarbakır şehri hakkında bilgiler vermeye başladılar.

Öncelikle şehri nereden gezmeye başlamamız gerektiğini sordular. İstersem, hemen gezmeye değil de, lokanta olarak kullanılan eski bir Diyarbakır evinde bir kahvaltı yapabileceğimizi önerdiler. Ancak otuz iki yıldır görmediğim şehri merak ediyordum.

Serin, yarı parçalı bulutlu, mevsime göre açık bir hava vardı. Bu havayı kaçırmamak lazımdı.

-Şehre geçelim arkadaşlar, mümkünse surlardan başlayabilir miyiz?Ulucami, Hz. Süleyman Camii, Arkeoloji Müzesi, Gökalp ya da Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi hangisi yakınsa oradan başlayalım, dedim.

-Tamam Hocam, surlar, Hz. Süleyman Camii ve Müze’den başlıyoruz, dediler.

Öncelikle Surlara yakın bir yere aracımızı park etik. Surlar hala ayaktaydı.

Şehrin Dağ Kapı, Mardin Kapı, Urfa Kapı  ve Yeni Kapı belli başlı dört kapısıydı. Bunun dışında iç kaledeki surların da Saraykapı, Küpeli Kapı, Fetih ve Oğrun Kapı gibi kapıları mevcuttu.

Tünel Olaylarından sonra sur içi ve surların çevresindeki konutlar temizlenmişti. Kentte bir yenileme olmuş, bu yenileme hâlâ sürdürülüyordu.

Sur kapılarından eski kente girerken kalabalık bir insan topluluğuyla karşılaştım. Bu yoğunluk beni şaşırtmıştı. Bir de sur girişinde birçok simitçi çocuk, hediyelik eşya satıcıları vardı.

İsmail ve Asım beylere bu kalabalığın nedenini sordum; Hz Süleyman Camii ve surları görmek isteyen ziyaretçiler olduğunu söylediler.

Kulelerde birikmiş ziyaretçiler gördüm. Surların en güneyindeki burca çıkıp Dicle boyu, karşı kıyısındaki Hevsel  Bahçelerini ve Dicle Üniversitesi kampüsünün resimlerini çektik.

Dicle, Hevsel Bahçeleri ve Dicle Üniversitesi..

Devam Edecek..

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.