HUKUKUN ÖLÇÜSÜ OY DEĞİL, DELİLDİR!

HUKUKUN ÖLÇÜSÜ OY DEĞİL, DELİLDİR!
Dînî Duygular Üzerinden Oy Hesabı Yapılmaz

Alihan Kuriş, Alparslan Kuytul ve Adnan Oktar ile çevrelerindeki yapılanmalara yönelik düzenlenen operasyonlar ve yürütülen adlî süreçler üzerinden kamuoyunda sistematik biçimde tekrarlanan bir iddia ve algı kampanyası dolaşıma sokulmaktadır:

"Bunlar iktidara oy vermedikleri, muhalif oldukları veya siyasî olarak iktidarın yanında yer almadıkları için operasyonlara maruz kaldılar. İktidarı destekleselerdi başlarına bunlar gelmeyecekti."

Devletin emniyet ve yargı kurumlarını doğrudan hedef alan, yürütülen soruşturmaların meşruiyetini gölgelemeye ve hafifletmeye çalışan bu sorunlu söylemin ciddî biçimde sorgulanması gerekir.

Hukuk devletinde bir soruşturmanın meşruiyet ölçüsü, soruşturma konusu kişinin sandıkta kime oy verdiği değildir. Ölçü delildir, ölçü kanundur, ölçü somut fiildir, ölçü şahsî sorumluluktur. Bir kimsenin hangi partiye oy verdiği, hangi siyasî görüşü benimsediği veya iktidarı eleştirip eleştirmediği, tek başına onun suç işlediğini de suçsuz olduğunu da göstermez.

Dolayısıyla bir soruşturmayı yalnızca siyasî tercih üzerinden açıklamak da, sırf iktidara muhalif olduğu için gayrimeşru ilan etmek de hukuk açısından yeterli değildir.

Bir vatandaşın iktidar partisine oy vermemesi onu devletin soruşturma konusu yapmaz; aynı şekilde iktidar partisine oy vermesi de onu hukukun üzerinde tutmaz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, sandıkta istediği partiye oy verme hakkına sahiptir: İktidarı destekleyebilir, muhalefeti destekleyebilir, hiçbir partiye sempati duymayabilir, sandığa hiç gitmeyebilir. Bunların tamamı siyasî tercihtir. Suç ise başka bir şeydir. Hukuk ile siyaset arasındaki sınır tam olarak burada başlar. Bir insanın siyasî tercihi üzerinden suçlu ilan edilmesi nasıl yanlışsa, siyasî tercihi üzerinden suçtan muaf tutulması da aynı şekilde yanlıştır.

Bir yapılanmanın yöneticileri, malî sorumluları veya belirli bir hiyerarşik yapı içerisindeki kişiler hakkında somut suç iddiaları varsa, soruşturmanın muhatabı öncelikle bu kişiler ve isnat edilen fiillerdir. Yürütülen soruşturma kapsamında gözaltı ve tutuklama kararları belirli kişiler hakkında verilmiştir; kapsam yalnızca kişisel aidiyet meselesi olarak değil, iddia edilen suç isnatları ve malî incelemeler çerçevesinde yürütülmektedir. Bu operasyonlar, söz konusu yapılara bir şekilde temas etmiş, duygusal bağ kurmuş ya da mensup olan bütün insanlara karşı yapılmış operasyonlar değildir. Bu gruplar içerisinde yer almış, bu yapılara gönül vermiş veya kendisini bu cemaatlere mensup gören milyonlarca vatandaşımızın tamamı hedef alınmış değildir. Devlet, tabandaki samimi insanı değil, iddiaya konu suç organizasyonuyla ilişkili kişileri hedef almaktadır.

Birincisi: "Bir yapı hakkında soruşturma varsa, o yapıya bağlı herkes suçludur." Bu doğru değildir. Suç şahsidir. Bir yöneticinin eylemi otomatik olarak aynı çevrede bulunan herkesin üzerine yüklenemez. Bir yapıya gönül veren, sohbetlerine katılan, eğitim faaliyetlerinden yararlanan veya kendisini o yapıya yakın hisseden herkesin aynı hukukî sorumluluğa sahip olduğu varsayılamaz.

İkincisi, bunun tam tersi de doğru değildir: "Bir yapı dînî veya mânevî bir kimlik taşıyor; o hâlde yöneticileri hakkında soruşturma yapılamaz."

Dînî kimlik hiç kimseye hukuk karşısında dokunulmazlık sağlamaz. Bir yapılanmanın adı cemaat, dernek, vakıf, şirket, sivil toplum kuruluşu ya da herhangi bir siyasî veya sosyal hareket olabilir; eğer somut bir suç iddiası varsa hukuk bunun gereğini yapmak zorundadır. Burada ölçü isim değil, fiildir.

"Bu insanlar iktidara oy vermedikleri için hedef alındı" deniliyorsa, bunun da somut olarak ortaya konulması gerekir. Çünkü ağır bir iddia yalnızca tekrar edilerek gerçek hâline gelmez. Şayet gerçekten siyasî talimatla hareket edilmişse: Hangi talimat verildi? Kim verdi? Hangi savcıya, hangi emniyet birimine verildi? Hangi belge, hangi somut delil bunu gösteriyor? Bunlar ortaya konulmadan "oy vermedikleri için operasyon yapıldı" demek hukukî bir tespit değil, siyasî bir yorum olarak kalır.

Elbette bir soruşturmanın siyasî saik taşıdığı iddia edilebilir, yargının siyasallaştığı ileri sürülebilir, devlet kurumlarının uygulamaları eleştirilebilir. Bunların tamamı demokratik toplumda tartışılabilir. Fakat iddia ile delili birbirinden ayırmak zorundayız. Devlet kurumlarını eleştirmek başka şeydir; onları delilsiz biçimde belirli siyasî emirlerle hareket etmekle suçlamak başka şeydir. İddia için somut dayanak gerekir.

Mantık ve Tarih Bu İddiayı Yalanlıyor

Eğer devletin güvenlik ve yargı politikalarında temel ölçüt gerçekten "iktidara oy verip vermemek" olsaydı, geçmişte iktidarla yakın ilişkiler içerisinde bulunan ve uzun yıllar iktidara destek veren bir yapılanmayla yaşanan büyük çatışmayı nasıl açıklayacağız? Bu yapının tabanı ve yönetimi yıllarca açıkça AK Parti'ye ve iktidara destek vermedi mi, seçim dönemlerinde açıktan destek açıklamaları yapmadı mı?

Buna rağmen devlet, kendi siyasal tabanına veya destekçisine bakmaksızın, doğrudan bu yapının finans ve insan kaynağı devşirme damarı olan dershaneleri dönüştürmekle işe başladı. 2013 sonrasında iktidar ile Gülen (FETÖ) yapılanması arasındaki çatışma açık biçimde ortaya çıktı; 2014'te dershanelerin dönüştürülmesini öngören yasal düzenleme yapıldı ve sonraki yıllarda bu yapılanmaya yönelik adlî-idarî mücadele giderek genişledi. Üstelik henüz FETÖ'nün bir terör örgütü olduğu hukuken tescillenmeden, kamuoyundaki algılar netleşmeden devlet bu yapıya karşı son derece kararlı adımlar attı.

Şayet iddia edildiği gibi ölçü "oy vermek ve iktidarı desteklemek" olsaydı, iktidar kendisini yıllarca desteklemiş bir yapıyı karşısına alır, en güçlü finans kaynağı olan dershanelerini kapatır ve üzerine kararlılıkla gider miydi?
Bu tek örnek dâhi göstermektedir ki meselenin sandıkla, oyla, siyasî destekle veya muhalif olmakla hiçbir ilgisi yoktur; ölçü siyasî sadâkat değil, hukukî gerekliliktir.

Bir dönemde siyasî olarak yakınlık kurulmuş olması, ilerleyen dönemde hukukî sorumluluğu ortadan kaldırmadığı gibi, geçmişte siyasî çatışma yaşanmış olması da tek başına herkesin suçlu olduğu anlamına gelmez. Hukuk kişilere ve fiillere bakar. Meseleyi yalnızca "oy veren - oy vermeyen" parantezine sıkıştırarak değerlendiren herkes, en başta kendi mantığıyla ve tarihin somut gerçekleriyle çelişmektedir.

Bu insanların oy hakları ellerinden mi alındı? Hayır. Kimse bu insanlara "şu partiye oy vereceksin", "şuna oy vermeyeceksin", "şu adaya destek olacaksın" demedi, diyemez de. Herkes sandığa gidecek ve kendi hür iradesiyle istediği partiye oyunu verecektir; anayasal bir hak olan seçme ve seçilme hürriyetine yönelik hiçbir engelleme söz konusu değildir. O hâlde adlî bir soruşturmayı doğrudan insanların siyasî tercihleriyle ilişkilendirmenin, "oy vermedikleri için hedef alındılar" demenin hukukî ve mantıkî izahı nedir?

Bir başka yanlış, dînî grupların veya cemaatlerin tamamını tek bir siyasî partiyle özdeşleştirmektir. Söz konusu grupların çevresindeki herkesin tek bir partiye oy verdiğini savunmak da aynı ölçüde yanlış ve toptancı bir yaklaşımdır. Türkiye'deki dînî ve muhafazakâr toplulukların tamamının aynı siyasî tercihe sahip olduğunu söylemek mümkün değildir; bir cemaatin çevresinde farklı siyasî görüşlere sahip insanlar bulunabilir. Kimi iktidarı destekler, kimi muhalefeti destekler, kimi hiçbir partiyle kendisini özdeşleştirmez.

Dolayısıyla "Bunların tamamı şu partiye oy verir" ya da "Bunlar iktidara oy vermediği için hedef alınıyor" şeklindeki genellemeler, milyonlarca insanın siyasî iradesini tek bir kalıba sokmaktan başka bir anlam taşımaz. İnsanları cemaat aidiyetleri üzerinden otomatik olarak siyasî tercihlere mahkûm etmek demokratik vatandaşlık anlayışıyla bağdaşmaz; hiçbir cemaatin mensubu herhangi bir siyasî partinin tapulu seçmeni değildir. Bu tür sığ genellemeler, topluluklar içerisindeki farklı siyasî tercihlere sahip insanları yok sayan, toplumu homojen bir oy deposu gibi gören, sosyolojiden uzak bir yaklaşımdır.

İşin belki de en hassas tarafı burasıdır. Türkiye'de dînî hassasiyetleri güçlü milyonlarca insan bulunmaktadır; bu insanların inançları, mânevî bağlılıkları, hocalarına duydukları güven ve mensubu oldukları topluluklarla ilişkileri son derece hassas bir alandır. Bu hassasiyet üzerinden "Siz iktidara oy vermediniz, bu yüzden sizi hedef alıyorlar" mesajı verilmesi, artık hukukî bir tartışmanın ötesine geçer. Çünkü burada insanlara yalnızca bir siyasî analiz sunulmamakta, aynı zamanda bir mağduriyet kimliği inşa edilmektedir. "Bizden olduğunuz için hedef alınıyorsunuz", "İktidara oy vermediğiniz için başınıza bunlar geliyor", "İktidar sizi istemiyor" gibi söylemler, insanların mânevî duygularını siyasî tercihe dönüştürmenin son derece etkili araçları hâline gelebilir.

İşte burada durup düşünmek gerekir: Gerçekten adalet mi aranıyor, yoksa insanların dînî hassasiyetleri üzerinden yeni bir siyasî aidiyet mi oluşturuluyor? Siyaset elbette toplumdan oy isteyebilir, partiler elbette destek arayabilir, siyasî aktörler elbette kendilerini savunabilir. Fakat insanların inancı ve mânevî duyguları üzerinden "siyasî mağduriyet" üreterek oy konsolidasyonu yapmak başka bir meseledir. Çünkü inanç, hiçbir siyasî partinin seçim deposu değildir.

Devlet kurumları eleştirilemez değildir. Tam tersine, hukuk devletinde emniyetin, savcılığın, mahkemelerin ve hükümetin işlemleri kamuoyu tarafından sorgulanabilir. Ancak eleştiri ile itham arasındaki sınırı da korumak gerekir. "Bu soruşturmanın hukuka uygunluğundan endişe duyuyorum", "Delillerin yeterli olduğunu düşünmüyorum", "Tutuklama tedbirinin ölçüsüz olduğunu düşünüyorum", "Yargı sürecinin bağımsızlığı konusunda kaygılarım var..."
Bunların tamamı meşru tartışmalardır. Fakat "Bunlar iktidara oy vermedikleri için gözaltına alındı" diyorsanız artık somut bir nedensellik iddiasında bulunuyorsunuz demektir; o zaman bunun da somut dayanağını göstermek gerekir. Hangi belge, hangi kayıt, hangi talimat, hangi tanık, hangi yazışma, hangi telefon görüşmesi, hangi resmi işlem? Varsa ortaya konulmalıdır. Çünkü hukuk devletinde ciddî iddiaların karşılığı sosyal medya paylaşımı değil, delildir.

Eğer bir yapı hakkında yürütülen soruşturmanın gerçek sebebinin siyasî tercih olduğu ileri sürülüyorsa bunun ispatı gerekir. Fakat aynı şekilde, soruşturmanın tamamen hukuka uygun olduğu da yalnızca "devlet yaptıysa doğrudur" anlayışıyla savunulamaz; çünkü hukuk devletinde devlet de denetlenir, savcı da denetlenir, polis de denetlenir, mahkeme kararları da kanun yollarında denetlenir. Kamu gücü kullanan herkes hukukla bağlıdır. Dolayısıyla doğru tavır ne "devlet ne yaparsa doğrudur" demektir, ne de "devlet bunu siyasî sebeple yapmıştır" diye delilsiz hüküm kurmaktır. Doğru tavır: delile bakmak, dosyaya bakmak, isnada bakmak, savunmaya bakmak, mahkeme kararına bakmak ve sonunda hukuk ne diyorsa onu kabul etmektir.

Tartışmanın özünü kişiler üzerinden kurmak bizi asıl meseleye götürmez. Mesele yalnızca Alihan Kuriş meselesi, yalnızca Alparslan Kuytul meselesi ya da geçmişte Adnan Oktar yapılanmasıyla ilgili yürütülen soruşturmalar değildir. Asıl mesele şudur: Türkiye'de hukuk, insanların siyasî tercihine göre mi uygulanacaktır, yoksa somut fiil, delil ve kanun esasına göre mi?

İkinci ve daha hassas mesele ise şudur: Dînî ve mânevî duygular siyasetin oy hesabına dönüştürülecek midir? Bu iki soruya da aynı netlikle cevap vermek zorundayız.

Bir tarafta devletin emniyet ve yargı kurumlarını hiçbir delil göstermeden "siyasî operasyon yapmakla" suçlayan bir anlayış varsa buna itiraz edilmelidir. Diğer tarafta insanların dînî hassasiyetlerini kullanarak "Siz iktidara oy vermediniz, bu yüzden mağdur ediliyorsunuz" şeklinde bir siyasî algı oluşturuluyorsa buna da itiraz edilmelidir. Çünkü ikisi de toplum açısından tehlikelidir: Birincisi hukuk devletine olan güveni zedeler, ikincisi insanların inancını siyasî manipülasyonun aracına dönüştürür.

Devletin kurumları elbette hukuk içinde kalmalı, yargı elbette bağımsız ve tarafsız olmalı, soruşturma makamları elbette somut delillere dayanmalıdır. Sanıkların hakları korunmalı, masumiyet karinesine riayet edilmelidir. Fakat bütün bunları savunmanın yolu, soruşturma konusu kişilerin siyasî tercihlerinden hareketle peşinen "mağdur" ilan edilmesi değildir.

Hiç kimsenin oyu ipotek altında değildir. Hiçbir cemaat, hiçbir tarikat, hiçbir dînî topluluk ve hiçbir sosyal çevre, mensuplarının siyasî tercihleri üzerinde mülkiyet hakkına sahip değildir. İnsanlar istediği partiye oy verir, istediği adayı destekler, iktidarı ya da muhalefeti destekler veya eleştirir. Bunların tamamı demokratik siyasetin doğal alanıdır. Fakat suç başka bir alandır; orada ölçü değişir. Artık mesele "Bize oy verdi mi, bizi destekledi mi, bize muhalif mi?" soruları değildir. Asıl sorular şunlardır: Ne yaptı? Hangi kanunu ihlâl etti? Bunun somut delili nedir? İsnat edilen fiille kişi arasında nasıl bir bağlantı kuruluyor? Savunması nedir? Mahkeme ne karar verecek? Hukuk işte buradan başlar.

Bu nedenle bir cemaat veya dînî yapılanma hakkında yürütülen adlî süreci doğrudan "oy vermedikleri için yapılan operasyon" şeklinde tanımlamak, somut delil ortaya konulmadığı sürece hukukî bir sonuç değil, siyasî bir yorumdur. Aynı şekilde, soruşturma geçiren herkesin peşinen suçlu ilan edilmesi de hukuk değildir.

Hukuk; ne iktidarın sopasıdır ne muhalefetin propaganda malzemesidir. Hukuk, herkes için aynı ölçünün adıdır. Ve bu ölçünün adı açıktır:
Kimlik değil, delil.
Aidiyet değil, şahsî sorumluluk.
Siyasî tercih değil, kanun.
İddia değil, ispat.
Mağduriyet söylemi değil, adalet.

Dînî duygular üzerinden oy hesabı yapılmamalıdır. Devletin kurumları da delilsiz biçimde siyasî operasyon yapmakla suçlanmamalıdır. Çünkü inanç, oy deposu değildir. Devlet, herhangi bir siyasî partinin özel mülkü değildir. Hukuk ise hiçbir grubun veya iktidarın tekelinde değildir.

Adaletin terazisinde ölçü sandık değildir. Ölçü hukuktur. Hukukun ölçüsü ise oy değil, delildir.

Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar

YORUM EKLE