DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 29°C
Parçalı Bulutlu

İki Anıt Yedi İsim İki Şair İki Şiir (1)

27.01.2019
156
A+
A-

Şairlerin kendi iç dünyalarını saklamaları, kendi hakları bilinmez, nedense. Halkın göz önünde onlara biçilen paye, “Daima şiir yazmalarıdır, onlar sadece şiir yazacaklardır, meclislerde okunsun” ve “İçlerinden gelip söyleyemediklerini dillendirsin” diye. Şair, bir şiir makinesi midir, her zaman şiir mi yazacaktır, başkası şiirlerini suya hasret, vahada yolunu şaşırmış, kervandan ayrı düşmüş kişi gibi yudumlasın, bir tas su niyetine?

Şiiri ortaya çıkaran zekâyı, insan gibi tahayyül etmeme hatasına düşeli, verilen en zengin paye, “Öldükten sonra kıymeti anlaşılır, değeri bilinir” yalanına kim inanır ki elinden geleni ardına bırakmayanlara. Şair, bir fikir ve duygu işçisidir, yükü ağır, mesuliyeti oldukça fazla.

Şairin âlemine dalmayan, ondaki manadan yoksun kalır ve anlamını bilmez hayatın, adeta. Fikirse, hissiyat ise, şairin mısralarına sarmalanmış, sahibini bekleyen taç misali, sahip olana paye verir, kendisini mutlu kılar.

Kimi şiirler vardır, kaleminden ya da dilinden sahibini kaybetmiş, gönülden gönüllere çağlar ve asırlardan asra yaşar, ilk söyleyeni unutulmuş.

Şiir, bazen insana umulmadık kapılar açar, gönül âleminde, bir mısra değiştirmeye yeterdir, dünyasını insanın. Bazen söyleyenin başında cellat elinde bilenen kılıçtan daha bilenmiş ölüm fermanına benzer. Belki hasta yatağında ölümü bekleyen, derdine dermanı bulamamış olana iyileşmek için ümit ışığına dönüşür, kâsede duran panzehire eş değer. Şiire dair çok tanımlama yapılır, birçok açıklama düşmüştür, edebiyat tarihine, kitaplar kaleme alınmıştır, cilt cilt.

Şiire dair şerhler düşülür, bazen iki defter yaprağından ibaret şiir için ciltler dolusu düşünceler kaleme alınır, dile getirileni ifade için. Kimi şairler dünyada el üstünde tutulmuştur, kimi yoklukla sınanmış, ömrünü çaresiz biçimde adadığı şiiri anlaşılmadan, anlaşılmaktan uzak biçimde miras bırakmıştır anlaşılmak için diğer dönemlere.

Yazarlara baktığımızda değer ve kıymet taksimi, daima ertelenir çoğunun, bu kaîde imiş gibi. Sorulduğu vakit, cevapsız kalır, istenen söylenmez bir türlü, beklenen açıklama yapılmaz.

Ömrünü sanatına adayana selamın verilmediği çok görülmüştür, dehr içinde. Çarklar arasında devranın öğütülmek istenmeyen yazar ve şair anlayışı, muhatabını bulmamış mektup misali mazrufu saklı kalmak şartıyla başka bir dönemde bilinir, taşıdığı hususiyeti.

Kalkıp çok sözü harcamak istemem, sonuçta verilmek istenen bilgi ortada iken. Kitap yazmadan bahseden, yazdığı kitapları sadece tüketim aracı bilen kim, kalemlere baktığımızda fikir çilesi çekmeyenin insan kalbine ve ruhuna hitap edeceği bir şeye sahip olmadığı bilinmezliğe sürüklenmemeli. Şairler, şiirlerini söyler ve sonradan şiirleri divanlaşırken, günümüzde şiire verilen emekle orantılı kitap sayısındaki artış, ürkütmektedir, şiir ehlini. Her ay bir şiir kitabı ortaya çıkartacak kadar kelimelere kıyanın, cellattan farkı olmaz sanırım. Öksüz ve yetim şiirin yaşamasının mümkün olmadığı ortamda, şiiri besleyecek donanımın olmayışı, doğmadan ölen cenin misali şiirden haz edenlerin gittikçe azalmasına zemin sağlamaktadır. Ortaya konan şiirlerin çoğu, ya bir şarkı söyleyenince sahiplenilmesi beklenir ya bir türkü okuyucusunun dikkati çekmek istenir.

Önceleri şairi şair kılan husus, şiirinde asaletle mısraları teşbih danesi gibi görüp, şiirin ipine dizmekti. Şimdi bu edebi ve terbiyeyi görmekten yoksun anlayış, şiirlerin ezberlenmesinin, meclislerin içinde söylenmesinin önünde engeldir. Dün, ezberinde yüzlerce şiirin bulunduğu meraklısı vardı, şairlerin. Günümüzde onlarca şiiri hafızasında bulunduranın sayısı, kurak iklimde yaşayan kişinin suyu sarf ediş cimriliğiyle eş değerdir, düşünülürse.

Yazarın ortaya koyduğu eseri, birkaç nüsha çoğaltılır ve yazara isim veren eseri olurdu. Yazma işinde ehil olanın gördüğü saygı, kendisine gösterilen hürmet kendisinin telif hakkıydı, kuşkusuz. Bir eseri istinsah etme, herkesin sahipleneceği şeref değildi. Matbaa sonrası kolaylaşan kitaba ulaşım, günümüzde şairi de yazarı da fuarlarda çok imza atmadıkça satıştan elde edilen hasılattan mahrum bırakmaktadır. Çağın teknolojik baskıyla kitap ve şiir üretme kölesi durumuna getiren anlayış, şairi de yazarı da insan ve sanatkâr görme vasfından uzak düşürmüştür.

Yazdığımız makalelere bu denli izahla, açıklama ile girmekten çoğunlukla kendimizi uzak tutmaya çalışırız, günümüzde. Okuyanı fazla olmayan, anlayanı azalmış metinlerle seslendiğimiz okurun istediği kısa metinlerden başkası değildir, özellikle. Kişi, az zamanda belirtilmek isteneni hemencecik öğrenmeye hevesli kılınır olmuştur. Bir kitabın özetini üç sayfa yerine bazen bir sayfaya bazen bir paragrafa indirgemek isteyen kitleyle karşı karşıyayız.

Okumaktan uzak bırakılmış gençleri, bu sebeple bizde anlamaya aşina değiliz, her akşam güne düşen melâlle, aydınlık yerini karanlığa terk ederken, gözler ışıktan zifirî ortama mecburen düşerken. Gönül bir şemin ziyasına hasret çeker, gönüller ruhun aydınlığına sığınır, aklın yol göstericiliğini ister; mana denizinde şair, gecenin çelikten kollarında yalnızlığı içre kimsesizliğini fısıldar, mısralarında. İstenene ulaşma yolunda, kelimeleri kardeş kılma adına adeta kalemine esir düşmüş şair, hatırlanma adına Leylası’na vuslat için Mecnûn olma halini tekrarlar, mütemadiyen. O, tarihten, inançtan, kültürden, coğrafyadan beslendiği zenginliği dile getirir, adeta bir yemeğe dönüştürür düşüncesini, duygusunu. Zengin taamlarla, nimetlerle örülü şiir, bayramlara mahsus ziyafetlere dönüşür, bilen için.

Niçin şiir anlaşılmaz? Anlayanı kalmamış şiirin tarihle olan bağını keserseniz, inançla olan irtibatını kopartırsanız, coğrafyayla ilişkisini yasaklarsanız, manayla iç içe olan zenginliğini ruhtan soyutlarsanız, insanın yaşamını sadece dünya hayatıyla çevrelerseniz, şiirin can damarlarında kansızlık, zamanla şiirin hayattan çekilmesine zemin hazırlarsınız. Dünyevî hayata şiir, sadece şarkı-türkü sözü olarak kalır, amaçsız yaşayan insan için eğlence ve dinlence meta’ı haline gelir. Bundan sitem ve şikâyet etmeye kimsenin hakkı da değildir, günümüzde, yaşananlar aşikâr ortada iken.

İşin eğitimini almamış olana, kalkıp şiirin ne olduğunu sorarsanız, on beş-altı senelik okul hayatında şiirin manadan ve zekâdan yoksun halini kendi yaşantısını şahit kılarak, dünü reddetmekle ve inkârla başlayıp, yaşanan çağın teknolojik baskısıyla güzelleşen global anlayışı savunacaktır. Musıkînin cihan-şümul / evrensel olduğunu ifade ederek, anlamını bilmediği şarkıları okurken, metalik seslerin esiri olmaya kendisini adadığını ilan edecektir.

Siz, istediğiniz kadar Yunus Emre’yi anlatın, Karac’oğlan’ı anlatın, Bakî’den ve Nabi’den bahsedin, “Mevlana” deyin, Şeyh Galib’i post-modern olarak anlatın, beyhude uğraştır, yaptığınız. Dil değişmişse, alfabe farklılaşmışsa dünden geleni fehmetmek, deveye hendek atlatmaktan daha zordur, bu meşgale. Bakın meşgale yerine “uğraş” manayı tam kapsamıyor, anlam ifadesini kullanırsak mana yerine. Taşlar yerinden oynatılmaya başlanınca, dünü bilmeyenin bu günü rahatlıkla yaşamayacağını ve geleceğe mutlulukla bakamayacağını söylemek, zor durum değildir.     

Sezai Karakoç ve Abdurrahim Karakoç  

İki şair, birer şiir yazar, gençlik dönemlerinde. Yıllar geçer, şiirlerin üzerinden. Ben elli diyeyim, siz fazlasını… Sonradan çok sonradan bu iki şiirin yazılış hikâyesi çıkar, ortaya. İki gencin yazdığı şiir, edebiyat âleminde yankısını bulur. Bu yankısını bulan şiirden biri ezberindedir, gençlerin, öbürü bestelenmiş türkü formatında dinlenir.

Mona Roza, şiirde kalır, ezberlerden düşmez. Bizim musıkî dünyasında ne ilginçtir ki kıza yazılan şiirleri seslendirecek olan erkek olması gerekirken, şiirin büyüsüne ya da paranın-pulun kıymetine değer veren kadın okuyucular da “Mihriban’” diye gözyaşı dökerek mikrofona sarılır, durur. Bunu bir makalemizde eleştirmiş, kitaplarımızdan birine almıştık, yazı olarak.Musıkîdeki bu çarpık anlayış, nedense bizde kemikleşmiş yapıdadır. Utanmasalar Mecnun yerine Leyla’ya dil dökerler. Zaten Makber, kadına bir sesleniş değil midir, Abdulhâk Hamid kaleminden? Onlar, Makber’i okurken, erkek okuyucular kadın dilinden ağıt mı yakmaz, göz yaşı mı dökmez?..

Sezai Karakoç, şiirlerinin seslendirilmesinin önüne geçemez, bir türlü. Sanal ortamda şiirlerini seslendirenler oldukça mevcut. Lakin Sezai Karakoç’un sesinden şiir kaydı var mı yok  mu bilgimiz dışındadır. Fakat Abdurrahim Karakoç, şiirlerini kendisi seslendirir, öncelikle.

Bu iki şiirin hikâyesine bizi götüren Kahramanmaraş Uluslararası 1. Kitap Fuarı oldu. Fuarın ikinci gününün sabahında Maraş’ı gezmek istedik, yol güzergâhı’nda…

(Devam edecek)

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.