DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 28°C
Çok Bulutlu

İngiliz gariban Cafer

06.01.2019
174
A+
A-

İnsanın bir dostu, arkadaşı olmalı. İçini açacak, derdini paylaşacak, sıkıntısını giderecek dostu olmadıktan sonra, yalnızlık içre, kalabalıklar içinde kimsesizlik, yaşadığımız çağın en büyük hastalığının habercisidir, bir bakıma.

Her cumaertesi, başımızı alıp, şehre doğru çıktığımız yolculukta, dahası halkla konuşmayı adet edindik, aylardır. Dahası haftada bir, alışkanlık haline getirdiğimiz bu gezmeler, yıllardır kör-topal-aksak devam ediyor.

“Cumaertesi” ifademize şaşıranlara, cumadan sonraki günü anlatıyorum, pazarertesi gibi. Nedense, hece düşmesini önce anlamayan kimi okur, sonrasında bunun kendi icadımız olduğunu sanır, durur.

Ayasofya’da son aylarda ikinci çirkinliği tartışan birkaç kahve müdavimi, bizi anlattıklarını yorumlama için tanık olmaya çağırdı. Kendilerine karşı saygımızı ifade ederek, ancak kendileri kadar bilgi sahibi olduğumuzu ifade ettik.

Kahvehane’nin pastane-postane-hastane versiyonuna yenik düştüğünü, “Kahve” olarak kısaltıldığını, çayevinin nedense kullanılmadığını, dışardan ithal kahvenin aslına sırt çevirenlerin içtiklerinin kahveyle alakasının bizim Brezilya’da Maradona ile bir futbol takımını çalıştırmakla benzerliğinin ötesinde bir şey olmadığını anlatamadım.

Farz edin ki Lumumba Ülkesi’ne King seçildik. Bize “Kral” ünvanını veren London, Galler’e bizi çağırdığında, Kraliçe’nin önünde bizi diz çökmeye davet ederse halimiz nice olur?

Lumumba Ülkesi’nin millî dansını icra edersek, Avusturalya Yerlileri gibi ilgi görür müyüz?

Şehir adına bir şeyler yazmak, olanı ve biteni yerinde görmek için cumaertesimiz zehre döndü, kısacası.

Ne yapıp ne yapmalı? Bari çayın acımtırak tadından kurtulmak için içeceğimiz çorba olsun, dedik.

Çorba için sos isteyip istemediğimiz sual edildi. Sos? Meğer, biber-salça-yağ ve nane karışımı imiş.

Buna şükür. Ketçap isteyip istemediğimi soran çocuğa bir ara kızmış idim, tost için. Tost dediğimiz ekmek arasına sıkıştırılan, dıştan oldukça taşkın, iç kısmında peynirin olmadığı atıştırmalık.

Atıştırmalık denince aklımıza çocukluğumuzun günleri düşmüyor, değil. Annemiz, yemek pişmeden önce açlığımızı bastırmamız için elimize ipe dizilmiş cevizli sucuk verirdi. Şimdi toplu alış veriş merkezlerinde-AVM deniyor- bir parçası porsiyon şeklinde imiş. Hem de pekmezden değil şekerden yapılıyor imiş. Hem de içinde ceviz değil, acı badem kaynatılarak, bırakılıyor, şifa niyetine yeniliyor imiş.

Çok tuhaf, sossuz, sade suya tirit, tam pişmekten nasibini almamış mercimek çorbasını kaşıklamayı, mideme eziyet saydım, parasını tasın yanına bırakarak, dışarı çıktım.

Kış mevsimi, eskiler dışarda iyi giyinmenin gerekli olduğunu belirtir, bu mevsimde. Biz de kukuletamızı başımıza geçirince dışarda dolaşırız, en azından.

Elimize tutuşturulan bir broşür. Bir market açılacak imiş, ucuzluktan geçilmiyor imiş. Zavallı bakkal, markete karşı ayakta duramayacak kadar zayıf haliyle kahramanlığa ne kadar devam edecek?

İkinci adım sonrası başka bir tanıtım, meğer zayıflama spor merkezi açılmış. Hem de iki ay devam edene bir ay bedava imiş. En son aletler ithal edilmiş. Öyle yürüme-koşma bantları ne imiş!.. Siz, ayakta duruyorsanız masaj, sırt üstü masaj, koltukta masaj!..

Yazık ve günah gençliğimize. Çocukluğumuzda yaptığımız yürüyüşler, döktüğümüz ter, koşuşturmalarımız, cirit sporumuz, güreşlerimiz, … Hepsi bir bant üzerinde döktüğümüz terin yanında bir şey ifade etmiyor.

Dışarda kar havası var. Elimde fotoğraf makinası, dondu donacak merceğiyle. Huhlamalar, merceğe canlılık vermekten uzak. Gözümüz, görünce fotoğrafa ne gerek var?

İki hafta öncesinden elimizde kalan dört kitabımızdan birini cadde başında benden bir yeri soracak ilk kişiye hediye etmek istiyorum. Boşuna durmuşum, yarım saat:

-Are you from!..

Turist sanılıyoruz, açıkça. Suratımız esmer, gözümüz yeşil, mavi değil. Kış ortası turistin ne işi var, bu şehirde? Memleketimin insanı, turiste oldukça cana yakın:

-I am from Lumumba!..

Muhattabım, sımsıkı bir İngilizceye sahip değil:

-Lumumba!…

Üstüne basa basa heceliyorum:

-Lu-mum-baaaa!..

Benimle konuşan aslında ilkokuldan arkadaşımdı. Eline kitabı tutuşturdum:

-Please please…

Kitabı aldı, evirdi, çevirdi, baktı:

-My friend book!..

Allah, senin müstehakkını versin e miii muhterem!.. İnsan, karşısında olan arkadaşını tanımaz mı? Hem de ilkokul school student-friend.

Kendisi bana bir şeyle anlatıp duruyor, el kol işaretleriyle.

Kırmıyorum, kendisini. Bu gün mosque dedikleri Nebî Camiî yukarısındaki otele gidiyoruz. Garibim, otele müşteri topluyor, % hesabıyla.

Kırmadım, otelin girişinde sıcak üfürmeli-püfürmeli hava, bıyığımdaki buzlanmayı çözüyor, açıkçası:

-Thank you Mister!..

Arkadaşım, İngilizicesinin son sermayesini tüketiyor, açıkçası:

-Good good very very gooood!..

Oldukça güzel bir girişe sahip otel. Doğduğum, büyüdüğüm, halen yaşadığım şehirde bu otelin farkına varmamışım.

Önümde boy boy magazin dergileri. İngilizce, Fransızca Hava Yolları dergileri yanında ismi yabancı, kendisi yerli olanlar yok değil: Skylife, Gate, ….air,…

Başka bir ülkede yaşıyoruz, adeta.

İki çay, fincan içinde. Üstünde tüten su buharı. Muhtemelen havanın soğuk olmasına inat, sımsıcak çay.

Küçük sehpaya bıraktığı çayı içmem için davet ediyor:

-Driking!..

Güleyim mi ağlayayım mı? Şapkamı çıkardım, üstümdeki parkemi çıkardım. O, elinde sallama çayı fincana bırakmakla meşgul.

“Cafer” dedim, “Beni bu kadar sevdiğini bileydim, senin için Almanca da öğrenirdim” diyecektim. Şaşıracaktı, muhakkak!..

Başını kaldırınca beni gülerek gördü, Cafer. Ne diyeceğini şaşırdı, açıkça. Ben, “Happy new year” demeden, “Lan oğlum seni turist sandım” demez m?

Tanımıştı, Cafer beni. Geçen ay İstanbul’dan gelmiş, memleketine. Orada tutunamamış. Ne yapsın, iş güç oldukça zor:

-Yıllar ne çabuk geçmiş, Cafer. Hamdolsun, her daim. Seni sağlıklı buldum ya!..

Cafer’in gözü yaşardı, birden bire.

Biz, ilkokuldan sonra okuyamama sebebini biliyorduk. Babası vefat etmişti. Mecburen annesinin kardeşlerinin yükü, küçük omuzlarında.

Fincanda çayımızı yudumluyoruz, beş çayı niyetine, iki erkek. İçeriye bir kadınla adam giriyor.

-Cafer, işte bunlar turist. Git konuş!..

Cafer, el işaretiyle görevliye gelen müşterileri gösteriyor:

-Olum, bak meşgulüm!..

“Yes” diyor, danışmada olan genç, Cafer’e.

Hayatımızda sağlam olan dil kalmıştı, açıkçası. Dil de ellere teslim edilince bir yanımız eksik.

Şehirde hayatın çürümesine iş yerlerindeki garip, acayip tabela yazılarına dükkân levhalarına bakınca üzülüyor, insan.

-Eeeee Cafer!..

-Muhammed kardeşim, hayat çarpıklıklarla dolu.

Anlattı, bana hikâyesini. Size özetini sunsam, kitap olur. Cafer, kendi halinde bir adam. Her hafta kendisine uğrayacağıma söz verdim.

İkindi sonrası çöken akşam izleri, havanın gittikçe soğuduğuna işaretti. Cafer, anahtar istedi, kasadan:

-Ağabeyi, bir yere bırakacağım.

-Caferciğim, neden bunca zahmet?

Kendisini kıramadım. Kırk yıldır görmediğim dostumu, çocukluk arkadaşımı kırmak, haddime mi düşmüş!..

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.