Japon dostlarımız!

04.05.2019 - Cumartesi 15:13

Japonların Sözde Ermeni Soykırımını kabul etmemesi üzerine!

Köklerimiz bir olan Japonlarla tarih boyunca dostuz.

Umarım sonsuza kadar sürer!.
Kendilerine ve çevreye karşı çok saygılı olmaları dikkate değer.

Eğitim sitemlerini gözden geçirmeliyiz.

Japonları ilk kez yakından 1980’lerde öğrenciliğim sırasında İstanbul Üniversitesinde öğrenci iken tanımıştım.
Türk Dili ve Edebiyatı’nda okuyan karı koca iki Japon arkadaşımız vardı. Onların kendilerine ve çevresine olan saygılarına dikkat ediyorum. Bazı okul gezilerimizde de yer aldılar.

Yıllar sonrası İstanbul’daki meşhur Sahaflar çarşısında karşılaştığım bir Japon turist kafilesi içinden beni tanıyıp adımla hitap etmeleri hoşuma gitmişti.

Demek ki saygılı olmanın yanında hatırşinastılar da.

Yine o yıllarda Van Kalesine katıldığım bir kazı sırasında genç bir Japon turist kazı alanımızı ziyaret etmişti. Onunla İngilizce olarak biraz sohbet ettik.

Bir turist kafilesiyle, değil de, niçin yapayalnız kendi başına dolaştığını sorduğumda; kendisinin Türkoloji öğrencisi olduğunu, o sıralarda Japonya’yla Türkçe’nin akrabalığı hususunda bazı görüşlerin olduğunu bunu en iyi anlamanın Türkleri dinlemek olduğunu düşünerek Anadolu’yu gezdiğini anlatmıştı.

Bu konuşma beni iki şekilde etkilemişti. Birincisi alana çıkıp, bu sorunun en iyi muhatabı olan insanlardan dilini doğrudan öğrenmek, Japonlarla akrabalığımız hususu!

Bizim kuşak çok iyi bilir, 1980’lerde tek kanal olan TRT’de Japonların bir İpek Yolu belgeseli vardı. Merak ediyordum Japonlar Gobi Çölü’nden Altaylara, Altaylardan Anadolu’ya bu yolları niye gece gündüz kat ederler… Kökleri içinmiş! Bunu daha sonra Moğolistan’daki karşılaşmalarımızda anladım.

2001 ve 2003 yıllarında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’nın (TİKA) desteğiyle yapılan “Moğolistan’da Türk Dönemi Anıtları Araştırma, Kazı ve Onarım Projesi”nde kazılarda kazıdan sorumlu başkan olarak görev almıştım. Bu yüzden ziyaretçiler, özellikle de gazeteciler çoğunlukla şahsımı muhatap almışlardı.. Çoğu sorular mesleki, çoğu da siyasi idi..
Bu çalışmalar sırasında başta Moğollar ve Ruslar üzere, Çinliler, Japonlar, Koreliler, Finler, Macarlar, Amerikalılar, İngilizler, Almanlar, Fransızlar, İsveçliler.. Kimler yoktu ki!

Onlar içinde en ilgimi çekenler Macarlar, Japonlar ve Korelilerdi. Rusların ziyaretleri belliydi.. Moğol meslektaşım Prof.Dr. D. Bayar uyarmıştı..”-Hasan Bey, bunlar Rusların ikinci gazetesinden, Sibirya’dan geliyorlar. Sana kasıtlı sorular soracaklar..”
Söylediği gibi de oldu.. Gerçekten de soruları kasıtlıydı.

Henüz tanışır tanışmaz kampımızdaki dalgalanan alyıldızlı bayrağımıza bakarak ilk soruları; “-Bir zamanlar bizler buradaydık, ekonomik krize düştük, şimdi sizler boşluğumuzu doldurdunuz..” deyip başını kazı yaptığımız Bilge Kağan Anıt Mezarlığına çevirip “-Burada atanızı mı arıyorsunuz?” diyerek sorularını bitirdiler.

Ben de “-Evet, doğrusu Bilge Kağan atamız, burada atamızı arıyoruz, bulduk da.. Ama bilim insanları olarak bilimsel bir kazı yürütüyoruz.. Siz bozkırın batısında biz doğusundaydık, tarih boyunca komşuyduk, bizden ne aldıklarınızı merak etmiyor musunuz?” deyince başka bir şey sormadan dönüp gittiler.

Benim de onlara hazırladığım bir soru vardı aslında : “-Radloff’un ve diğer Rus arkeologların Bilge Kağan ve diğer bölgede yaptığı kazılardan, St. Petersburg’a taşıdıkları eserlerin çıktıkları yeri mi merak ediyorsunuz?”.

Ama soruma bile fırsat bulamadan, vedalaştılar mı hatırlamıyorum, çekip gittiler.

Kazımıza gelen Çinli gazeteciler de oldu. Onlardan biri endişe içinde oraya da gidip gitmeyeceklerini soruyorlardı.

Bir keresinde Çinli bir gazetecinin “Çin’e de gelecek misiniz?” sorusuna karşılık onu biraz daha ürkütmek için “-Evet buradaki işimizden sonra oraya geleceğiz” demiştim.
Ama günler öncesi randevu alarak gelen Japonlar ve Koreliler öyle mi? Onlarla kültürel birlikteliklerimizden söz ettik.. Onların da ülkelerinde araştırmalar yapmamızı istediler. Hatta Koreliler Çin’de dedelerimize ait kurganlardan bahsettiler. Gerçekten de kazıda bulduğumuz Bilge Kağan altın tacındaki kuşla ilgili araştırmalarımda, kültürel etkileşimler beni Kore’deki ve Japonya’daki kurganlara götürdü.

Bunun dışında son yıllardaki DNA çalışmaları da bu bölgelerin Altay kavimleriyle ilişkilerine temas ediyor..
Japonya ve Kore’de yapılan 2002 dünya kupasında Türk Milli Takımına olan sempatilerinin Kore savaşında yanlarında olmamızdan mı kaynaklandığını sorduğumda, onun onlar tarafından bir halın bölünmesi yönünden övünülecek bir yeri olmadığını, aslında bize olan sempatilerinin tarihi akrabalıklardan geldiğini belirttiler. Benimle bu konuşmaları yapan tarihçi, edebiyatçı ve gazetecilerdi. Yayınlayacaklarını söylediler.. Bilmiyorum yayınladılar mı?
Kısacası yönümüz hep Batı’da olmasından doğudaki akrabaları unutmuşuz.

2009 yılında Prof.Dr. Özdemir Koçak’la bir Sempozyum için gittiğimiz Japonya’da yine dostlukla karşılaşmıştık. Biraz o günlerden bahsedeceğim. Ama zaten bu insanlar genellikle herkese saygılı.. Yaşadıklarımızın bize özgü davranışlar olduğunu sanmıyorum.

İstanbul’dan Osaka’ya 11 saat uçuştan sonra uçakta bir hayli sıkılmıştık.. Osaka Havaalanına varır varmaz, henüz uçak inmeden biz Türklerin de olduğu 20-30 kişi hemen uçağın kapısına birikmişti. Aslında her bir yerde yaşadığımız, yabancı olmadığımız bu manzarayı anlatmamıza gerek yok. Uçakta oturan Japonlara baktığımızda, yaşlısı gencinde henüz bir hareket yoktu.. Tahmin edecebileceğiniz gibi, hepsi de ilk baştan itibaren tek tek sırayla uçaktan çıkış yaptılar. Onların bizim gibi acele işler yoktu sanki!

Geceleyin Osaka’dan Kyoto’ya geçtik.. Orada bir gece kaldık. Bir gün sonra da Gion’a geçtik. Kaldığımız oteli bulmak için eşyalarımızı bir başka pansiyondaki bir genç gün boyu emanetine aldı.

İlk gün beş yıldızlı otelde kalmak durumu beni sıkmıştı. Buraya insanları tanımak için gelmiştim.

Burası, “Gueshouse” denilen her odasında üçlü ranzalar olan 20 kişinin kalabileceği bir mekandı. Herkes yatağına çekildiğinde yatağının perdelerini kapatıp üstteki yatağın altındaki ışıkla yetiniyordu.
İlk gün eşyalarımızı açıkta kilitsiz bırakıp giderken endişelenmiştim. Ama ikinci gün güven geldi. İnsanlar dünyanın değişik yerlerinden gelmişti fakat herkes bir birine güveniyordu.

Bizim hissettiğimiz güveni demek ki onlar da hissetmişti.

Resepsiyondaki genç sehpadaki formları göstererek memnuniyetimizi ya da memnuniyetsizliğimizi doldurmamızı, dolduranlara bir gün sonra kahve ikram edeceğini söyledi. Her şeyin bir karşılığı vardı. İkramın da öyle.. Bir gün sonra bir kilo muz almıştık, yarısını bitirememiştik.. Pansiyonun lobisindeki müşterilere ikram ettiğimde ömürlerinde ilk kez karşılaştıkları bu duruma çok şaşırmışlardı.

Bu da bizim dünya insanına göre üstün bir meziyetimiz.

Gezilerimizde Japonya kendi evimiz gibi dolaştık.. Güzel temiz, güvenli bir ülke.

Tarihi Nara kentlerini gezerken,üç yüzyıllık eski bir ahşap eve girdim.. Bizim gibi kapı önüne çıkarmışlardı ayakkabılarını..

Kapıdaki yazılarını anlamamıştım ama çok ayakkabı görünce içeride kalabalık olduğunu çıkarıp kapılarını çalıp girdim. Evet bir seramik sergisi vardı. Dizleri üstünde ahşap zeminde kayarak ilerleyen yaşlı kadınlar bu seramik tabakları beğeniyorlardı. Öncelikle sanata olan ilginin bu yaşlarda da sürdüğünü düşünmüştüm. Ama mezarlarını gezip mezar taşları önündeki sunu kaplarını görünce bizim yaşlıların kefen bezlerini hazırladıkları aklıma geldi. Onlar da kendi mezarlarına yapılacak sunu kaplarını alıyor olmalıydılar?

Onlar seramik kaselere bakarken ev sahibini sordum.. 35 yaşlarında biriydi ev sahibi. Güler yüzle karşıladı.. Sempatikti.. Biraz da onun yüzü beni cesaretlendirdi, İngilizce olarak:
-Siz yıllarca Türkiye’ye geliyorsunuz, bizlerin resimlerini çekiyorsunuz, ödeşmeye geldim, dedim.

O da tebessüm ederek çekebileceğimi söyledi. Ben yüzsüzleşmiştim artık, yaşantılarını anlatmalarını istedim. Eşi de gelmişti. Birlikte evlerinin her bir odasını tek tek anlattılar. Mutfakta ahşaptan 250 yıllık baharat elli çeşit baharat konulan, ilaç kutularını anlattılar.. İçinde bal olan lokumlarından ikram ettiler.. Geleneksel çay servisi yaptılar.. 2002 yılındaki Dünya Kupasındaki futbolcularımızı sordular.. Özellikle İlhan Mansız’a selam söylediler.
Açık söylemek gerekirse, gezmiş olduğum 25 ülke içinde en uzak coğrafyadaki insanlardan en yakın ilgiyi gördüm..

Tabi bu arada zaten kardeş olduğumuz Çin’deki Doğu Türkistanlıları, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Avrupa’daki Türkler ve Türk Cumhuriyetleri ve Kafkasya’daki Karaçay dostluklarını mukayese etmeyelim.. Biz bu dairenin dışındakileri kast ediyoruz.

Antik kentlere yaptığınız kültür gezilerinizde fark ettiniz mi? Bizim kuralsızlığımız kapıda başlarken, sırayla giren turistler, özellikle de Japonlar.. Alanı gezerken başlarındaki rehberleri sessizce dinleyenler..

Biz de her kafadan bir ses, kimi sütunlara tırmanmış, kimi de kafede oturmuş yudumlanıyor.. Rehber adam toplamak için zaten ziyaretin en az yarısında koşturuyor.

Japonlar orada da öyle.. yardımseverler, bir yol sormaya görün, size yardım etmek için dakikalarca anlatıyorlar.. Bir tren makinisti, İngilizce, Japonca harita çizerek üzerinde gideceğimiz yeri bizi anlatmak için neredeyse 15 dakikasını bize ayırdığını biliyorum. Söylediği her ayrıntının saniyesi saniyesine denk gelmesi de bir başka ayrıntı.

Okul gezileri sınıf sınıf başlarında hocaları, her ekibin bir flaması var.. İzci flamaları gibi.. Gezi otobüslerinde hosteslik yapan kızlar ellerinde flamalarıyla belli bekleme noktalarında öğrencileri bekliyorlar.. Öğretmenlerini sessizce dinleyen öğrenciler. Bunlar hangi kültürü nasıl almışlar.. Dayakla mı, parayla mı? Sanmıyorum bu geniş kapsamlı toplumsal bir uzlaşıyla olacaktır.

Aracın penceresinden kül dökerken temizlikten, balkonunda pat pat halı çırparken komşuya saygıdan söz edersek, bu duyguyu nasıl verebiliriz?

Daha iki gün önceydi: Araştırma Görevlimiz Dr. Murat Turgut’la yakın köylerimizi geziyoruz. Tepekent ve Söğütözü’nden geçiyoruz; cıvıl cıvıl çocuk sesleri kuş seslerine karışıyor.. Ne büyük mutluluk, vatan toprağı boş değil.

Geleceğimiz onlara emanet. -1 Mayıs tatili için kentten köylere gelmiş olabilirler diyerek soruyorum.. Köyden olduklarını orada okuduklarını söylüyorlar. Mutluluk içinde, “Gençler geleceğimiz sizsiniz!” diyoruz.

Biri, “-Güven dayı düven, gelecek biziz!” derken diğeri; “-Dayı bir dahaki sefere beni motorda gör.!” diyor. Yanımda oturan Murat Beye “-Ya Murat bey, sevinsek mi, üzülsek mi, hedeflerimizi görüyor musun?” derken, mobiletlerinde iki genç çocuk bütün hızıyla mahalle arasından yola çıkıyor.

Bilmiyorum ama bir şeylerimiz eksik gidiyor!

Japonların eğitim sistemini iyi araştırmalıyız.

Japonların bize bir yakınlığı hep vardı, umarım da sürer gider.. Osmanlının son döneminde böyle bir dostluk girişimimizde, Japonya ziyareti dönüşlerinde maalesef 550 gemicimizi kaybetmiştik.

130 yıl önce Japon Prensi Komatsu’nun bir savaş gemisiyle ülkemizi ziyaret etmesiyle unutulmaya yüz tutmuş dostlarımızı yeniden hatırlamamıza yol açmıştı.
Aslında bu yakınlaşmanın nedeni ortak düşmanımız Rusya ve Batılı devletlerin doğuda Japon denizine ayak basmalarıydı. Bu ortak düşmanlara karşı Japonya’nın batıda Osmanlı devletini kendine müttefik seçtiği görülüyor.

Biz de bu dostluk ziyaretinin bir karşılığı olarak Ertuğrul Fırkateyn’ini Japonya’ya gönderdik. 11 aylık bir yolculuktan sonra gemimiz 7 Haziran 1890’da Japonya’ya ulaşmıştır.

Gemicilerimizin yaklaşık üç ay süren ziyaretleri son derece dostluk içinde geçmişti.

15 Eylül 1890 yılında Japonya’nın Yokohama limanından yola çıkan gemimiz Kuşimoto’da korkunç bir tayfuna kapılıp kayalara çarparak battı. Bu kazada 69 gemicimiz kurtulurken 550’si şehit oldu.
Bu olay her iki ülke insanının anılarında acıklı bir şekilde yer etti. Burada, her iki milletin temsilcileri ve Kuşimoto halkı bir arada her yıl bu şehitlerimizi anmaktadırlar..

Bir kez daha bütün şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Japonların Anadolu topraklarında da çalışmaları var.. Yaklaşık kırk yıldır tanıdığım S. Omura’nın başkanlığında Kaman Kaleköy’de kazılar yapıyorlar.. Yardımcısı Matsumuro da candan biri.
Ayrıca bir arkeolog olan Japon Prensi de zaman zaman burayı ziyaret etti. Burada kurdukları Enstitü bütün Orta Doğu’daki araştırmalarını takip ediyorlar. Yılın her mevsimi faaliyet gösteren kütüphaneleri tüm araştırmacılara açıktır.

Japon kardeşlerimizin “Sözde Ermeni Soykırımı”nı kabul etmemelerini candan tebrik ediyoruz.

Bir başka teşekkürümüz de Çin işgalindeki Doğu Türkistanlılara yapılan zulmü de ilk Japonlar kınamıştır. Sürgündeki Doğu Türkistan Hükümetinin ülkelerindeki toplantılarına izin vermektedirler.

Umarım, dostluğumuz artarak sürer gider!

YORUM YAZ