DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 9°C
Az Bulutlu

Keban Kıyısında Könk!.

11.12.2018
122
A+
A-

On Hanelik Bir Köydü..Yeni adı Yenikapı’ydı..

Fikriye Teyzem.. “.Size Hep Yazığım Gelir.!”

Analar böyledir yalnızlara yazığı gelir!.

Anadolu böyledir!.

Eve gelene hiçbir şey para  ile verilmez!

Bütün Anaların bütün yalnızlara yazığı gelir. O herkesin anasıdır..

1987 yılı yazıydı.. 1981’den itibaren İstanbul Üniversitesinden Prof.Dr. Veli Sevin başkanlığında Doğu Anadolu’da Fırat Kurtarma Kazıları Projesinde İmikuşağı Höyüğünü 1987 yılında sular kapladı.

Kazılar sırasında hafta sonları sürdürdüğümüz Yüzey araştırmalarını daha geniş bir alana Elazığ, Bingöl ve Tunceli illerine bağlı kırsal alanında sürdürmeyi planlamıştık. 

Ekibimiz, yüzey araştırmalarını daha kolay yapabilmek için Keban kıyısında Elazığ’a bağlı, il merkezinin 30 km. doğusunda Könk Köyü’nde tek katlı, toprak sıvalı kerpiç bir evde kamp kurmuştuk. 

Sahibinin 25 yıl önce terk edip il merkezine göçtüğünü öğrendiğimiz evi altı kişilik ekibimize(Şahsımla birlikte, ekip başkanımız Prof. Dr. Veli Sevin, Prof.Dr. Beşir Aşan- O sırada Elazığ Müzesi Uzmanı- Ahmet Denizhanoğlulları Kahramanmaraş Müzesi Uzmanı-TC. Kültür Bakanlığı Temsilcisi- Prof. Dr. Kemalettin Köroğlu-O sırada MÜ.Araştırma Görevlisi, Prof. Dr. Aynur Özfırat-O sırada Yüksek Lisans Öğrencisi)   cüzi bir miktara, yaz çalışma sezonu için üç aylığına kiraya vermişlerdi.

Uzun yıllar kullanılmayan evin her tarafı fare delikleriyle doluydu. Biz bu delikleri tıkayarak yeniden toprakla sıvayıp, kireçle badana ederek oturmaya hazır bir şekle getirmiştik. 

Ekibin diğer üyeleri mekanın içinde kalmayı tercih ederken, daha havadar olarak gördüğümüz düz toprak dam üstünde kalmayı Kemalettin’le tercih etmiştik. Dama attığımız ranzalar adam boyu otlar arasında kaybolmuştu. Kurumuş otlar arasında  yuvalanmış çekirge seslerini ve ağustos böceklerini dinlerken her gece gökyüzündeki yıldızları seyrederken uyumanın unutulmaz bir büyüsü vardı.

Kaldığımız evin karşısında tek katlı evde ise bizim ev sahibimizin eşi ölen altmış yaşlarındaki yengesi kalıyordu. Ev sahibimiz bize evi emanet edip giderken;  “-Yengem de sizin yemeğinizi yapsın,sabahları boş tencereyi kapısına koyun, akşam da yemek dolu tencereyi alırsınız!” demişti. 

Her sabahın altısında uyanıp, yol boyunda küçük bir lokantada kahvaltımızı yapıp, gün içinde arazide ise yanımıza aldığımız üzüm, kavun, peynir ve zeytinle açlığımızı gideriyorduk. Akşam ise teyzemizin yapacağı sıcak yemeği özleyerek kampımıza heyecanla dönüyorduk.

Bir gün köyümüze dönüp teyzemizin kapısına geldiğimizde tencereyi bulamayınca şaşırmıştık. Teyzemiz kapısına bizim geldiğimizi görünce kapıya çıkıp; “-Evladım, bugün domates olmadığı için size yemek yapamadım!”deyince bir hayli şakın bir şekilde,“-Keşki, domates olmadan da yapsaydınız, aç kalmadan iyidir” dediğimizde,Teyzemiz on hanelik köyün baraj tarafındaki ilk evi göstererek; “-Onlarda var,gidip onlardan isteyin..” demez mi!. “-İyi de amma teyze biz onları tanımıyoruz, hele bu akşam vakti ayıp olmaz mı?” diye sordum. “-Olmaz, olmaz,hadi hemen git, acele et size yemek hazırlayacağım!” dedi.

Çaresiz tarif edilen eve bir de bayan olsun diye,Aynur arkadaşımızla eve yöneldik. Kapıyı çalınca bizi genç bir kız karşıladı;Tam geri dönecektim ki; “- Buyurun bir şey mi istediniz?”diye sordu.

Hiç bilmediğin bir kapıdan dilenci gibi bir şeyler istemek ne zor; hık mık söylerken zorlanıyordum;“-Teyzemiz yemek için biraz domates istedi, onun için gelmiştik” diyebildim. Ben ne kadar eziksem karşımda o kadar kendine güvenen bir genç kız vardı. Bizim niyetimiz domatesleri alıp hemen kampımıza geri dönmekti; ama karşımızda soğukkanlı bir şekilde, sanki kırk yıllık tanıdık bir kişiymiş gibi, vakur bir dille; “-Tamam hallederiz, gelin oturup dinlenip bir kahve için..” deyince doğrusu söyleyecek bir şey kalmamıştı. Hiçbir şey söyleyemeden avluya geçmek zorunda kaldık.

Bir süre küçük oturaklara oturup beklerken kahvelerimiz de geldi. Biz kahvelerimizi içerken;  evin babası, annesi ve iki erkek çocuğu geldiler..Sıcak bir karşılamaydı. Sanki, geleceğimizi bekliyor gibiydiler!Bu, bizi merak ettiklerini, kaç gündür kendilerini neden ziyaret etmediğimizi sormalarından öyle anlaşılıyordu.

Evin arkasında meyve ağaçları ve bir bölümünde de sebze bostanı vardı. Bizi havuz başında üzeri şekerpare kayısı, elma, erik ve armutla donatılmış bir masa etrafına oturttular.  Ev sahipleri de yanımıza oturmuş konuşmaya başlamıştık. İşimizden gücümüzden söz edildi. Hepsi güler yüzlüydü. Ailenin babası, annesi bizi çocukları, çocukları kardeşleri gibi görüyordu.

Biz zengin bir ziyafete konarken, Hocamızın ve kamptakilerin aç bizi bekledikleri aklıma gelince vicdani bir rahatsızlık içinde, ailenin büyüğüne dönerek utangaç bir şekilde;“-Amca, biz yemek için domates almaya gelmiştik!” diye duyabileceği bir ses tonuyla tekrar domatesleri söylemek zorunda kaldım. Amcamız, daha önce kızının bize kahve ikramında söylediği gibi, “-O iş kolay, siz meyvenizi yiyin çocuklar!” diyordu. O daha sözünü bitirmemişti ki iki oğlu tarlasına dalmışlar sepetleri doldurmaya başlamışlardı.

Biz meyveleri yerken gençler dört sepet dolusu domates, patlıcan, biber, fasulye ve salatalıkla gelmişlerdi. Belli ki bu sepetler bizim için hazırlanmıştı.

Ev sahibine bir kilo bize yeterdi. Neden bu kadar zahmet ettiniz? Borcumuzun ne kadar olduğunu sorduğumda. İşte o zamana kadar güler yüzlü olan amcamızın yüzü asılmış; “-Bu evden parasıyla hiçbir şey çıkmadı Hocam. Şimdi de çıkmaz!” deyince.. “-İyi de,ben de birisinin kapısını çalıp  da hiçbir şey istemedim, ne olacak şimdi?.. Hocama ne söylerim? Kusura bakmayın ben sebzeleri alamam..” deyip kampa yöneldim. Fakat evden teşekkür edip ayrılırken, gençler sepetleri sırtlamış benimle kampa hareket etmişlerdi bile!.  Kampa vardığımda düşündüğüm gibi,hocamız bana; “-Bu kadar sebzeyi ne yapacağız. Niçin Çok aldın?”  diye sorduğunda,ona daha sonra açıklayabileceğimi belirttim.

Gençler sepetleri bırakıp kamptan ayrıldığında, sebzeleri teyzemize götürdüm.  O gün sebze ağırlıklı güzel zengin bir yemek yemiştik. Geceleyin damdaki karyolaya başımı koyup yıldızlara daldığımda düşündüm de; Her gün sabahın köründe köyü terk edip, akşamları aç susuz bitap dönen bizim yolumuzu bekleyen teyzemizin iyi bir yemek hazırlamak için, önceden bize hazırladığı bir senaryo olduğunu düşündüm. 

O gün adının Fikriye olduğunu öğrendiğimiz teyzemiz, bir haftalık Diyarbakır, Urfa ve Mardin gezimiz dönüşümüzde,köyün girişinde bizi öfke ile karşılayarak; “-Siz Hayvan mısınız,Hayvan bile olamazsınız.Ne biçim adamsınız?” diye öfkeyle bize bağırıyordu.

“-Teyze ne oldu? Biz burada değildik; sana ne zararımız olabilir ki?” dediğimde de;

“-İşte bunun için,olmadığınız için kızıyorum.Burada biz neyiz? Neden bizi düşünüp bir telefon etmediniz?  Sizi bekleyip durduk!. Ben sizi teröristler öldürdü sanıp, kaç gündür uyuyamadım, biliyor musunuz?. Sizin açlığınıza, susuzluğuna, yorgunluğunuza, yokluğunuza benim yazığım gelir!”

Meğer ki; Fikriye teyzem bizi oğulları yerine koymuş! Bizse, onu sadece yemeğimizi yapan bir teyze olarak görme hatasına düşmüşüz.

Anadolu böyledir!.

Eve gelene hiçbir şey para  ile verilmez!

Anaların yalnızlara yazığı gelir. O herkesin anasıdır..

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.