Kendi Yılbaşını Unutan Millet

​Kendi Yılbaşını Unutan Millet

​Milâdî yeni yıl şaşaalı geri sayımlarla, sabahlara kadar süren kutlamalarla karşılanırken; hicretin nûruyla aydınlanan Hicrî yılbaşı neden sessiz sedasız geçer? Nüfusunun ezici çoğunluğu Müslüman olan bir coğrafyada, takvim yapraklarının bu derin sessizlikle değişmesi bize neyi anlatır? Milyonlarca mümin, insanlığın çehresini değiştiren o büyük yürüyüşün, Allah Resûlü’nün hicretinin esas alındığı kendi yılbaşını niçin adeta sıradan bir gün gibi geçirir?

​Bu sorular, sadece dînî bir serzeniş değil; aynı zamanda kolektif bir hafıza kaybının sarsıcı itirafıdır.

​Her yıl aralık ayının sonuna doğru dünyayı ve ülkemizi saran o büyük "yeni yıl" coşkusunu hatırlayalım. Televizyon ekranlarından dijital platformlara, vitrinlerden sokak süslemelerine kadar her yer rengârenk bir propaganda alanına dönüşür. Hristiyan dünyasının kültürel kodlarıyla bezeli bu atmosfer, medyanın devâsâ imkânlarıyla evlerimizin içine kadar taşınır. Saat gece yarısına yaklaştıkça sunucuların sesi yükselir ve milyonlarca insan ekran başında aynı anda geri sayar: "Beş, dört, üç, iki, bir..." Yeni yıl kutlu olsun!

​Peki ama kimin, hangi yeni yılı?

​Bu soruyu sormak, bir Müslümanın aynaya bakması ve kendi zihin dünyasıyla yüzleşmesi için gecikmiş ama dürüst bir başlangıçtır. Zira İslâm geleneği, tarihini ve zaman algısını başka bir milletin hafızasına göre değil, kendi medeniyet şuûruna göre şekillendirmiştir. Ve o şuûrun kalbi, Muharrem ayının ilk günüdür.

​Hz. Ömer döneminde İslâm devletinin resmî takvimi kurulurken, sahâbe-i kirâm mühim bir istişârede bulundu: Hangi olay bu takvimin mîlâdı olmalıydı? Hz. Peygamber’in doğumu mu, vefatı mı, yoksa büyük bir zafer mi? Ortak akıl ve irade, Hicret’ten yana kılındı. Çünkü hicret; salt coğrafî bir yer değiştirme veya bir kaçış değildi. Zulümden adalete, dağınıklıktan şuurlu bir topluma, pasif bir sessizlikten yeryüzünün gidişatına şahitlik etmeye geçişin adıydı.

​Bir toplumun takvimi, onun neyi mukaddes saydığını ve hafızasının merkezine neyi koyduğunu gösterir. Müslümanlar zamanı hicretle başlatarak şu asil gerçeği ilan etmişlerdir: Bizim zamanımız; hak uğruna konforunu, mülkünü ve yurdunu terk edebilenlerin fedakârlığıyla başlar. Dolayısıyla hicret; adaletin, özgürlüğün ve bâtıla karşı dik duruşun zamana atılmış silinmez imzasıdır. Medine’de yeni bir toplumu ve evrensel adaleti inşa etmenin ilk adımıdır.

​Biz bu günü unuttuğumuzda, aslında sadece bir takvim başlangıcını değil; hicretin bize fısıldadığı o asil duruşu ve idealizmi de kaybediyoruz. Modern dünyanın sunduğu tüketim çılgınlığı, başkalarının takvimine gösterilen bu muazzam ilgiyle birleşince, Müslümanlar kendi medeniyetlerinin sadeliğinden ve derinliğinden hızla uzaklaşıyor.

​Medyanın Seçici Sessizliği ve Kültürel Aşınma

​31 Aralık gecesi ekranlar soluklanmaz; şarkılar, özel programlar ve süslü manşetler havada uçuşur. Bu popüler kültür dalgasına kapılan kitleleri tek tek yargılamak elbet bu yazının konusu değildir. Asıl sarsıcı mesele şudur: Aynı yayın organları, Muharrem’in ilk günü geldiğinde nerededir?

​Ne bir ana haber bülteni, ne özel bir yayın ne de içten gelen tek bir "Hicrî Yeni Yıl" kuşağı göremezsiniz. Oysa bu topraklarda yaşayanların büyük ekseriyeti; ezan sesini duyunca dünyasını durduran, Ramazan’ı hasretle bekleyen, Kurban’da birbiriyle kucaklaşan insanlardır. Ne acıdır ki onların mukaddes zamanı, kendi ülkelerinin ekranlarında adeta yok sayılır.

​Bu durum basit bir ihmâl mi, yoksa sistemli bir hafıza silme operasyonu mu? Şüphesiz bu sorunun cevabı tek boyutlu değildir; ancak doğurduğu netice ortadadır: Modern Müslüman birey, kendi yılbaşını hatırlatan tek bir sese rastlamadan yeni bir yıla adım atar. Kendi evinde kendi zamanına gurbette yaşar; adeta üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle, "öz yurdunda garip, öz vatanında parya" konumuna düşer.

​Medyayı kendi insanının değerlerine ve tarihine karşı bu denli sağır ve dilsiz kılan küresel rüzgârlar olabilir; fakat bir toplumun kendi medeniyet köklerine bu kadar yabancılaşması yalnızca ticarî kaygılarla açıklanamaz. Bu, "başkası gibi düşünme" hastalığının ve yapısal bir kültürel aşınmanın neticesidir. Kendi takvimine yabancı, kendi mîlâdına kör, peygamberinin gerçekleştirdiği en büyük zihniyet inkılâbına karşı bu denli hissiz kalmak, bir Müslümanın sinesine nasıl sığar? Başkalarının dünyasını taklit etmekteki maharetimizi, ne yazık ki kendimize dönmekte gösteremiyoruz. Unutmamak gerekir ki bir toplum, kendi değerlerine kendisi sahip çıkmadığı sürece, başkalarının vitrin süsü olmaktan kurtulamaz.

​Zamanı Sorgulamak: Biz Hicret Ettik mi?

​Kuşkusuz küresel dünyada, ticarette ve uluslararası ilişkilerde Milâdî takvimi kullanmak pratik ve makul bir gerekliliktir; buna kimsenin bir itirazı olamaz. Fakat iki takvimi birden göğsünde taşıyan bir Müslümanın, hiç olmazsa kendi zamanının bilincinde olması gerekmez mi?

​Farkındalık, dünyayı reddetmek veya başkasının değerlerine düşman olmak demek değildir. Kendi yılbaşını bilmek, bir başkasının takvimini yok saymayı gerektirmez. Ancak kendi medeniyetinin mîlâdından habersiz olan bir kimse, kimliğinin en kurucu katmanını kaybetmiş demektir. Ve ne yazık ki kaybedilen her katman, geride hiçbir iz bırakmadan sessizce kaybolur gider.

​İslâm medeniyetinin zaman anlayışı nicelikten ya da tüketimden ibaret değildir; o, her şeyden önce bir anlam arayışı ve derin bir nefis muhasebesidir. Âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi:
​كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ
​"Her nefis ölümü tadacaktır." (Âl-i İmrân, 185)

​Zamanı hakkıyla idrak etmek, aslında akıp giden ömrü ve ölümü hatırlamaktır. Nereye gittiğini, arkasında ne bıraktığını sorgulamaktır. Hicrî takvim, her Muharrem ayında müminin vicdanına o can alıcı soruyu fısıldar: Biz hicret ettik mi?

​Yani hakkın, hakikatin ve adaletin ikâmesi için bugün bir şeylerden vazgeçebildik mi? Rahatımızdan, kötü alışkanlıklarımızdan, haksızlık karşısındaki konforlu sessizliğimizden hicret edebildik mi?

​Ortak Şuûra Çağrı

​Modern dünyanın ve popüler kültürün üzerimize bocaladığı bu zihniyet kuşatmasını, medyanın seçici sessizliğini ifşa etmek elbette hayatî bir vazifedir; ancak teşhisi koymak tek başına tedaviye yetmez. Asıl köklü çözüm, bu eleştiriyi bir basamak yaparak devlet ve millet olarak topyekûn ortak bir bilinç ve şuur geliştirebilmektir. Kurumların sağırlaştığı yerde, millet kendi hafızasına sahip çıkmak zorundadır. Yoksa Muharrem gelir, Muharrem geçer ve geriye sadece alelâde bir sosyal medya paylaşımı, belki kuru bir tebrikleşme kalırsa, biz de bu aşınmaya ortak olmuş oluruz. Ekranların ve vitrinlerin bizi sürüklediği o cazibenin büyüsüne kapılıp, başkalarının inşa ettiği zamanın içinde kendi değerlerimizi unutarak kayboluyorsak, aynayı kendimize de tutmamız gerekir.

​Bir toplumun kendi mîlâdına sahip çıkması; eğitimden sanata, devletin kurumsal hafızasından sivil toplumun iradesine kadar ortak bir kültür politikasının inşa edilmesiyle mümkündür.

​Zaman durmaksızın akıp gidiyor. Eğer fark edip rûhunu kuşanabilirsen zaman senindir; fark etmezsen, başkalarının inşa ettiği zamanın içinde kaybolup gidersin.

​Selâm olsun konforunu inancı uğruna feda edenlere... Selâm olsun kendi zamanına, rûhuna ve kimliğine sahip çıkanlara...

​Hakkın, adaletin ve büyük bir uyanışın mîlâdı olan kutlu Hicret’in 1448. yılı hepimize hayırlı olsun...

​Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar

YORUM EKLE