Köklerinden Koparılmak İstenen Bir Milletin İnanmışlık ve Hafıza Mücadelesi

Köklerinden Koparılmak İstenen Bir Milletin İnanmışlık ve Hafıza Mücadelesi

Manevî değerleri yok sayan hiçbir anlayış bu topraklarda kalıcı olamadı. Ecdadın mirası ve Türkiye'nin beka meselesi üzerine çarpıcı bir analiz...

Toplumlar, yalnızca coğrafî sınırlarla veya idarî yapılarla ayakta kalmaz. Bir milleti "millet" kılan asıl harç; asırlar boyunca ilim, hikmet ve irfanla yoğrulmuş olan toplumsal hafızası, inanç değerleri ve tarihî sürekliliğidir. Ne var ki yakın tarihimiz, topyekûn bir modernleşme ve sekülerleşme iddiasıyla bu harcın çözülmeye çalışıldığı, milletin kendi ruh köklerinden uzaklaştırılmasının hedeflendiği veya böyle algılandığı sancılı bir toplumsal dönüşüm sürecine sahne olmuştur.

Söz konusu dönem, yalnız devlet kurumlarının değil, toplumun inanç dünyasının da derinden etkilendiği ve dînî hayatın ciddî ölçüde sınırlandırıldığı bir dönemdir.

Sunî Çölleşme ve Hafıza Kırımı (1930–1950)

1924 yılında çıkarılan Tevhîd-i Tedrisat Kanunu'nu takip eden süreçte; medreselerin kapatılması, İmam-Hatip mekteplerinin zamanla tamamen kapanması, 1933 yılında Darülfünûn İlahiyat Fakültesi'nin kapatılması ve Harf İnkılâbı'yla birlikte asırlık yazılı mirasa erişimin büyük ölçüde güçleşmesi, toplumsal hafızada derin bir fay hattı oluşturdu.

1930'lardan 1950'lerin başına kadar uzanan bu kesitte kurumsal din eğitimi büyük ölçüde daraltıldı ve ciddî ölçüde kesintiye uğradı. Din görevlisi yetiştiren müesseselerin yok denecek kadar azalması sebebiyle Kur'an-ı Kerim öğretimi ve temel dînî eğitim, özellikle bazı bölgelerde resmî denetim ve baskı endişesi altında; kimi zaman evlerde, köy odalarında veya gözlerden uzak mekânlarda yürütülmek zorunda kaldı. Bu yıllar, birçok kişi ve araştırmacı tarafından nesillerin kendi mukaddesatına yabancılaştırıldığı bir "kültürel ve manevî fetret devri" olarak nitelendirilmektedir.

"Cenazeleri Kaldıracak Adamın Kalmadığı" Acı Gerçeklik

Söz konusu politikaların meydana getirdiği tahribat, yalnızca teorik bir tartışma olarak kalmamış; günlük hayatı etkileyen somut sosyal problemlere de yol açmıştır. Eski âlimlerin ve din görevlilerinin zamanla vefat etmeleri, yerlerine yeterli sayıda yeni din görevlisinin yetiştirilememesi sebebiyle özellikle 1940'lı yıllarda Anadolu'nun birçok bölgesinde ciddi din görevlisi sıkıntısı yaşanmıştır.

Pek çok köyde ve kasabada:

• Vefat eden bir vatandaşın defin hazırlıklarını yapacak (gassal),

• Cenaze namazını İslâmî usullere uygun şekilde kıldıracak,

• Nikâh akdedecek, cuma namazı kıldırıp hutbe okuyacak veya halka temel dînî rehberlik sunacak yeterli bilgi ve donanıma sahip kişiler bulunmasında ciddî güçlükler yaşanmaya başladı.

Komşu ilçe ve köylerden cenaze yıkayıcı veya imam arandığı, dînî bilgisi sınırlı kişilerin kulaktan dolma bilgilerle defin işlemlerini yürüttüğü bu sıkıntılar, Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarına da yansıdı. Dönemin milletvekilleri, köylerde imam ve din görevlisi bulunamadığını, cenaze hizmetlerinde ciddî güçlükler yaşandığını TBMM kürsüsünde defalarca dile getirerek yeni din görevlilerinin yetiştirilmesi gerektiğini ifade ettiler.

1951 Dönüm Noktası ve İki Zihniyetin Çatışması

Toplumun vicdanında biriken bu derin sızı, 1951 yılında Demokrat Parti iktidarında Başbakan Adnan Menderes ve Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin öncülüğünde tarihî bir dönüm noktasına ulaştı. İstanbul, Ankara, Adana, Kayseri, Konya, Maraş ve Isparta olmak üzere yedi merkezde resmen açılan İmam Hatip Okulları, iki farklı medeniyet ve eğitim anlayışının da sembolü hâline geldi.

1. Vesayetçi Bürokrasinin Bakışı:

Dönemin katı laiklik anlayışını benimseyen bazı bürokratik çevreler, toplumsal talebi karşılamak amacıyla açılmasına razı oldukları bu okulları daha dar bir görev alanıyla sınırlandırmayı tercih ediyordu. Onların zihnindeki ideal İmam Hatip mezunu; din hizmetleriyle sınırlı görev yapan, imamlık, cenaze hizmetleri ve benzeri dînî hizmetleri yürüten bir din görevlisinden ibaretti. Bu çevreler, İmam Hatip Okullarının da esas itibarıyla din hizmetlerine personel yetiştiren meslek okulları olarak kalmasını savunuyordu. İmam Hatip mezunlarının bürokrasiye, akademiye, hukuka veya diğer meslek alanlarına yönelmeleri ise çeşitli dönemlerde farklı idarî ve hukukî uygulamalarla sınırlandırılmaya çalışıldı.

2. Milletin ve Celal Hoca'nın Vizyonu:

Bu okulların mimarlarından Mahmut Celaleddin Ökten (Celal Hoca) ve milletin sağduyusu ise bu dar bakış açısını reddetti. Celal Hoca'nın benimsediği anlayış; bir elinde Kur'an-ı Kerim ve İslâmî ilimleri, diğer elinde çağın ilim ve fenlerini taşıyan, kendi medeniyet köklerine bağlı, dünyayı da okuyabilen "çift kanatlı" aydınlar yetiştirmekti.

Bu anlayış doğrultusunda hazırlanan İmam Hatip müfredatında dînî ilimlerin yanında matematik, fen bilimleri, edebiyat, tarih ve yabancı dil gibi genel kültür derslerine de geniş yer verilerek öğrencilerin hayatın her alanında söz sahibi olabilecek donanımla yetişmeleri hedeflendi.

Engelleri Aşan Sessiz Yürüyüş

Sonraki on yıllarda da bu vesayetçi anlayış farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. İmam Hatip mezunlarının yükseköğretime erişiminin sınırlandırılması, özellikle 28 Şubat sürecinde uygulanan katsayı adaletsizliği, başörtüsü yasakları ve kamu görevlerine girişte yaşanan ayrımcı uygulamalar, aynı zihniyetin farklı tezahürleri olarak hafızalara kazındı.

Ancak hesap edilemeyen şey, bu milletin iradesi ve direnme gücü oldu. Tepeden inme müdahaleler toplumun manevî dünyasında derin yaralar açmış olsa da, inanç ve kimlik köklerini bütünüyle koparamadı. Sabır, tefekkür ve kararlılıkla sürdürülen ilmî ve toplumsal mücadele; Doğu'yu da Batı'yı da tanıyan, hem fennin hem irfanın dilini konuşan nesillerin yetişmesine zemin hazırladı.

Geçmişte yaşanan tecrübeler göstermektedir ki; bir milletin manevî değerlerini yalnızca yasaklarla, idarî kararlarla veya baskıcı uygulamalarla bütünüyle ortadan kaldırmak mümkün değildir. Kökleri derinde olan ağaçlar fırtınada sallansa da yıkılmaz; zamanı geldiğinde yeniden filizlenir ve kendi medeniyet yürüyüşünü kaldığı yerden sürdürür.

Fakat bütün bu tarihî hadiseler yalnızca eğitim politikaları veya din hizmetleri meselesi olarak görülemez. Yaşananlar, aynı zamanda Türkiye'de uzun yıllardır devam eden iki farklı medeniyet tasavvurunun ve iki farklı siyaset anlayışının da yansımasıdır. Düne olduğu gibi bugüne de damgasını vuran temel ayrışma, büyük ölçüde milletin dînî ve manevî değerlerine nasıl bakıldığı noktasında şekillenmiştir.

Dünden Bugüne Siyasetteki Derin Yarılma

Bu ülkede uzun yıllardır iki farklı siyasî yaklaşım ve medeniyet tasavvuru karşı karşıya gelmiştir.

Birinci yaklaşım, milletin dînî ve manevî değerlerini kamusal hayattan uzaklaştırmayı ve modernleşmenin ön şartı olarak katı bir laiklik anlayışını hâkim kılmayı savunmuştur.

İkinci yaklaşım ise milletin dînî ve manevî değerlerini toplumsal hayatın kurucu unsurlarından biri olarak görmüş; bu kökler üzerinde yükselmeyi, ihyâyı ve daha güçlü bir gelecek inşa etmeyi hedeflemiştir.

Ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de siyaset sahnesindeki temel ayrışmalardan biri, büyük ölçüde bu anlayış farklılığı etrafında şekillenmektedir. Siyasî iktidarlar ya bu milletin ruh kökleriyle mesafeli bir anlayış benimsemiş ya da o köklere sahip çıkarak geleceği inşa etmeye çalışmıştır.

Ecdadın Mirası, İlâhî Sorumluluk ve Beka Meselemiz

Oysa hepimizin durup yeniden düşünmesi gereken yalın bir hakikat vardır: Bu topraklar sıradan bir coğrafya parçası değil; asırlardır İslâm'ın sancaktarlığını yapmış Müslüman Türk milletinin yurdudur. Bu tarihî miras, farklı inanç ve kültürlerle birlikte yaşamış köklü bir medeniyet tecrübesinin de önemli bir parçasıdır.

Ecdadımız bu topraklarda dînin, îmanın ve maneviyatın ilelebet payidar kalması için canlarını siper etmiş; "Ezan dinmesin, bayrak inmesin, bu aziz vatana namahrem eli değmesin." inancıyla toprağın bağrına girmiştir.

Bugün şu soruları kendimize ve vicdanımıza sormak zorundayız:

• Ecdadın kanıyla sulayarak bize emanet ettiği bu ruh ve mukaddesat mirasına sahip çıkmazsak, yarın huzûr-ı ilâhîde ve tarih önünde bunun hesabını nasıl vereceğiz?

• Bu milletin manevî köklerini zayıflatmaya çalışmak, onun tarihî kimliğine ve medeniyet mirasına ağır bir zarar vermek anlamına gelmez mi?

Hiç şüphesiz bir milletin inancına ve manevî değerlerine yönelen mücadele, aynı zamanda o milletin varlık temelini hedef alan bir mücadeledir.

Peki, Allah'ın dîninin ve milletin manevî değerlerinin yıpratıldığı bir ülkede kalıcı huzur, bereket, birlik ve dirlik tesis edilebilir mi?

Geçmişte yaşanan acı tecrübeler göstermektedir ki kökleriyle kavgalı hiçbir anlayış bu millete kalıcı huzur getirememiştir. Bugün bize düşen görev; manevî değerlerimizi gündelik siyasî çekişmelerin üstünde, bu vatanın tarihî kimliğinin ve ortak geleceğinin vazgeçilmez temel taşlarından biri olarak görmek ve bu rûhu gelecek nesillere taşımaktır.

Not: Beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikâti haykırmak için yazıyoruz. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikâte omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.

Mithat Güdü 
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar

YORUM EKLE