DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 25°C
Az Bulutlu

Köyümüzde bir garip konuk: Fransız Ludovik Bulger!

09.04.2019
188
A+
A-

Bugün doktora öğrencim Gürcistanlı Türk öğrencim Emin Yadigarovla Anadolu insanının meziyetlerini konuşuyorduk.

Köyümde 35 yıl önce karşılaştığım Fransız bir turistin anısını yazmak geldi aklıma.

Anadolu insanının meziyetlerini yazmakla bitmez. Yazmak lazım yine de…

Az da olsa dünyaya anlatabiliyorsak borcumuzu bir nebze ödemiş olabiliriz.

1983 yılı yaz tatilim için kısa süreliğine köyümdeydim..

Bir sabah köyümün çocukları kapıma dayanıp;“-Abi kahvede bir turist var!” diye bana haber veriyorlardı..

Ben de, sabahın bu erken saatinde kapıma dayanmış çocuklara; “-Ne olmuş turiste, ne telaşınız, turiste bir şey mi oldu?” diye sorduğumda;

“-Kimse dilinden anlamıyor abi, senin anlayabileceğini düşündüler, büyüklerimiz seni çağırmak için gönderdiler.. ” demişlerdi.

Ben de onlara;“-İyi hadi gidin,birazdan gelirim”, deyip onları savdım..

Birkaç saat sonra turistin gitmiş olduğunu düşünerek köyün kahvesine vardım.

O da ne? Turist gitmemiş hâlâ bekliyor! Bir Almancı gurbetçimiz de onunla anlaşmaya çalışıyor…

Fransız olduğunu söyledikleri turiste, Almanya’daki işçi köylülerimizden biri  çat pat Almancasıyla Almanya’daki Majesterini-patronunu anlatmaya çalışıyor!

Benim geldiğimi gören kalabalık; “-Geliyor geliyor..” diye turiste beni gösteriyorlar.

Köylüler biriktirdikleri bütün soruları art arda dizdiler…

-Sor bakıyım, kimmiş, nereden gelmiş, nasıl gelmiş, işi neymiş?

Kırmızı bir bantla omuzuna dökülen yağlı saçlarını bağlamış olan hippi kılıklı turist, beni görünce, bir tanıdığına rastlamış gibi seviniyordu…

Hoşbeş edip tanıştıktan sonra, Fransa’dan geldiğini, adının LudovicBulger olduğunu, otostopla süren altı aylık bir yolculuğu olduğunu anlattı.

Fransa’dan başlayan yolculuğu İtalya, o zamanki Yugoslavya, Yunanistan, uzun bir gemi yolculuğuyla Akdeniz’i aşarak Mısır ve oradan da Kıbrıs üzerinden Anadolu’nun şirin ilçesi Fethiye’ye ayak basmış..

Ülkemizde Fethiye’den kıyı boyunca doğuya doğru, kimi yaya kimi otostopla yaptığı yolculuk Anamur, Ermenek, Taşkent ve Hadim üzerinden köyümüze uzanmış..

Konuşma o kadar uzamıştı ki, konuşmanın devamını evimizde getireceğmiz belliydi.  Misafir ya, hadi git de denilmezdi! Akşama kadar süren köylüyü bilgilendirme sohbetinden sonra eve gidiyoruz..

Köyümüzde hippi kılıklı turisti gören yol boyundaki evlerin damlarına birikmiş kadınlar, çocuklar; “Turiste bakın turiste..” diyorlar.. Turistin gelişi sıra dışı bir olay… Bir havai fişeğimiz eksik.

Turist bize o kadar alıştı ki canı köyümüzden ayrılmak istemiyor. Kim olduğunu öğrenmek için çağrıldığım turist bir hafta misafirim oldu.

Üstüne üstelik Türk kahvesinin methini duyduğunu tadına bakmak istediğini söylemez mi! O günler de kahvenin yokluğu olduğu günler. Kahvede kahve yok! Bir tanıdığım evinde olduğunu söyledi. Turisti arkadaşın evine götürüp kahve içirip tadına baktırabildim. Umarım kırk yıl hatırı olan bir kimya gibi aradığımız kahvenin tadını unutmamıştır..

Turistimiz sırt çantasını geldiği ilk gün kahvede bırakmıştı.. Ona kahveden ayrılırken çantasını almasını ısrar etmeme karşın o hiç aldırış etmedi. Hatta, dükkanların önündeki malları göstererek “-Bak bunlar açıkta kimse bir şey yapmıyor bu köyde hırsızlık olmaz” diyerek beni ikna etti. . Ama yine de sabahları kahveye geldiğimizde ilk işim çantasının yerinde olup olmadığını kontrol etmekle geçti.

Evet köyümüzde hırsızlık olmazdı, duymadım ama ya olursa. Elin yabancısına mahcup olmamak lazım değil mi?   Çantasına bir şey olmaması sevindiriciydi. Üstelik geldiği sırada Yürek Pınarının olukları önüne uzun saçlarını tutmuş soğuk suda yıkamış, havlusuyla kurulamış, ıslak havlusunu kahvenin önünde uzanan ağaç kirişe asmıştı. Unuttu m bilerek mi bıraktı bilinmez, turistimiz köyde kaldığı sürece köyde olduğunun bir mesajı gibi uzun boy havlusu bir bayrak gibi sallandı durdu. Ne rüzgar düşürdü, nede biri yan baktı.. Kendi kendime “-Köyümüz bu kadar da mı güvenli!” dedim. Bu yaşananları görünce mutlu oldum hani…

Bizim köyümüzde hırsızlık olmazdı, çoğumuzun kapısında kilit bile yoktur. Komşu komşunun vekili gibidir.. Çaldığınız kapıda kimse yoksa, ya o kağpıyı size komşu açar, ya da evine alır.. Ortada kalmazsınız..

Misafirimiz Ludovic’le evde akşamları uzun sohbetlerimiz oldu. Sohbetin içinde Türkiye’de etkilendiği bir çok olay anlattı. Bunlar içinde Anamur’daki sera sahibi amcamızın hikayesi bir başkaydı.

Serada bir gece yatısı, sabahleyin erkenden kaçıp gitmeyi düşünüyor Ludovic..

Geceleyin sessizce girdiği serada salatalıkların içinde derin bir uykuya dalıyor.Sabahla güneşle birlikte uyanıp serayı bırakıp kaçacaktır. Plan yapıldığı gibi işlemez. Sabahleyin güneşle birlikte gözlerini açtığında tepesinde heybetli bir gölge dikiliyordu. Bir an yakalandığını, birkaç tekme darbesine muhatap olacağını aklından geçiriyor. Fakat bütün bu endişelerinin tersineAnamurlu Amca serasından yeni topladığı mis gibi kokan salatalıkları ve domatesleri onun kucağına döker.

Dil olarak anlaşamasalar da gönül olarak anlaşmışlardır.  Kendisine ikram edildiğini anladığı sebzeleri kucaklamış ilçenin merkezine doğru adımlamaktadır. İlçe merkezine yaklaştığındabir kahvenin önündeiş bekleyen işçiler bekleşmektedir. Fukaradır ama gönülleri zengindir bu insanların.

Güzel insanlar, Ludovic’i kahveye çağırıp yeni demlenen sabah çayından ikram etmişlerdi. O çayını henüz yudumlamaya başlamadan içlerinden biri sokağın karşısındaki fırına koşmuş taze pide getirmişti. Artık tavşan kanı çayın başı çektiği,  taze salatalıkların, domateslerin, fırın pidelerinin kokularının büyülediği mükellef bir sofra hazırdı.

Geceleyin bir hırsız gibi girdiği seradan kaçmayı düşleyen turistimiz dünyanın en samimi insanlarının ikramıyla karşı karşıyadır.

Ludovic,”-O gün hayatımın en güzel kahvaltısını yaptım. Oradan Ermenek’e otostopla devam ettim. Ermenek’te kahvede bana yine çay söylediler, bir şeyler yedim. Ozanın biri çok güzel saz çaldı. Güzel bir müzikti dinlediğim. Oradan Taşkent’e, Hadim’e ve oradan da buraya geldim. Dünyayı geziyorum. Bu güzellikleri başka nerede görebilirim. Bütün bunları, bak şu defterime yazdım, ileride okursun”, diyordu.

Bilmiyorum Ludovic yazdın mı? Yazıların elime geçmedi.. Yazdıklarını yayınlayacaktın hani! Sen yazmadıysan ben yazdım.. Umarım sen okursun..

Kim bilir!..

Sevgilerimle!

YORUMLAR
  1. Ziya Umit Paksoy dedi ki:

    Hocam,harika bir yazı olmuş,bir solukda okudum,olmadı bir daha okudum.Gözümün önüne geldi Ludovic.Tebrikler

  2. Halil SAYGI dedi ki:

    Ne güzel bir anı.Kaleminize sağlık hocam.

  3. Harun seker dedi ki:

    Hocam bu yaziniz icin tesekkür ederim. Inaniyorum ki o da yazmistir.Sizin ogrenci aginiz genis.Mutlaka size en kisa sure de mesaj geleceegini umuyorum.

  4. AZİZ AYVA dedi ki:

    Teşekkür ederim Hasan Hocam. Anadolu insanının irfanına yeni bir soluk daha eklediniz. Botsalı ların hikayeleri daha yüreğimde taptaze dururken bunu nereye sığdıracağım. Şimdi hepten yarışacaklar. Korualanlılar ve Botsalılar. Hepisine selam olsun.