
Tarih, ibret almayanlar için tekerrürden ibarettir. Güçlülerin zayıfları birbirine kırdırma stratejilerini tarih defalarca yazdı; 1979 İran İslâm Devrimi'nden sonra yaşananlar ise bunun en acı örneklerinden biri.
ABD ve İsrail, Saddam Hüseyin'i İran'a saldırtarak 9 yıl süren bir savaşı tetikledi. Sonuç mu? Bir milyon Müslüman can verdi, iki ülke harap oldu. Peki, Saddam'a ne oldu? İşleri bitince onu da bir kenara attılar, kendi elleriyle yargılayıp idam ettiler. Bu, bir taşla iki kuş vurma taktiğiydi: Hem İran'ı zayıflat hem Irak'ı kontrol et.
Bugün aynı senaryo tekrar sahnede. ABD ve İsrail, Müslüman dünyasını birbirine düşürüp kenardan izliyor. Hedefleri net: "Böl, birbirine kırdır, zayıflat ve geriye kalan enkâzın üzerine kon." İsrail'in "vaadedilmiş topraklar" hayâli, Nil'den Fırat'a uzanan bir "Büyük İsrail" kurmaktır. Bu bir sır değil, bizzat yöneticileri tarafından dillendirilen bir ajandadır. Bunun için çevresindeki ülkeleri adım adım parçalıyorlar: Lübnan'ı iç savaşlarla böldüler, Suriye'yi harabeye çevirdiler, Irak'ı işgal edip mezhep çatışmalarına sürüklediler.
Şimdi sıra İran'da. İran'a yönelik saldırılar sadece bir ülkeyi değil, tüm bölgeyi hedef alıyor. Yarın, Türkiye'nin kapısına dayanabilirler. Bu plan, yüzyıllık sömürü düzenini sürdürmek için kurgulanmıştır: Kaynakları ele geçirmek, Müslümanları zayıf tutmak ve hakimiyeti pekiştirmek.
İran'ın hataları yok mu? Elbette var; kendi politikalarıyla yalnızlaştı, komşularıyla ilişkileri gerdi. Ancak bir Müslüman olarak, hatası ne kadar büyük olursa olsun, İran karşısında ABD ve İsrail'in yanında duramayız. Bu, onların arzuladığı bir tuzaktır. İran ile Körfez ülkelerini, Şii ile Sünni'yi karşı karşıya getirmek; ABD ve İsrail'in yüzyıllık rüyasının gerçekleşmesi demektir. Fitneyi körüklüyorlar: Körfez ülkelerini kışkırtıp mezhep ayrılıklarını derinleştiriyorlar. Peki, sonuçta kazanan kim? Sadece onlar. Müslümanlar birbirini yerken, onlar gelip kalanları ezer ve sömürür. Bu çatışmalardan ne İran ne Suudi Arabistan ne de Türkiye kazanır. Kazanan tek bir taraf vardır; o da İslâm coğrafyasının yer altına ve yer üstüne çökmeye hazırlanan küresel hegemonlardır.
Peki, Müslümanlar nerede durmalı? Önce uyanık olmalı, bu oyuna gelmemeliyiz. Birlik şart: Kalplerimizi birleştirelim, fitneye karşı ortak cephe kuralım. Tedbirler basit ama etkili; diplomasiyi güçlendirmeli, ekonomik bağımsızlık için çalışmalı, eğitimle gençleri bilinçlendirmeliyiz. Bugün ferâset ve basîret vaktidir. İslâm dünyası için alınması gereken tedbirler artık bir lüks değil, bekâ meselesidir. Fitneyi körükleyen her söylem, düşmanın ekmeğine yağ sürmektir. Mezhep merkezli ayrışmaları değil, bizi birleştiren ortak kaderi öncelemeliyiz. Türkiye bu konuda örnek oluyor; İsrail'in yayılmacılığını engellemeye, ABD'nin zulmünü durdurmaya çalışıyor. Daha fazla ülke bu çizgiye gelmeli. Türkiye'nin yürüttüğü denge politikası ve barış arayışı, İslâm dünyasının ihtiyaç duyduğu modeldir. Ülkeler, bireysel çıkarlarını ümmetin genel selametiyle birleştirmek zorundadır. Düşmanımızın kim olduğunu unutmamalıyız; bizi birbirimize kırdırıp ardından kaynaklarımızı yağmalayanların tarihsel siciline bakarak adımlarımızı atmalıyız.
Mübârek günlerde duâ edelim: Allah, İslâm dünyasını bu şer odaklarından korusun, bize ferâset ve basîret nasip etsin.
Unutmayalım, tarih bize ders veriyor: Birlikte durursak oyun bozulur, aksi takdirde kaybeden hep biz oluruz.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci -Yazar
