
ESKİDEN HAYAT DAHA GÜZELDİ
Eskiden televizyonlar karıncalı, ekranlar pusluydu ama insan netti. İnsanın içi neyse dışı da oydu. Borçlar, vaatler, ortaklıklar; senetlerin soğuk mühürleriyle, çeklerin sahte güvenceleriyle ya da noter mukaveleleriyle zincirlenmezdi. Güven, insanın göğüs kafesinde taşıdığı en kıymetli hazineydi. Bir komşu diğerine, "Mahsulü toplayalım, yirmi gün sonra sattığımda borcumu öderim" dedi mi, o söze inanmamak akıl kârı değildi. İki dudak arasından çıkacak tek bir kelime, en sağlam kilitlerden daha muhkem bir senetti.
O zamanlar dertlinin derdi, dertsize dertti; komşunun açlığı, tok olanın uykusunu kaçırırdı. Çocukların dünyası saf, oyunları masumdu; evcilik oyunu sadece oyundan ibaretti, hayatın acımasız rekâbeti henüz o küçücük kalplere bulaşmamıştı. Mal mülk ile övünmek en büyük ayıp sayılır, çocuklar yarıştırılmaz, sokakta kan kardeşi yapılırdı.
Radyoların o cızırtılı haber bültenleri ya da ekranı dantelle süslenmiş o siyah beyaz televizyonlar, mahallenin en müsait evinde, odadaki herkesin nefesini tutmasıyla izlenir, dinlenirdi. Evlerin en kıymetli köşesini süsleyen o kutuların üzerine serilen el emeği göz nuru danteller ve arkasındaki biblolar, aslında dünyaya açılan penceremize duyduğumuz özenin bir resmiydi.
Yani herkesin evi, aslında herkesin eviydi; kapılar kilitlenmez, gönüller ayrılmazdı. Bakkalın veresiye defteri, yoksulun cebi hükkündeydi. Bir fukara "Yaz deftere" dediğinde; mahallenin bakkalı, çakkalı, elinde en sağlam ipotek garantisi varmış gibi hiç tereddüt etmeden uzatırdı ekmeği, katığı.
Aynı kapta yemek yer, aynı bardaktan su içerdik. Evlerin odaları az, yürekleri genişti. Kardeşlerle, kuzenlerle aynı odada yan yana serilen yer yataklarında yatar, aynı yorganın altına büzülerek kıkırdaşarak uykuya dalardık. Ne kadar çok olursak o kadar çok ısınırdı oda; o yataklar sadece bedenimizi değil, kardeşlik bağlarımızı da ısıtırdı.
Ulaşımın lüks değil, bir arada olmanın vesilesi olduğu zamanlardı. Kamyonların kasasına, çıdasına onlarca insan dolar, neşe içinde yolculuk yapardık. Tozlu yollara, rüzgara aldırmadan yan yana durmanın gücüyle her mesafe kısalırdı. Minibüslerin arka tamponuna asılmak ya da üstündeki bagaj merdivenlerine tırmanmak ise biz çocukların en büyük macerasıydı.
Şimdiki modern banyolar, jakuziler yoktu ama o mavi plastik leğenlerin içinde yaşanan mutluluk bambaşkaydı. Sobanın üzerinde güğümlerle ısıtılan sular, annelerimizin ya da anneannelerimizin şefkâtli elleriyle başımızdan aşağı dökülürdü. Gözümüz yansa da o leğenin içindeki suyla oynamak, dünyanın en büyük eğlencesiydi.
Moda, marka bilmezdik; bizim için en kıymetli, en dayanıklı ayakkabı kara lastikti. Çamurlu köy yollarında, taşlı patikalarda bizi yarı yolda bırakmazdı. Eskimesin diye gözümüz gibi bakar, yırtılınca üzülürdük. O kara lastiklerin içine sığan ayaklar, toprağın sıcaklığını en saf haliyle hissederdi.
Her semtte, yalnız bir kişi deliydi. Geri kalan herkes o delinin kahrını çeker, onu korur gözetir, birbirine "Delidir, ne yaparsa yeridir" diye fısıldanırdı. Toplumun şefkât kanatları öyle genişti ki, kendisine deli muamelesi yapılanların bile her kahrı seve seve çekilirdi.
Elmalar gerçekten elma, erikler sahiden erikti; her şeyin bir kokusu, her nesnenin bir rûhu vardı. Kavunun, karpuzun kokusu sokakları sarar, gelinler utangaç ve duvaklı olurdu. Her kapıda susayana ikram edilen bir tas su bulunur, zenginden daha çok gülerdi fakir. Doyardık ekmeğe sürülen bir kaşık yağ ile; eksik olmazdı yatılı misafir, bereket taşırdı bohçasıyla gezen kumaşçı teyzeler, amcalar.
Yalnızlık nedir bilmezdik, çünkü birimizin işi hepimizin işiydi. Tarla kazılacaksa, ekin biçilecekse köy halkı elinde kazmasıyla, küreğiyle koşarak gelirdi. Tarla bahçe işleri imece ile yapılır, sırt sırta verilirdi. Şarkılarla türkülerle zor işler bir çırpıda hafifletilir, birlik olmanın bereketi toprağa yansırdı.
Şi̇şelenmi̇ş suların, damacanaların esiri olmamıştık henüz. Dağlardan, tepelerden süzülüp gelen berrak dere ve ırmakların kenarına çömelir, eğilerek o buz gibi suyu kana kana içerdik. Doğa bize cömert davranırdı; ne çamur hasta ederdi insanı, ne de sokaktaki kir. Ne hastalık vardı ne bir şey, çünkü ruhlar temizdi.
Büyüklere saygı, kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktü. Şimdilerde ise, küçüklerden aldıkları hoyrat cevaplar ve soğuk muameleler karşısında ne yazık ki büyükler boynunu büktü. Eskiden kavgalar ayıplanır, küslükler kınanırdı. Mahallenin bir büyüğü araya girip küsenlere "Eteğinizdeki taşı dökün, barışın artık" dediğinde akan sular dururdu. Biliyorum, şimdiki zamanda yaşayanlara bunu inandırmak güç ama o zamanlar büyüklerin sözleri derin bir saygıyla dinlenirdi. Bugün bir küçüğe "Saygı nedir?" diye sorsanız, belki de durup "Büyüklerin küçüklere göstermesi gereken bir davranıştır" diye tarif eder size dünyayı.
Kuaförler, berber koltukları lükstü bizim çocukluğumuzda. Saçlarımız uzadığında ya babamız ya da köyün eli yatkın bir büyüğü eline makası alır, bizi bahçede bir tabureye oturturdu. Saçlarımız makasla kesilince başımızda yollar, basamaklar oluşurdu. Aynaya baktığımızda gülüşürdük ama o saç modelinin samimiyeti hiçbir kuaförde yoktu.
O zamanlar kaloriferler, doğalgazlar, modern ısıtıcılar yoktu. Ev sobalı, merdiven altları kömürlük ya da odunluktu. Odalar belki soğuktu ama ailelerin birbirine sarıldığı o ocak başları sımsıcaktı. Elektriklerin sıkça kesildiği ya da henüz her eve ulaşmadığı o yıllarda, odanın baş köşesinde bir çivide asılı duran gaz lambası yanardı. O "kara ışık" dedikleri cılız alevin altında toplanır, ders çalışırdık. Gözlerimiz de o loş ışıkta satırları gayet iyi seçerdi; çünkü o odalarda geleceğe ve umuda bakan parlak gözler vardı.
Göz nûru kazaklar örülür, büyükler eskitir, küçük kardeşler gururla giyerdi. Jetonlar sarı sarı, mektuplar satır satır hasret kokardı.
Pantolonlar yamalı, ama nikâhlar ömürlüktü.
Vallâhi de billâhi de... Eskiden hayat daha güzeldi.
..vesselâm...
Mithat Güdü
Bu metin; geçmişin hatıralarından, sözün ustalarından ve gönül sayfalarından derlenerek Mithat Güdü tarafından hazırlanmıştır.
