FETÖ Meselesi: Kim Suçlu, Kim Masum?

FETÖ Meselesi: Kim Suçlu, Kim Masum?

Siyasî Körlük ve Bukalemun Stratejisi: Kim FETÖ'cü, Kim Değil?

​Türkiye’nin yakın siyasî ve toplumsal tarihi incelendiğinde, hiçbir konunun FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü) kadar büyük bir manipülasyon, itham ve algı savaşına malzeme yapılmadığı görülür. Bugün gelinen noktada en büyük ironi, bu sinsi yapıyla amansız bir mücadele yürütenlerin "FETÖ’cülükle" suçlanabilmesi, geçmişte bu yapıya rûhunu satan veya bugün onların değirmenine su taşıyanların ise sütten çıkmış ak kaşık gibi ortalıkta gezinebilmesidir.

​"Kim FETÖ’cü, kim değil?" sorusunun cevabı, kişilerin siyasî pozisyonlarına, ideolojik körlüklerine veya kişisel husûmetlerine göre esnetilebilecek bir sakız değildir. Bu soruya doğru cevabı verebilmek için, yapının dün büründüğü "maske" ile bugün ortaya çıkan "canavar" arasındaki sosyolojik ve siyasî kırılma noktalarını doğru analiz etmek gerekir.

​Maskenin Arkasındaki Dönem: Kim, Neden Yanındaydı veya Karşıydı?

​FETÖ, kırk yılı aşkın bir süre boyunca topluma ve devlete kendisini "terör örgütü", "ihanet şebekesi" ya da "gladyo aparatı" olarak tanıtmadı. Tam aksine; dînî argümanları, millî duyguları ve özellikle eğitimi birer kalkan olarak kullandı. Dünyanın dört bir yanında açılan okullarda İstiklâl Marşı’nın okunması, Türkçe olimpiyatları, yoksul çocuklara sağlanan yurt ve burs imkanları, Anadolu insanının temiz ve saf dindar duygularıyla birleşti. O dönemde bu yapıya destek veren geniş kitlelerin motivasyonu, vatana, millete ve İslâm’a hizmet ettikleri yanılgısıydı. Elinde ve dilinde zâhiren bir zarar görülmeyen, mülfî (yani iç yüzü gizli, dış yüzü ise herkesin görebileceği şekilde ortada olan) bir "Hizmet Hareketi" imajı vardı.

​O dönemde bu yapıya karşı çıkanların büyük bir kısmının motivasyonu ise yapının gizli ajandasını, derin devlet bağlarını veya darbe potansiyelini öngörmek değildi. Bu kesimin önemli bir bölümü; dînî olan her şeye, mânevî değerlere ve dindar insanların kamusal alanda varlık göstermesine duydukları ideolojik alerji nedeniyle yapıya cephe alıyordu. Yani o günkü karşı çıkış, yapısal bir ihanetin deşifre edilmesinden ziyade, ideolojik bir refleksin sonucuydu.

​Bu tarihsel gerçeklik anlaşılmadan bugünkü suçlamaların mantığı çözülemez. Ayrım noktası tam olarak burasıdır: Dünün masumiyet örtüsü altındaki destek ile bugünün ihanet netleştiğindeki saf tutuş aynı kefeye konulamaz.

​Hakîki Turnusol Kağıdı: İhanet Netleştiğinde Neredeydiniz?

​Bir insanın FETÖ’cü olup olmadığını belirleyen yegâne kriter, geçmişte kandırılmış ya da iyi niyetle destek vermiş olması değil, ihanet açığa çıktıktan sonra takındığı tavırdır.

​Gerçek FETÖ’cü kimdir?

Geçmişte bu yapıyı dînî veya eğitimsel bir hareket sanıp destekleyen, ancak yapının 7 Şubat MİT Krizi, 17-25 Aralık yargı darbesi teşebbüsü ve nihayetinde 15 Temmuz hain darbe girişimiyle devlete ve millete silah çeken bir ihanet şebekesi olduğu ayan beyan ortaya çıktıktan sonra bile hâlâ onlara gizli ya da açık destek vermeye, onları savunmaya ve arkalamaya devam edenlerdir.

​İkiyüzlü ve Daha Büyük İhanet İçinde Olan Kimdir?

Geçmişte bu yapıya "dînî bir hareket" olduğu için ideolojik nedenlerle karşı çıkan, ancak yapı devletle savaşa tutuşup aslî terör kimliğini kazandıktan sonra sırf mevcut siyasî iktidarı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı devirmek uğruna bugün FETÖ ile iş tutan, onların argümanlarını siyaset meydanlarına taşıyan, mağduriyet edebiyatı üzerinden onları aklamaya çalışanlardır.

​Geçmişte Türkçe sevdasıyla, eğitim aşkıyla, mânevî duygularla bu yapıya yolu düşmüş ama örgütün gerçek yüzü, üslup değişikliği ve devlete olan ihaneti anlaşıldığı andan itibaren net bir tavır alıp onlardan uzaklaşan, bu terör örgütüne karşı cephe alan insanları bugün "FETÖ’cülükle" suçlamak sadece bilgisizlik değil, tescilli bir kötü niyettir.

Hakikâti İdrak Etmek İçin Bir Örnek: Evlilik ve İhanet

Meseleyi ideolojik kalıplardan çıkarıp, herkesin ilk bakışta hak vereceği en insanî, en çıplak gerçeklikle; bir evlilik metaforuyla ele alalım:

Düşünün ki bir insanla 30-40 yıldır evlisiniz. Yıllarca aynı yastığa baş koymuş, acıyı ve tatlıyı paylaşmış, zâhiren mutlu ve huzurlu bir yuva kurmuşsunuz. Ancak eşinizin derinlerde, sizin asla rûhunuzun bile duymadığı sinsî bir ajandası, size yönelik ağır bir ihanet planı var; fakat bunu yıllarca o kadar profesyonelce gizliyor ki en ufak bir şüpheye yer bırakmıyor. Gün geliyor, davranışlarındaki satır aralarından, üslup değişikliğinden bir şeylerin ters gittiğini hissetmeye, ihanetinden şüphelenmeye başlıyorsunuz.

Bu durumda ne yaparsınız? Paldır küldür delilsiz suçlamalarda bulunup haklıyken haksız duruma düşmek yerine, sessizce takibe alır, haklılığınızı tescilleyecek o anı bekler ve nihayetinde onu suçüstü yakalarsınız, değil mi? Gerçek, kör göze parmak misali ortaya çıktığında da tek bir saniye bile düşünmez; o yuvayı yıkar, ihanet edeni kapı dışarı edersiniz. Doğal, ahlâkî ve insanî olan reaksiyon budur.

Şimdi gelelim asıl turnusol sorusuna: Siz altınızdaki halıyı çeken, namusunuza ve geleceğinize kasteden o haini evden kovduktan sonra, birisi kapınıza gelip: "Yâhu sen de ne tutarsız insansın! Daha düne kadar aynı evde yaşıyordunuz, 40 yılınız beraber geçti, birbirinize methiyeler düzüyordunuz; ne oldu da bugün düşman oldunuz?" dese, bu soru akıl kârı mıdır? Bu eleştiride zerre kadar iyi niyet, mantık ya da ahlâk aranabilir mi?

Aranamaz. Çünkü o soruyu soran art niyetli kişi, "ihanetin açığa çıkması" gibi devâsâ bir mîlâdı bilerek ve isteyerek gözden kaçırmaktadır. Dün, hainin yüzündeki maskeye ve meşruiyete gösterilen hürmet ne kadar doğalsa; bugün maske düşüp altındaki canavar ifşa olduğunda gösterilen o şiddetli öfke ve ayrılık da o kadar helâl ve haktır.

​"Ne İstediler de Vermedik" Sözünün Ardındaki Siyasî Gerçeklik

​Muhalefetin sıklıkla sarıldığı "FETÖ’yü Erdoğan besledi, ne istediler de vermedik dedi" argümanı, derinlikli bir siyasî tahlilden yoksun, ucuz bir propaganda malzemesidir.

​O dönemde ortada bugünkü manasıyla deşifre olmuş bir "FETÖ" yoktu; toplumun geniş kesimlerinin takdirini toplayan, eğitim ve kültür faaliyeti yürüttüğünü iddia eden yasal görünümlü bir yapı vardı. Peki, madem bu yapıyı Erdoğan besledi ve büyüttü, o halde neden aynı Erdoğan bu yapının bir numaralı hedefi hâline geldi? Neden bu yapı Erdoğan’ı hapse atmak, hatta 15 Temmuz’da fiziken ortadan kaldırmak istedi?

​Siyaset, sadece ideâllerle değil, güç dengeleri ve zamanlama dinamikleriyle yürütülür. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yapının nihâi ve sinsi hedefini sezdikten sonra hemen paldır küldür bir savaşa girmemesi, bir devlet aklının ve stratejinin gereğidir. O dönemde vesayet odaklarıyla mücadele eden devlette, bu sinsi yapıyla zamansız bir savaşa tutuşmak, intihardan farksız olurdu. Erdoğan’ın güce, zamana ve toplumsal rızayı yanına alacağı uygun zemine ihtiyacı vardı. İhanet sokağa taşıp, yapının suçüstü yakalandığı anlar (17-25 Aralık ve sonrası) mîlat kabul edilerek düğmeye basıldı. Stratejik olarak doğru zamanı beklemek, o yapıyla ortak olmak demek değildir; aksine onları tam kalbinden vuracak hamleyi planlamaktır.

​Bugün net bir şekilde sormak gerekir: Eğer Erdoğan’ın liderliği ve Cumhur İttifakı’nın çelikten iradesi olmasaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti kimlerin elindeydi? Bu irade olmasaydı, FETÖ devleti bütünüyle teslim almış, ülkeyi uluslararası güç odaklarının uydusu hâline getirmiş olacaktı. Bu gerçeği kör bir siyasî fanatizmle görmezden gelip "Asıl FETÖ’cü Erdoğan’dır" demek, akıl tutulmasından başka bir şey değildir.

​Bukalemun Stratejisi ve Algı Yönetimi

​FETÖ’nün en büyük mahareti, büründüğü bukalemun postudur. Onlar yalanın her türlüsünü mubah gören, takiye (kendini gizleme) sanatını zirveye taşımış bir şebekedir. Mahkemelerde sergiledikleri tiyatrolar, "Bizim hiçbir suçumuz yoktu, bizi birileri şikayet etti" diyerek devletin istihbarat hafızasını ve yargısını küçümseyen tavırları, bu hain stratejinin bir parçasıdır. Konuşurken öyle roller yaparlar ki, sıradan bir insanın onların birer mankurt (zihni köleleştirilmiş tetikçi) olduğunu anlaması imkansızdır.

​Örgüt, bugün kendi varlığını sürdürebilmek için içerideki aparatları ve sosyal medya operasyonları vasıtasıyla muazzam bir algı yönetimi yürütmektedir. Amaçları; hedef saptırmak, sapla samanı birbirine karıştırmak ve dürüst insanları lekeleyerek gerçek suçluları gözden kaçırmaktır.

Vicdanın ve Aklın Sınavı

Bir insanın veya yapının konumunu tayin edecek olan ölçüt; geçmişte hangi minderlerde oturulduğu ya da bugün kimin hangi siyasî sloganı daha yüksek sesle bağırdığı değildir. Aslî ölçüt; bu yapının gizli, sinsi ve yıkıcı doğasına dair devlet verileri ve toplumsal hakikâtler gün yüzüne çıktıkça, aktörlerin aldıkları ahlâkî, hukukî ve millî tutumdur. Bunun dışındaki tüm gürültü, hakikâti boğmaya çalışan günlük siyasî pragmatizmden ibarettir. Hakikât ise siyasî manevralardan daima büyüktür.

​Temiz bir vicdana ve asgarî bir bilgi birikimine sahip olan her vatandaş, kimin ne olduğunu, nerede durduğunu gayet iyi ayırt edebilmektedir. Bilgi eksikliği olanlar bu sinsice yürütülen algı operasyonlarına yenik düşebilir; ancak ideolojik saplantıları nedeniyle bilerek ve isteyerek hedef saptıranların niyetleri ortadadır.

​Geçmişin masum duygularıyla bugünün tescilli ihanetini aynı potada eritip insanları haksızca suçlayanlar, FETÖ’nün ekmeğine yağ sürmektedir. Türkiye, bu sinsi yapıyı dökülen şehit kanları ve milletin sarsılmaz iradesiyle tasfiye etmiştir. Hakikât ortadadır: Dün cemaat kisvesi altındayken bu yapıya destek verenlerin hatası "sâfiyâne bir aldanış" ise; bugün terör örgütü olduğu tescillenmiş bir yapıya doğrudan veya dolaylı olarak omuz verenlerin pozisyonu net bir "ihanettir."

Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar

YORUM EKLE