
Gösterme Hastalığı: Sosyal Medya Mutluluğu Nasıl Öldürüyor?
Bir düşünün: Eskiden mutluluk, sessiz bir iç huzurdu. Şimdi ise bir “paylaşım” değilse sanki hiç yaşanmamış gibi geliyor.
İnsanları en çok bozan şey bence sosyal medya değil; sosyal medyanın tetiklediği o derin, sinsi “gösterme hastalığı.”
Her anı, her kareyi, her duyguyu bir seyirci kitlesine sunma ihtiyacı…
Ve o seyirci çoğaldıkça yaşananın rûhu yavaş yavaş sönüyor.
Bakın, mesela “Eşimle kahve içiyoruz,” diye bir paylaşım yapıyorsunuz.
Kahve güzel, sohbet akıcı, eller birbirine değiyor…
Ama o kareyi çekerken aklımızda kahve mi var, yoksa “beğeni” mi?
O fotoğrafı yüklediğiniz anda evliliğinizin en mahrem, en mânevî tarafı bir anda kamu malı oluyor.
Artık o kahve, ikinizin arasında bir ritüel olmaktan çıkıyor;
“Bize bakın, ne kadar uyumluyuz,” mesajının vitrinine dönüşüyor. Gösterdikçe o anın samimiyeti eriyor.
Sanki evliliğinizi millete pazarlıyorsunuz.
Peki ya o kahvenin kokusu, o anın sıcağı, o sessiz bakışlar…
Onlar nerede kalıyor? Beğeni sayısında mı?
Ya da yeni moda: “Çocuğumla parkta oynuyoruz, kitap okuyoruz.”
Harika bir şey yapıyorsunuz aslında. Çocuğunuzun kahkahası, kitabın sayfaları arasında kurduğunuz o sihirli bağ…
Bunlar hayatın en saf hazları. Ama niye herkesle paylaşıyorsunuz?
“Bakın ben ne kadar ideal bir ebeveynim,” demek için mi?
O kareyi çekerken çocuğunuzun gözlerine gerçekten bakabiliyor musunuz yoksa en iyi açıyı mı arıyorsunuz?
Seyirciyi çağırdığınız anda o anın masumiyeti ölüyor. Çocuk artık “içerik” oluyor, siz de “içerik üreticisi.”
Oysa çocukluk, paylaşılamayan bir mucizedir. Onu herkese açtığınızda hem sizden hem ondan bir parça eksiliyor.
Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Tatilde denize giriyorsunuz ama kumu, tuzu, denizin serinliğini değil; “Burada mutluyum,” diyecek o mükemmel kareyi düşünüyorsunuz.
Sabah sporu yapıyorsunuz, teriniz akarken aklınızda “motivasyon” mesajı yazmak var.
Yeni ev aldınız, mutfağın en güzel köşesini fotoğraflıyorsunuz; oysa evin asıl güzelliği, kapısını kapattığınızda hissettiğiniz o korunaklı sıcaklık.
İş hayatında terfi aldınız, “başarı hikayem” diye paylaşıyorsunuz; ama o terfinin arkasındaki uykusuz geceler, gözyaşları, kimsenin görmediği mücadele…
Onlar kayboluyor.
Her başarı, her mutluluk bir “like” avına dönüşüyor. Ve o like’lar çoğaldıkça içimizdeki boşluk da büyüyor.
Büyüklerimiz boşuna dememiş:
“Yediğini, içtiğini, mutluluğunu anlatma.”
Meğer ne kadar derin bir hikmetmiş. Çünkü gösterilen şey kıymetini kaybeder. Örtülen şey ise korunur, çoğalır, bereketlenir.
İslâm’da da aynı öğreti var: Hayâ ve ihlas. Güzelliklerini ört çünkü örtülen şey kıymetlidir.
Bir kadının tesettürü gibi; bir ailenin mahremiyeti gibi; bir insanın iç dünyası gibi…
Gösterme hastalığı tam da bu örtüyü yırtıyor. Ve yırtılan örtünün altında kalan, ne yazık ki sadece çıplaklık oluyor; anlam değil.
Peki, biz kimiz? Eşimizle, çocuğumuzla, mutluluğumuzla kime hesap veriyoruz? Millete mi yoksa Rabbimize mi?
Sosyal medya bizi “görünmek isteyen” bir nesle dönüştürdü. Ama gerçek huzur, görünmeyen yerde.
Gerçek aşk, kimsenin bilmediği yerde. Gerçek bereket, “beğen” tuşuna basılmadan çoğalan yerde.
Allah’ım; bizi gösterişten, riyâdan, seyirci aramaktan koru. Hayatımıza gerçek huzur ve bereket ver.
Kalplerimizi ihlasla doldur. Mutluluğumuzu örtülü, kıymetli ve kalıcı kıl. Âmîn.
Ve siz… Bir dahaki sefere o kahveyi içerken, o parkta çocuğunuzla oynarken, o güzel anı yaşarken… Telefonu cebinizde bırakmayı deneyin.
Belki o zaman anlarsınız: En güzel kareler, hiç çekilmeyenlerdir.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar
