İslâm’ı Kimin Aynasından İzliyoruz?

​Maskeler ve Hakikatler: İslâm’ı Kimin Aynasından İzliyoruz?

​Günümüzde, özellikle din ve dînî meseleler söz konusu olduğunda; yanlış uygulamaların, şahsî hataların veya kültürel tortuların bir araya getirilip "İslâm işte budur" diyerek insanlığın önüne konulduğu bir çağı yaşıyoruz. Oysa bu yaklaşımın merkezinde ya bir yanılgı ya da bir sinsilik yatıyor:
Kusur, aynadaki yansımada mı yoksa aynaya bakan yüzde mi?

​Din ve Dindar Arasındaki Keskin Çizgi

​Birçoğumuzun sıklıkla şahit olduğu bir manzara var: İslâm’a doğrudan "karşıyım" diyemeyenler, cehaletin veya yanlış geleneklerin İslâm adına sergilediği çirkinlikleri bayraklaştırarak dîne saldırıyorlar. Bu tutum; hatalı bir reçete yazan doktor yüzünden tıbbı inkâr etmeye ya da yanlış hesap yapan bir bakkal nedeniyle matematiği "yalan" ilan etmeye benzer.

​Kur'an-ı Kerîm, dîni kişilerin tekelinden çıkarıp vahyin aydınlığına teslim eder. Rabbimiz bu hususta şöyle buyurur:

​"Size Kitap’ı ayrıntılı olarak açıklanmış halde indiren O iken, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?" (En’âm, 114)

​Eğer bir konuda eleştiri getiriliyorsa, "doğrusu budur" diyebilecek bir bilgi birikimine ve dürüstlüğe sahip olmak gerekir. Yanlışı doğruyla düzeltmek bir erdemdir; ancak yanlışı bahâne edip doğruyu karalamak, açık bir niyet bozukluğudur.

​İslâm Bir Milletin Tekelinde Değildir

​Sıkça duyduğumuz "Arap İslâm'ı" veya "Arap masalları" gibi tabirler, aslında İslâm’ın evrenselliğine vurulmak istenen birer prangadır. Evet, İslâm Arap coğrafyasında doğmuş ve Kur'an Arapça nüzul etmiştir; ancak Peygamber Efendimiz (sav) Vedâ Hutbesi’nde bu tartışmaya şu sözlerle son noktayı koymuştur:

"Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır."

​İslâm; Arapların, Türklerin veya herhangi bir milletin tekelinde değildir; o, Allah’a teslim olan herkesin dînidir. Kur’an-ı Kerîm bu hakikati en veciz şekilde açıklar:

"Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Sizi milletlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır." (Hucurât, 13).

​Bu âyet; ırk, dil ve renk farklılıklarının Allah’ın birer âyeti (işareti) olduğunu, üstünlüğün ise sadece takvâda bulunduğunu vurgular.

Nitekim Rûm Sûresi 22. âyette de göklerin ve yerin yaratılması ile dillerin ve renklerin farklılığı, bilenler için birer ibret olarak sunulur.

​İslâm evrenseldir; Hz. Muhammed (sav) bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir (Enbiyâ, 107).

O, "Ey insanlar! Ben sizin hepinize gönderilmiş Allah'ın elçisiyim" (A’râf, 158) buyurarak mesajının evrensel sınırlarını çizmiştir.

Bir milletin kültürel yanlışlarını dîne fatura etmek, o dîni anlamamak değil, aksine anlamak istememektir. Biz, Arapların yaşam tarzındaki yanlışları da kendi içimizdeki hurafeleri de sonuna kadar eleştirebiliriz. Ancak bu eleştiri bizi dînin özünden uzaklaştırmamalı; aksine dînin tertemiz kaynağına, yani Kur'an ve sahih sünnete yöneltmelidir.

​Algı Operasyonları ve Samimiyet Testi

​Dînin birileri tarafından istismar edilmesi veya hurafelerle boğulması, bizim dinimizden vazgeçmemize neden olabilir mi? Birileri sahte para basıyor diye gerçek paradan vazgeçiyor muyuz? Aksine, sahtesini gerçeğinden ayırmak için daha dikkatli ve bilinçli hareket ediyoruz.

​Eğer bir kimse gerçekten "Müslümanım ve İslâm’ın hakikatlerini savunuyorum" diyorsa, bunu sözleriyle, yazılarıyla ve en önemlisi yaşam tarzıyla ispat etmek zorundadır.

Hayatında Kur'an'dan bir iz taşımayanların, Müslümanların cehaletini fırsat bilip "din budur" diyerek algı operasyonu yapmaları, aslında bir inançsızlık tezahürüdür.

​İnanmamak bir tercihtir; ancak inanıyor gibi görünüp veya dînin savunucusu maskesi takıp sinsi kelimelerle İslâm’ın özüne düşmanlık yapmak ahlâkî bir tutum değildir. Bu, cehaleti istismar eden bir art niyet yaklaşımıdır.

​Suç İslâm’ın mı, Müslümanların mı?

​İslâm, dünya ve âhiret saadetinin yegâne yoludur. Kur’an ve Hz. Muhammed (sav) bu yolu insanlığa müjdelemiştir. İnananlar için dünyada huzur ve âhirette ebedî cennet; yüz çevirenler içinse bir hüsran söz konusudur. Bugün İslâm coğrafyası kan ağlıyorsa, fakirlik ve huzursuzluk kol geziyorsa, bu durum İslâm’ın kusuru değil, Müslümanların İslâm’dan uzaklaşmasının bir sonucudur.

• ​Kur'an, "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın" (Âl-i İmrân, 103) derken; biz menfaat iplerine sarıldık.

• ​Kur'an, "Müminler ancak kardeştir" (Hucurât, 10) derken; biz sınırlar, ırklar ve mezheplerle aramıza duvarlar ördük.

• ​Kur'an, "Zulmedenlere meyletmeyin" (Hûd, 113) derken; biz adaletin değil, güçlünün yanında yer aldık.

​Ortada bir başarısızlık varsa, bu ilâhî nizamın değil; o nizamı uygulama iddiasında olup da nefsine uyanların suçudur.

Yanlış uygulamaları eleştirelim, hurafeleri temizleyelim; ama dînin hakikatlerini savunmaya ve yaşamaya devam edelim. İslâm’ı şahsi keyfimize göre eğip bükemeyiz. O, Allah’ın son ve evrensel çağrısıdır. Gerçek çözüm; Kur’an’a ve sünnete samimiyetle dönmektir.

​Sonuç olarak; sapla samanı, din ile dindarı birbirine karıştırmamak gerekir. Müslümanların hataları İslâm'ı bağlamaz; aksine İslâm, o yanlışları düzeltmek için gönderilmiştir. İslâm’ı yaşamak, sadece sözde değil; hayatın her alanında adalet, kardeşlik ve takvâ ile mümkündür. İslâm, birilerinin hayatındaki kötü örnekler üzerinden yargılanacak kadar küçük bir mesele değildir. O, saadet anahtarıdır; unutulmamalıdır ki aynadaki kir, güneşin parlaklığına halel getirmez.

Not: Mithat Güdü; beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikati haykırmak için yazar. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikate omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.

Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar

YORUM EKLE