
Şakanın ve Mizahın Durması Gereken O Sınır!
Özgürlük Sorumsuzluk Değildir: Millî ve Mânevî Değerler Şakaya Gelmez!
İnsan hayatında neşeye, mizaha ve şakaya elbette yer vardır. Fakat her şeyin eğlenceye tahvil edilemeyeceği, mizahın sınırlarını aşan o kırmızı çizgiler hayatın mutlak bir gerçeğidir. Bazı değerler karşısında takınılması gereken ciddiyet, insanî olgunluğun en temel gereğidir. Çünkü hürriyet, sınırsız bir sorumsuzluk alanı değildir; aksine, mizahın da nihayete erdiği ve yerini mutlak bir hürmete bırakmak zorunda olduğu mânevî sınırlar mevcuttur.
Bayrak, millî tarih, kutsal inançlar ve aile kurumu gibi kavramlar, bir cemiyetin varoluşsal sütunlarıdır. Milletin namusu sayılan bayrakla, bizi biz yapan ortak tarihle, kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'le ve toplumun temel direği olan aile kavramıyla alay edilemez, bunlar asla hafife alınamaz. Bunlar, bir milletin üzerine titremesi gereken millî mukaddesatıdır. Bu millî mukaddesatı korumak ve onlara ciddiyetle yaklaşmak, her bireyin asgarî insanlık borcudur. Zira bu kutsal bağları çözen, değerlerini ve ortak saygı zeminini yitiren topluluklar, medenî birer millet olma kimliğini ve vasfını kaybederler. Geriye sadece ortak bir ülküden mahrum, bilincini yitirmiş, savrulan biyolojik birer kalabalık kalır.
Hüseyin Nihal Atsız’ın "Hürriyetin Sınırları" makalesindeki sert ve ödün vermez üslûbuyla ifade ettiği gibi:
"İnsanlar mizah ve şaka yapabilirler. Fakat bazı konular vardır ki onlar asla şakaya gelmez. Orada ciddî olmak insanlık borcudur. Bayrakla alay edemezsin. Millî tarihle eğlenemezsin. Kur'an'ı mizah konusu yapamazsın. Aile namusunu hiçe sayamazsın. Bunlar millî mukaddesattandır. Millî mukaddesatı olmayan millet, millet değil hayvan sürüsüdür."
Nitekim bugün, bu acı hakikâtin tam ortasındayız. Malûm sözde komedyen Deniz Göktaş'ın "Dînî değerleri aşağılama" ve "Cumhurbaşkanına hakaret" suçlarıyla başlatılan soruşturma kapsamında tutuklama talebiyle cezaevine gönderilmesi, turnusol kağıdı vazifesi görmüştür. Bu hadsizliği "sanat" kisvesi altında örtbas etmeye çalışanlar, asıl büyük felaketin habercisidir. Sanatçı dediğin, milletin değerleriyle alay eden değil; aksine o değerlere sahip çıkan, toplumu bilinçlendirip şuurlandıran insandır. Kendisinde millî şuur kırıntısı olmayanlar, maneviyatla uzaktan yakından alakası bulunmayanlar ancak bu kutsallarla eğlenmeyi maharet sayarlar.
Daha da vahimi ve can acıtıcı olanı ise; bu süreçte arkasına toplumsal gücü veya entelektüel unvanları almış bazı siyasilerin, yazar-çizer takımının ve kimi sivil toplum kuruluşlarının sıraya girerek bu şahsa destek açıklamaları yapmasıdır. Koca koca adamların, mevkilerini ve kalemlerini bu densize siper etmeleri tam bir akıl tutulması ve açıkça milletin değerlerini hiçe saymaktır. "İfade özgürlüğü" nakaratının arkasına saklanarak kutsala saldırıyı alkışlayan bu güruh, o sözde sanatçıdan daha az suçlu değildir.
Hadsizliği hoş görmek, o hadsizliğe ortak olmaktır. Sırf siyasî ikbal devşirmek ya da 'modern' görünmek adına aziz milletimizin mukaddesatının çiğnenmesine göz yuman, hatta bunu savunan yazar, çizer ve siyasetçiler; kendi elleriyle besleyip büyüttükleri bu karanlık zihniyetin altında kalmaya mahkumdur. Unutulmamalıdır ki, milletin bağrından kopan maneviyata düşmanlık edenleri ne bu tarih affeder ne de bu aziz millet!
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar
