
Özü Güzel İnsanlarla Dolsun Hayatımız!
Rabbim bizi özü güzel, sözü güzel, yüzü güzel insanlarla karşılaştırsın.
Çünkü bu zamanda kalbe bakmak, modası geçmiş bir sanat gibi. Yüreğin temizliği, niyetin saflığı, gözlerin içindeki o samimi parıltı... Bunlar artık “eski moda” sayılıyor. İnsanlar menfaatin pusulasıyla yön değiştiriyor; rüzgâr ne yönden eserse oraya dönüyorlar. Dün omzunda ağladığın kişi, bugün seni tanımazlıktan geliyor. Dün sofranda ekmeğini paylaştığın kişi, yarın “Sen kimsin?” diye sorabiliyor. Birlikte geçen onca zaman, verilen onca emek, kurulan onca güven… Hepsi bir mesajla, bir telefonla, hatta bazen tek bir “Gerek yok” cümlesiyle siliniveriyor. Sanki hiç yaşanmamış, hiç hissedilmemiş gibi.
Ne acı ki; yanlış olan, kötü olan, çirkin olan… Yüzüne baktığında bile içindeki sahteliği tüylerin ürpererek hissettiğin o insanlar, bir anda “beyefendi”, “saygıdeğer”, “kral” unvanlarıyla taçlandırılıyor. Çünkü onlar menfaati iyi biliyor. Gülümsemeyi zamanında kullanıyor, sırt sıvazlamayı dozunda ayarlıyor, “Senin için” demeyi tam yerinde söylüyorlar. Kalp değil, çıkar konuşuyor. Ve maalesef bu çağda en yüksek ses, en kalabalık alkış, en parlak ışık hep onlara gidiyor.
Gerçek olan ise sessiz kalıyor, geri planda duruyor. Çünkü o, “gösteriş” yapmayı bilmiyor. Kapıdan girip “Merhaba” derken gözlerinin içi gülüyor ama bunu sosyal medyada paylaşmıyor. Yardım ederken “Duyurma” diyor, teşekkür beklemiyor. Dostluğunu pazarlamıyor, sadâkatine fatura kesmiyor. Bu yüzden çoğu zaman görünmüyor. Çünkü bu zamanda görünmek için bağırıp çağırmak, vitrine çıkmak, “Ben buradayım!” diye haykırmak gerekiyor. Gerçek ise fısıltıyla konuşuyor; onu duyabilmek için kalbin kulaklarını açmak lazım.
Düşünün: Bir zamanlar dostluk 'kan kardeşliği' gibiydi. Şimdi ise birer 'çıkar ağına' dönüştü. İnsanlar birbirini artık 'kullanılabilirlik' üzerinden değerlendiriyor. 'Ondan ne kazanırım?' sorusu, 'Ona ne verebilirim?' sorusunun yerini aldı. Evlilikler bile birer 'kariyer ortaklığına' dönüştü. Aileler 'yatırım' hesaplarıyla bir arada tutuluyor, çocuklar ise 'gelecek sigortası' olarak görülüyor. Kalp artık sadece bir organ; duyguların merkezi değil.
Peki ya biz? Biz hâlâ o eski, o nâif, o “aptalca” dürüst insanlar mıyız? Evet, belki öyleyiz. Ama bu “aptallık” aslında en büyük erdemdir. Çünkü menfaat bittiğinde geriye kalan tek şey karakterdir. Ve karakter, ancak özü güzel insanlarda kalıcı iz bırakır.
Unutmayalım: Bu dünya, dış kabukların yarıştığı bir pazar yeri; ama âhiret, kalplerin tartıldığı bir mahkeme. Orada “Kaç beğeni aldın?” diye sorulmayacak; “Kimin kalbini kırdın, kimin duśsını aldın?” diye sorulacak. O gün menfaat dostları ortada olmayacak, sadece özü güzel olanlar yanımızda duracak.
O yüzden duâ edelim: Rabbim bizi özü güzel, sözü güzel, yüzü güzel insanlarla karşılaştırsın. Bizi öyle dostlarla kuşatsın ki, bir gün menfaat rüzgârı esse de dostluğumuz kökünden oynamasın.
Bizi öyle yüreklerle buluştursun ki, bize 'seni tanıdığım için şanslıyım' dedirtecek kadar samimi yürekler olsunlar. Ve bizi de, o insanlardan biri yapacak kadar güzel kılsın.
Çünkü bu zamanda en büyük lüks, 'güzel insan' olmaktır. En büyük zenginlik ise, güzel insanları etrafında toplayabilmektir. Rabbim hepimizi o gönlü zenginlerden eylesin. Âmîn.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar
