
Kur'an âyetlerini çarpıtarak "vahiy hâlâ devam ediyor" diyen adama bir imam nasıl cevap verdi?
Müseylime'den Mirza Gulam Ahmed'e: Bitmek Bilmeyen Sahte Peygamberlik İddiası
İslâm tarihi boyunca peygamberlik iddiasında bulunanlar yalnızca açık ve kaba bir şekilde "Ben peygamberim" dememiştir. Bu tür iddialar çoğunlukla daha ince, daha sinsi bir yol izlemiştir: Âyet-i kerimeleri zorlama yorumlarla bükmek, "yaşayan bir mürşid"i vahyin devamı olarak sunmak ve toplumu yavaş yavaş alıştırmak…
İlk dönemde Müseylimetü'l-Kezzâb ve Secah binti el-Hâris gibi figürler doğrudan peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmışlardır. Sonraki yüzyıllarda ise bu iddia çoğunlukla gizlenmiş; "velâyet", "kutupluk" ya da "mürşid-i kâmillik" kılığına bürünmüştür. Aşağıdaki anı, bu tehlikeli anlayışın gündelik hayattaki yansımalarından birini aktarmaktadır.
ANI
Vaktiyle bir camide imamlık yapıyordum. Doğubayazıtlı bir adam vardı; uzun yıllar İzmir'de yaşadıktan sonra memleketine dönmüştü. Bir gün camiye geldi ve bana:
— Hocam, sende meâl var mı? diye sordu.
Ben de:
— Şu an yanımda yok; fakat Arapçadan anlarım, dedim.
Bunun üzerine çeşitli sûre ve âyet numaraları söylemeye başladı. "Şu sûrenin şu âyetine bak, bu sûrenin şu âyetine bak…" diyordu. Doğrusu, onlarca âyeti ezberlemişti. Yaklaşık bir saat boyunca o âyet numaralarını söylüyor, ben mushafa bakıyor, ardından âyetler üzerine konuşup tartışıyorduk.
Birinci Tuzak: Dûhâ Sûresi'nin Çarpıtılması
Bir ara adam, Dûhâ Sûresi'nin 7. âyetini okumamı istedi:
وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَىٰ
"Seni yolunu bilmez halde bulup hidâyete erdirmedi mi?" (Dûhâ, 7)
Âyeti okuyunca, Hz. Peygamber'in önceden "sapıklık içinde" olduğunu, sonradan hidâyete ulaştığını ileri sürmeye başladı.
Bu iddia, aslında tarihte münkirlerin ve oryantalistlerin de sıkça kullandığı klasik bir çarpıtmadır.
Ben ise âyetin, müfessirlerin açıklamaları doğrultusunda anlaşılması gerektiğini söyledim.
Nitekim büyük müfessirler bu âyet için birkaç farklı yorum aktarmışlardır:
Yolunu kaybetme yorumu: İmam Taberî ve İbn Kesîr, Hz. Peygamber'in çocukluğunda Mekke civarında yolunu kaybettiğini ve daha sonra bulunduğunu nakleden rivayetlere yer vermişlerdir. Bu, beşerî ve fiziksel bir kaybolmadır; akîdeyle ilgisi yoktur.
Dîni bilgiden habersiz olma yorumu: Bazı müfessirler âyetteki ilgili kelimenin burada "henüz dînin hükümlerinden bihaber olma" anlamında kullanıldığını söylemişlerdir; nitekim aynı mananın bir benzeri Şûrâ Sûresi 52. âyette de geçmektedir: "Sen kitabın ne olduğunu, îmanın ne olduğunu bilmiyordun."
Kavminin içindeki kaybolmuşluk yorumu: Bir diğer görüşe göre ise âyet, Hz. Peygamber'in İslâm'dan önceki dönemde hakikâti arayan, fakat onu nerede bulacağını henüz bilmeyen bir ruh hâlini tasvir etmektedir.
Her üç yorumda da ortak nokta şudur: Âyet, Hz. Peygamber'in akîdî bir sapıklık içinde olduğunu değil; Allah'ın onu bulup yetiştirdiğini anlatmaktadır. "Vücûd-i şerîfi"ne ilişkin bu tür olumsuz nitelendirmeler, onun ismet (günahsızlık) ve istikâmet sıfatlarıyla bağdaşmaz.
Adam bunların hiçbirini kabul etmiyordu.
İkinci Tuzak: "Diri Mürşid" Zorunluluğu
Daha sonra Kehf Sûresi'nin 17. âyetini açmamı istedi:
وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا
"Allah kimi saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın." (Kehf, 17)
Buradaki "veliyyen mürşidâ" ifadesi üzerinden bâtınî yorumlar yapmaya başladı. Bu "mürşid"in mutlaka yaşayan biri olması gerektiğini, onsuz hidâyetin mümkün olmadığını söylüyor, çeşitli işaretler çıkarmaya çalışıyordu.
Oysa âyet, herhangi bir mürşidin varlığını emretmek bir yana, Allah'ın saptırdığı kimseye hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ifade etmektedir; yani âdeta tam tersine bir anlam taşımaktadır. Âyeti "yaşayan mürşid zorunluluğu" delili olarak sunmak, Kur'an'ın maksadını ayakları üzerinde ters çevirmekten başka bir şey değildir.
"Peki bu mürşid kim?" diye sorunca adam şu cevabı verdi:
— Git, istihâre yap; rüyanda görürsün.
Bu yanıt bile başlı başına bir uyarı işaretiydi: Somut bir delil sunmak yerine doğrudan "rüya"ya havale etmek, manipülatif dînî söylemin klasik bir yöntemidir.
Düğümün Çözülmesi: Vahiy İddiasının Kırılması
Adamın zorlama yorumları ve tutarsız iddiaları bir türlü bitmiyordu.
Nihayet bir ara:
— Vahiy hâlâ devam ediyor, dedi.
Ben de artık iyice bunalmıştım. Ona kendi mantığının vardığı noktayı göstermek için şöyle dedim:
— Evet, vahiy devam ediyor olabilir; fakat Kur'an'ın bildirdiği üzere şeytanlar da kendi dostlarına vahiyde bulunurlar.
Bunu duyunca birden bozuldu ve:
— Böyle bir âyet yok! diyerek kalkıp gitti.
Ben de hemen şu âyeti açtım:
وَإِنَّ ٱلشَّیَـٰطِینَ لَیُوحُونَ إِلَىٰ أَوۡلِیَاۤىِٕهِمۡ
"Şüphesiz şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz." (En'âm, 121)
Ardından sûre ve âyet numarasını bir öğrencime verip o adama ulaştırmasını istedim.
Artık o adam camiye gelmez oldu.
Değerlendirme: Günümüzdeki Yansımaları
Bu anı, sıradan bir tartışmanın ötesinde derin bir meseleye işaret etmektedir.
Birincisi, bugün de benzer anlayışlar çeşitli kılıklarda varlığını sürdürmektedir. Bazı çevreler, "diri mürşid" anlayışını öylesine merkeze koyarlar ki fiilen peygamberî otoritenin devam ettiği izlenimini oluştururlar. Onlara göre Peygamber'in rehberliği geride kalmıştır; asıl bağlanılması gereken kişi yaşayan "mürşid-i kâmil"dir. Böylece farkında olarak ya da olmayarak, vahyin ve mânevî otoritenin devam ettiği düşüncesine kapı aralanmaktadır.
İkincisi, bu tür anlayışların ortak bir yöntemi vardır: Âyetleri bağlamından kopararak "sistematik bir bütün" oluşturmak. Hâlbuki Kur'an yorumunun temel ilkelerinden biri, bir âyetin Kur'an'ın bütünüyle, Sünnet'le ve müfessirlerin birikmiyle birlikte okunmasıdır. Parça parça âyetlerden oluşturulmuş zoraki bir mozaik, gerçek bir tefsir değil, zihinsel bir manipülasyondur.
Üçüncüsü, bu tür yaklaşımlar ümmetin birliğini zedeleyen, Müslümanları farklı merkezler etrafında parçalayan anlayışlara dönüşebilmektedir. Hele ki işin içine dış etkiler, yönlendirmeler ve çeşitli çıkar hesapları da karıştığında, meselenin ne kadar ciddî bir boyuta ulaştığı daha iyi anlaşılmaktadır.
Hz. Peygamber, ümmetinde peygamberlik iddiasında bulunacak yalancıların ortaya çıkacağını ve buna karşın kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğunu, artık kendisinden sonra hiçbir gerçek peygamberin gelmeyeceğini asırlar öncesinden haber vermiştir. (Ebû Dâvûd, Fiten, 1; Tirmizî, Fiten, 43)
Nitekim tarih bu haberi doğrulamıştır. Daha Hz. Peygamber hayattayken ve vefatının hemen ardından Müseylimetü'l-Kezzâb, Tuleyha ibn Huveylid, Secah binti el-Hâris ve Esved el-Ansî gibi isimler peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Sonraki yüzyıllarda ise bu iddialar farklı coğrafyalarda devam etmiş; en çarpıcı örneklerden biri olarak 19. yüzyılda Hindistan'da ortaya çıkan Mirza Gulam Ahmed ve kurduğu Kâdiyânîlik hareketi bugün hâlâ varlığını sürdürmektedir.
Bu hadis-i serif, Kur’an’daki şu âyetle de uyumludur:
“Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur.” (Ahzâb, 40)
Dolayısıyla, sahte peygamberler çıkacaktır; fakat gerçek peygamber artık gelmeyecektir.
Meseleye karşı uyanıklık; yalnızca açık ve kaba iddiaları reddetmekle değil, bu iddiaların ince ve örtülü biçimlerini de tanımakla mümkündür.
Bu anı, sıradan bir imamın sıradan bir camide yaşadığı, sıradan gibi görünen bir karşılaşmanın ürünüdür. Fakat sıradan karşılaşmalar, çoğu zaman sıra dışı hakikâtlerin kapısını aralar.
Not: Bu metin, Cemal Keçeli'nin aktardığı şahsî gözlem ve notlardan hareketle Mithat Güdü tarafından hazırlanmıştır. Âyet meâlleri ve tefsir açıklamaları, ilgili kaynaklara atıfla düzenlenmiştir.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar
