DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 29°C
Parçalı Bulutlu

Marifet iltifata tabidir

09.02.2019
130
A+
A-

Başarıya değer verdiğimizde millet olarak daha çok değer bulacağız!

Evet, tarihimiz devleti ve milleti için canını, malını feda eden kahramanlarla doludur.

Her zaman pembe İncili Kaftanını İran sarayında bırakan Muhsin Çelebiler olmayabilir.

insanımıza değer verelim ne olur!

1980’lerin sonuydu..

Neredeyse bütün masalarında okey oynanan bir öğretmen evinde köşeye sıkışmış boş bir masa bulup orada kitap okuyordum.

O sırada yanıma gelen öğretmenlerden biri selam verip “..Sizinle tanışabilir miyim?” diyerek izin alarak yanıma oturmuştu.

“-Tabi memnuniyetle”dememe rağmen, onlarca insan içinde niçin benimle tanışmak istediğine şaşırmıştım. Yoksa beni meşhur biriyle mi karıştırmıştı..!

Şaşkınlığımı anlamış olmalı ki, kendisini tanıttıktan sonra neden tanışmak gereğini hemen açıklamak zorunda kaldı.

Oradakiler gibi o da bir öğretmendi, meğer, o kadar insan içinde sadece benim kitap okuyor olmama şaşırmış!

Aslında kitap okuyan bir kişinin, bir eğitim yuvası içinde normal görülmesi gerektiği düşüncesiyle bunu garip gören öğretmenimizi başta yadırgamıştım..

Ama öğretmenimizin “-Sizi kitap okurken gördüm, onun için tanışmak istiyorum” derken başımızı kaldırıp çevreme baktığımda gerçekten de, kendini oyuna kaptırmış bir kalabalık içinde bu sıra dışılık gören bir göz için göze batardı.

Oysa kendini oyuna kaptırmış o kadar insan için hiçbir anlamı yoktu.

“Kitap” diyerek konuşmaya başlayan bu öğretmenimiz bana da ilginç gelmeye başlamıştı, konuşmalarını dinlemeye başladım.

1980’lerin ortalarında kitabı TDK ödülü almıştı. Ancak ilgi ve saygıyla takip ettiği edebiyat çevreleri onun başarısını görmemezlikten gelmiş, ideolojik olarak kendilerine yakın gördükleri ikinci ödül sahibine övgüler düzmüşlerdi.

Anlaşılan, mesleğinin başında, saygı duyduğu bir çevrelerden taltif beklerken görmemezlikten gelinmesi onu fazlasıyla kırmıştı.

Ayrıca, kendisinin de söylediği gibi TDK Birincilik Ödülü onu hedefsizliğe itmişti. “-Keşke birinciliği ilk kitabında değil de daha sonraki yarışmalarda kazansaymış; o zaman, belki de birkaç kitap daha yazma şansı olurmuş!

Tabi bu onun varsayımı.. Gerçek olan hayal kırıklığı içinde büyük bir bocalama yaşıyordu.

Sanki bir bozkır çorağında yapayalnız su arayan bir susuz yolcu gibiydi.

Her halde, bir kitap okuyucusu olarak benimle tanışması onu anlayabileceğim düşüncesine itmişti.

Bu nedenle yazdığı kitaptaki bütün hikâyelerini birere birer anlattı. Çoğu çocukluğunda yaşadığı Toroslardaki köy çevresindendi.

Anlatılanlardan Reşat Nuri’den, Sait Faik’ten, Yakup Kadri’den, Orhan Kemal, Yaşar kemal ve Mahmut Makal’dan okuduğum köy romanlarından esintiler hissettim.

Yazarımızın daha sonra imzaladığı kitabında tek tek okuduğum satırlarında romanlarımızdaki köylü masumiyetini gördüm.

Bir dönem köy geri kalmışlığın yobazlığın temeline oturtulmaya çalışılıyordu. Ama özellikle köyden kente göç edip “kentin suyu toprağının altın” görülmediğinde köye bir özlem doğmuştur.

1980’lerde yüzde seksen beşi köylerde oturan insanımızın 2000’lerde yüzde on beşlere düşmesiyle Cennet’ten kovulan Adem Babamızdan beri yaşadığımız cennet özlemi gibi bir köye özlem başlamıştır.

Artık romanımızda, hikâyemizde, kısacası kültürümüzde köy özlenen bir masumiyet ülkesi olmuştur.

Yazarımızın kitabında da bunu hissetmiştim.

Neyse konumuz bu olmayacaktı: Okumanın yazmanın değeri, ya da VEFA!!!

Birden bire kaybolan yazarımızı 1990’ların ortalarına kadar üç beş yıl görmemiştim.

Bir gün Konya Fuarının (şimdi Kültür Parkı) girişinde bir seyyar arabada kalem, çeşit, silgi defter satarken gördüm. Beni görmüş olmalı ki, başını seyyar tezgâhına sokacak kadar indirmiş saklıyordu.

“-Hocam kolay gelsin!” dedim..

Suçüstü yakalanmış bir suçlu psikolojisiyle;  “-Hocam çocuğu üniversiteye gönderdim ona harçlık kazanıyorum..” diye savunma refleksi gösteriyordu.

Ondaki mahcubiyet beni de mahcup etmişti. Onu rahatlatmak için “-Yaptığın iş ayıp değil ben de üniversitede öğrenciyken İstanbul’da seyyar satıcılık yaptım. Demek ki bir meslektaşlığımız daha oldu ” diyerek biraz hal hatır sorduktan sonar rahat bırakmak için kısa sürede oradan ayrıldım.

Daha sonraki geçişlerde orada onu bir daha göremedim.

Yıllar sonrası bir kitapçıda karşılaştım, sanki hiç tanışmamış gibiydi.

Gördüğü yerde kaçmaya çalışıyordu.

Yıllar oldu karşılaşmadık.. Belli ki yazma işini bıraktı.

Google’a baktım Nadir Kitap’ta o bir ödüllü kitabı satılıyor.

Ama yazar özgeçmişlerine baktım öyle bir yazar görünmüyor.

Evet, tarihimiz devleti ve milleti için canını, malını feda eden kahramanlarla doludur.

Her zaman Pembe İncili Kaftanını İran sarayında bırakan Muhsin Çelebiler olmayabilir.

Ama insanımıza değer verelim ne olur! Saygılarımla.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.