DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 28°C
Çok Bulutlu

Tıbbın Simgesi Yılan; Ölümsüzlüğün Simgesi Yılan ve Yok Olan Yılan!.

28.11.2018
182
A+
A-

Yılan tarih boyunca bütün kültürlerde var olan bir hayvandır.Hatta bazı kültürlerde Cennet’ten beri insanla vardır.

Yılan tarih boyunca bütün kültürlerde var olan bir hayvandır.Hatta bazı kültürlerde Cennet’ten beri insanla vardır.

Bir çok kültürde iyilik kaynağı görülürken, bir çoğunda da kötülük kaynağı görülür. Bizim kültürde her ikisi de..

Orta Asya’dan Anadolu’ya geniş bir coğrafyada yaşayan Türklerde de yılan konusundaki  düşüncelerinde bu tezatların her birini görmek  mümkündür.

Anadolu’nun Toros coğrafyasında çocukluğum geçti. Bu yüzden hayatımda yılan hikayesi  çoktur. İlki henüz beş altı yaşlarımdayken  Rahmetli Ebemle (anneannemle) bir bağ yolculuğundaydı:

Önümüze doğru akıp gelen bir buçuk metre boyutlarındaki  yılanı görünce, ben tabanları yağlamış kaçmaya başlamıştım. Ben kaçarken Ebem(Anneannem) oldukça kendinden emin, güven dolu bir şekilde yılana,“-Yolumuzdan çekil seni Şahmeran’a şikayet edeceğim!” diyordu .

Bu muhabbeti görünce kaçmaktan vazgeçip Ebeme “ Şahmeran kim?” diye sorduğumda O, “Şahmeran yer altında krallığı olan bir başı insan gövdesi yılan bir hükümdar; Bu yılan onun saltanatından kaçmış bir kaçak! eşkiya bu!. Ben ona kralına şikayet edeceğimi söylediğimde suçluluk duygusuna kapılıp Şahmeran’ı tanıdığımızı düşünecek ve bize zarar veremeyip, ülkesine geri dönecektir” diye konuşmasının nedenini açıklamıştı..

Bu hikaye üzerine uzun yıllar Şahmeran’ın yer altı sultanlığını düşünüp durdum. Hatta o krallığı ziyaret etmeyi bile! Kralın tacı var mıydı, kıyafetleri var mıydı, nasıl biriydi? Bunu yıllar sonra şehrimiz Konya’da da Şahmeran resimleri yapıp satanları görünce öğrenecektim. Cam üzerine vitray şeklinde yapılan bu resimler iyi de alıcı buluyordu. Meğer insanlar evlerini yılanlardan ve kötülüklerden korumak için bunları alıyorlarmış(1980’lerde bu konuda sözlü görüşmelerim).

Ebemin hikayesinden eş altı yıl boyunca  önüme yılanlar çıktıkça onlara kralları Şahmeran’ı hatırlatıp durdum. Şahmeran’a minnettardım. Bağa, dağa, bostana yolculuğumda yoluma çıkan yılan eksik olmuyordum. Hukuksuz bir şekilde alanıma giren yılanları krallığına şikayet edeceğimi söyleyip büyüdüm. Böyle sürüp giderken ani karşılaştığım aniden üzerine bastığım, bazen omuzuma çıkan yılanlara bir şey yapamıyordum. Yılan yılandı. Ne olur olmaz. Böyle durumlarda kimi akrep ve yılan okuyucularını bile takip ettim. Ne olur olmaz diye onları aklımın bir kenarına yazıyordum. 112 Acil Servis numarası gibi!

Bir keresinde “Bağ Kazımı”(Bağçapası)nda çubukların dibini elimle temizlerken guyruğu ölü(akreb)’ye karşı “ocak” olduğunu duyduğum Şevket Dayı’ma koşarak gitmiştim. Onun yılan sokmasına karşı okuduğunu da duyunca sevinmiştim. Ama Ona varıp da elimi “Guyruğuölü soktu dayı” deyince, “Geç aylen geç guyruğuölü adam mı sokarmış!” diye ilgilenmedi. Büyüklerime sorduğumda böyle okurmuş ocak kimseler. O biz uzaklaşınca okurmuş!. Bu sorunun cevabını halen düşünürüm, nedenini öğrenemedim. Acaba kendisinden şikayet edilen hayvan türüne tepki göstermemekle onların dostluğunu mu kazandıklarını sanıyorlardı.

Guyruğu ölü(Akrep), Yılancık Ocaklarına gelince köyümde her ev bir derdin ocağı idi. Sanki herkes bir derdin uzman doktoru idi. Komşumuzun biri diş ağrıları için tuz yalatan bir ocaktı, biri de sarılık için alın çizip salatalık yedirirdi, biri de Yılancık Ocağı  idi. Babaannemin de Yılancık Ocağı olduğunu duymuştum. Bazı yaşlı teyzeler ona bacağındaki sızıları dindirmek için gelirdi. O da okuduğu bıçakla onların bacaklarını kesecek şekilde bastırarak kıyardı. Bu uygulamaya da “yılancık gıyma”derlerdi. Sonraları varis hastalığını öğrenince acaba onlar varis mi diye düşünüyorum? Ömürlerinde doktor nedir hiç görmeden bilmeden yaşamışlardı. O günlerde “zıhıya” ya da “toktur” denilen iğneciler vardı. Askerde öğrenmişler iğne yapmayı. Vurdukları da pensilindi. Onlardan biri yıllar sonrası bana vijdanı rahatsızlığını şöyle dile getirmişti:“En çok sana pensilin vurdum. Alerji falan bilmezdik. Acaba çoğu hastamız ondan mı öldü? Belki sen de ölebilirdin!” .

Ocaklar hâlâ Anadolu’muzun bir gerçeği.  O günlerde ilk ocağa gidilir iyileşmezse doktora gidilirdi. Şimdi ise önce doktora gidilir iyileşmezse “Ocak”lara gidilir.

İkinci bir yılan hikayem de Yaylamızda kuş yuvası araştırırken başıma gelmişti:

Yaylada bir gün üç beş arkadaş bir olduk kuş yuvası arıyorduk. O günlerde evden aşırdığımız bulgurla kuş yavrularını beslemeyi  kendimize iş edinmiştik. Kim ne kadar yavru kuş besliyorsa bir övünç kaynağı olmuştu. Bir ara büyük bir taşın etrafında toplanan kuşları görünce burada iyi bir yuva olduğunu düşündüm. İyi bir yuva bulmanın heyecanı ile taşa yüklenip kaldırdım. O da ne, meğer koca bir yılan kuşlardan saklanmış panik halinde kuyruğu üzerine doğrulup üzerime atladı. Bütün gücümle geriye doğru dönüp kepir dediğimiz Ballıca Goyağı’ndan yaylamızın yolunu tutmuştum.

Bu arada çorabım da olmadığından,lastik babucumdan(ayakkabımın) ayağımın fırtlayıp çıkmasını hissetmemişim bile!.  Yalın ayak testere dişli kepir taşlar üzerinden  obaya vardığımda derin bir “-ohhh!” çekmiştim. Kim düşünür babucun(ayakkabıyı) kaybolmasını.  O gün derin bir uykuya yattım, ama olan geceleyin oldu. Uykumda yılan karşıma dikilmişti. Kendimi karanlıkta obanın ortasına atıp oradan oraya koşturuyordum.  Arkamdan Anam ve teyzelerim gelip de yakalayıncaya kadar.. Onların, “Ne oldu guzum?” diye bağrışmalarını hatırlıyorum; “-Yılan yılan!” diyorum. “-Yılan yok, yok, yok!” diye beni ikna edip, eve götürdüler. Ondan sonra sızmış olmalıyım gerisini hatırlamıyorum…

Bu hikayeden sonra yılanlarla aram iyice açıldı.. Onları Şahmeran’a da şikayet etmez oldum. Her taraf yılandı.. O beceriksizdi!. Saltanatına güvenmiyordum. İyi bir kral olsa bu kadar yılanına sahip olmaz mıydı?!..

Bu korkular içinde iken, o günlerde köyümde başka bir yılan hikayesi daha yaşadım. Anamın Yayla’da olduğu bir sıraydı; Rahmetli Babamla köydeki evde yemek yapmak için oduna ihtiyacımız olmuştu. Babam beni ahırdaki odunlardan getirmem için ahıra gönderdi.  Sanırım dokuz on yaşlarında falandım.

Biraz sonra anlatacağım Babamın bana söylediği  Arapça duayı  hâlâ hatırlayabildiğime göre yaşım bir hayli olmalı, henüz Ortaokula gitmemiştim o yüzden 9-10 yaşlarında olmalıyım. Ahıra odun almak için gittiğimde beyaz bir yılanın odunların üzerine bir ip gibi sarktığını gördüm. Babam iki katlı evimizin üst katında oturma odasında idi. Merdivenin basamaklarını koşarak yanına vardığımda,Onaodunlar üzerindeki yılanı anlattım. O ise gayet sakin, sanki hiçbir şey olmamış gibi; yılandan korkmamam gerektiğini söyleyip: “Selâmunalânûhınfîl âlemin”şeklinde söylediği bir duayı okumamı istedi.  Unutmamak için birkaç kez tekrar ettiğim duayı ahıra gidince yılana okudum. Belki de okumanın verdiği bir cesaretle elimdeki sopayla yılana dokundum.  Dokunduğum yılan odunların üzerine düştü. Cansızdı, içi boştu. Meğer bir yılan gömleğiymiş! İlk kez bu kadar yakından görmüştüm. Daha sonra yılan gömleğinin bir çok tedavide kullanıldığını arkadaşlardan dinledim. Bir ara elimizdeki siğilleri iyi edeceğini söylediklerinden, siğilleri çizip onlara da sürdüğümüz oldu. Hatta yılan gömleği ve ölmüş bir yılan yakılırsa o yıl yağmur çok olduğunu bile söyleyen,  bu şekilde yılan yakan çocuklar da oluyordu.

Ahırdaki yılanın yılan olmayıp boş bir yılan gömleği olduğunu gördüğümde, babamın yanına odunlarla muzaffer bir şekilde döndüm ve ona okuduğum duanın Türkçesini, sordum. O da bana şu şekilde anlattı:

“-Nuh Aleyhisselam gemiye   bütün hayvanlardan bir dişi bir erkek alıyormuş. O sırada gemiye bir çift yılan gelmiş, Nuh Aleyhisselam Onlara demiş ki, ” Siz zararlı yaratıklarsınız insanoğluna zarar verirsiniz, sizi alamam”  demiş. Bunun üzerine yılanlar Hz.Nuh’a “Ne olur bizi de al, bizi alırsanız insanlara hiç zarar vermeyeceğiz” demişler. O günden beri yılanlar bu sözün üzerindedirler. Unutanlar olursa bu dua okunmalıdır. Türkçesi de duanın şöyle; “Âlemler içinde Nuh (A.S)’a selâm olsun”(Saffat  Suresi 79.Ayet”).

Doğadan koptuğumuz şu günlerde yılanlar da diğer hayvanlar gibi kitapların sayfalarında resimlerde kaldı.

İlk insandan beri insan ölüme anlam veremedi.

Ölüme çareler aradı durdu..

Sümer Kralı Gılgamış, Lokman Hekim,Yunan Hekimi Hipokrat ve hepsi de çaresiz kaldı.

Beş bin yıl kadar önce Sümer Kralı Gılgamış ölümsüzlük iksirini tam bulduğunu sanmıştı. Soğuk bir kuyuya serinlemek için girdiğinde bir yılan onu kaptı, gömleğini değiştirdi. Gılgamış bu değişimi görünce, yılanın ölümsüzlüğü yakaladığını düşündü.

Sümer dünyasında yılan şeklinde simgelenen Yılan Tanrı Ningizzida  “Hayat Ağacının Efendisi” olarak kabul gördü.O  gündür bugündür yılan tıbbın simgesidir.

Çoğu araştırmacı bunu Eski Yunan Sağlık Tanrısı Asklepios’a dayandırsa da onlar da Anadolu yoluyla Mezopotamya’dan aldılar bu geleneği!

Bir Alaska Eskimo efsanesinde iki Tanrı vardır insanları yöneten. Büyük Tanrı abi olanı akıllıdır; bilgedir. İnsandaki ölümün nedeninin derileri olduğunu gördü, ölüm yaklaşınca derileri daralıp insanı nefessiz bırakıyormuş. Safça olan küçük kardeşi küçük tanrıya “Git insanlara derilerini değiştirsin, yılana söyleme o zararlıdır ölüp gitsin!” demiş. Abisinden korkusundan bir yanlış yapmak istemeyen küçük Tanrı yolda sözleri tekrarlayıp dururken,insana söyleyeceğini yılana söylemiştir; “Derini değiştir” diye. İşte insan, o saf tanrının bedelini ödemektedir halen.

Bizim kültürümüzde de yılan çok farklı şekilde ele alınır.

Anadolu’da halen Yılancık Ocakları vardır yukarıda belirtiğimiz gibi.

Yolda yılan görmek işlerin yolunda gideceğine yorumlanır.

Eski Yunan’da ise; Sağlık Tanrısı Asklepios’tan başka, TanrıHermes yolcuların, tüccarların, uğruların, hırsızların, gemicilerin, çobanların yol göstericisidir. Onun da asası yılandır.

Asa şeklinde simgelenen yılan bir yol göstericidir.

Bu arada Hz.Musa’nın da asası büyük bir yılana dönüşüp Firavun’un sihirbazının yılana dönüşen asalarını birer birer yutmuştur.

Ölümsüzlük sembolü, şifa sembolü, yol gösterici yılan maalesef günümüzde yok ediliyor!

Zirai ilaçlamalar diğer hayvanlar gibi yılanları da yok edyor.

Çoğu zaman karşılaştığımız çiftçiler tarlalarını farelerin bastığını söylüyor.

Bazı ülkeler yılan ithalatı yapıyor. Ülkemizden çok yılanlar kaçırılıyor. Ülkenin her türlü varlığı değerimizdir. Sahip olmak gerekir bütün değerlere. Yoksa vatan nasıl yaşanabilir olacaktır?

(Not: Bir yakınım geçen gün “Yazdıklarını anlamıyorum, hatıra binaen “Beğen” tuşuna basıyorum. Anladığımız şekilde yazsana” diye uyardı. Ben de yazımı anılarımla hikayeleştirdim umarım anlaşılmıştır. Sevgi ve Saygıyla kalın efendim)

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.