DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 27°C
Parçalı Bulutlu

Toroslarda Hayat: Yörükler, Dağlılar ve Ovalılar!..

04.01.2019
302
A+
A-

Genellikle Torosların güney yüzündeki Akdeniz sahillisine Yörük, zirveler ve kuzey yüzündekilere  yakın çevredeki Ovalılar tarafından  “Dağlı”, Eğe kıyılarında “Gırlı” derler.

İçinde büyüdüğüm bir ferdi olduğum Dağlılar için Torosların güneyi Seyil (Sahil), batısında Ege’ye kadar uzanan topraklar Aydın’dır.

Genellikle yazları güneydeki Yörükler sürüleri ile Geyik Dağı’nın kuzey eteklerindeki Dağlıların Yaylalarının komşusu olan Yaylalara çıkarlar. İlkbahardan sonbahara kadar altı ay boyunca kuzeyin Dağlıları ile güneyin Sahillileri birlikte yaşarlar.

Aslında coğrafyadan kaynaklı “Dağlı” ve“Ovalı”, yürüme eyleminden kaynaklı “Yörük”, bölgeden dolayı Aydınlı  tabirleri kullanılmıştır. Her biri Türkoğlu; Türkmen-Oğuz boyludur.  Ancak yaşadıkları coğrafya ve yaşayış farklılıkları onların karakterlerine de yansımıştır.

Yörük; Akdeniz’in sıcaklığıyla ılımlı ve uyumludur.  Sürekli göç ettiklerinden birçok yerleşimdeki köyler ve yaylaların insanları ile karşılaşırlar. Bu da onlara farklı insanlarla ortak yaşama anlaşma yetisini kazandırıp geliştirmiştir.

Ayrıca Yörükler, güneyin narenciyesini, el dokumaları kilim ve kolanlarını kuzeydeki yaylalara taşıyarak, yaz boyunca ihtiyacı olan tahıl, baklagiller, meyve ve sebzeleri elde edebilmek için dağlı köylülerle değiş tokuş ticaretine girerler. Yüzyıllardır yaptıkları bu alış veriş, göçebe yaşayışlarının yanında onlara ticari bir beceri de kazandırmıştır.

Dağlılar olarak bilinen Geyik Dağlarının kuzey eteklerinde yaylaları, Göksu  ve Çarşamba Suyu kaynaklarında kışlakları köyleri, bağları ve bahçeleri olan yarı göçebedirler.  Yazları Yaylaklarında hayvanlarının peşinde olmanın yanı sıra; su boylarındaki bahçeleri, yaylaları yakınlarındaki ekinlik ve otlaklarında çalışmalarını sürdürürler.

Dağlıların kışlakları köyler ile yazlıkları yaylalar arasındaki  ortalama yükseklik;  1400 metreden 2000 metre arasındadır.  Torosların kuzeyinde olan bu yükseklikte kimi zaman köylerde bir iki metre, yaylalarda üç metre kar yağışı görülür. Bu nedenle hayvanlar büyük oranda altı ay boyunca büyük başlar ahırlarına, küçük başlar ağıllarına kapatılır; kış boyunca saman, yem, kuru yaprak, pür ve gevenle beslenir. Bu işi daha çok kadınlar yaptığından erkekler işsiz kalır.

Onlar da, yakın zamanlara kadar kendileri için ölü geçen kış mevsimini değerlendirmek için, güz mevsiminde Ege kıyılarına orman dikimi, pamuk çapası ve zeytin toplama gibi iş alanlarında çalışmaya giderlerdi.

1980’lere kadar çalışmaya gidilen yer genellikle Aydın çevresiydi.   Bu yüzden bu çevrede “Gurbet” denilince Aşık Ömer’in  “Gözlevi’dir elimiz Aydındır  İlimiz” şeklindeki  sözü gibi “Aydın”la özdeşleşmiştir.

Aydın’a gitme işi 1970’lere kadar yaya idi. Büyüklerimizin anlattığına göre Hoca Köyü (Üçpınar), Bozkır, Seydişehir, Beyşehir,  Yalvaç, Isparta, Dinar üzerinden on altı günlük yolla gidilirdi. Yaklaşık yirmi otuz kiloya varan yatak, yorgan, giysi, az miktarda bulgur, un ve pekmezlerini de alarak çıkılan bu yaya yolculuğunda yol boyundaki hanlar ve köy odalarında konaklanırdı.

1970’li yıllarda bu yolculuk kamyonlarla, 1980’lerden sonra otobüslerle yapılmaya başlandı. Zaten 1980’lerden sonra çalışma alanları da Türkiye’deki gelişime paralel olarak değişiyordu. Konya ve ilçeleri Hadim’de, Bozkır ve Taşkent’teki okullarda, Kuşadası gibi turistik yerlerdeki otellerde temizlik işçiliğine, aşçılığa, inşaat işçiliğine; İstanbul’da işportacılığa dönüştü. 

Bu arada 1970’lerde bölgedeki kasabalarda açılan Ortaokullarda; Hadim, Bozkır, Taşkent ve Korualan gibi ilçe ve kasabalarda açılan liselerde eğitim ve öğretime yönelindi.   Ben de eğitim ve öğretim yolunu seçenlerden olduğumdan dolayı Aydın çevresindeki dikim olayını yaşama şansım olmadı.

İlkokulda okulu bitirip de Dikim’e gidenleri duyunca çok özenmiştim. Çünkü Dikim’e gitmek gençlerin kendini hayata hazırladıkları bir gurbet deneyimiydi. Yeni bir dünyayı keşfetmeydi. Orada başkasının işinde ekiplerle çalışma, hayat zorluklarını öğrenip  bir çok hikaye biriktiriyorlardı.Dikimle ilgili merak ettiğim bir başka husus da, hikayelerini dinlediğim aile büyüklerimin hepsi oraya gitmiş çalışmışlardı. Adını aldığım dedem Mavu Hacı (Hasan Bahar) dikime gidip orada vefat etmişti. Aydın Devlet Hastanesi  yanındaki Kimsesizler Mezarı’na konulan naaşı şimdi kayıptır. Ebem rahmetli zamanın Muhtarı Mevlüt Çetinkaya’nın, “-Eşinden geriye kalan şu kırk kuruşu alsınlar!” diye kendisine gönderdiğini anlatmıştı.

İlkokulda Dikim’e gidenleri köyden törenle uğurladığımız günleri hatırlıyorum. Yolculuk edecekleri i kamyonun üzerine branda çadır çekip örtülmüşlerdi. Ben de babamın eşyalarını taşımaya yardım etmiştim. Elimdeki pekmez bidonunu yolda düşürüp kapağını kırdığımı hatırlıyorum.  O sırada suçluluk duygusuyla Aydın’a kadar pekmezi nasıl götüreceklerini düşünmeden edemedim tabi. Dikimciler yiyeceklerini, yatak, yorganlarını arabaya yükledikten sonra kendileri de üzerine  oturmuşlardı. Bu şekilde yaklaşık bir gün yol gideceklerdi.  Belki şu anda bu yolculuğun zor olduğunu düşünebiliriz ama daha önceki yaya on altı günlük yolu düşününce onlar için hiçbir şeydi.

Bu yolculuğun bir seferinde Koreli olarak bilinen Mehmet Ural’ın kamyonuyla yolculuğa çıkmışlardı. Koreli kamyonun sahibi ve muavinidir. Yolculuğa çıkıp Dinar’dan geçerken polis durdurup “Kamyonda ne var?” diye sorar. Kamyonun şoförü Çimili Mustafa( Arı) mahcup “Adam var” demekten çekinmektedir. O sırada hazır cevaplı lığıyla tanınan Koreli ; “-Kapuşka(Lahana) var!” der. Polis kamyona tırmanır ve kasanın köşesinden kamyonun içine göz atar. O  sırada kendisine bakan onlarca parlayan gözü görünce hallerine acıyıp; “Haklısın içinde bir yığın kabuşka var, iyi yolculuklar” demiştir.

Büyüklerin Aydın’dan dönüşünü kış boyu beklerdik.  Yola çıktıklarını haber alınca Bozkır’a doğru önlerine çıkardık. Bazen köyün yakınında Ilgınlar, Yassı Kaya, Eşşekçi Taşı civarında çamura saplanan kamyonlarına omuz verir çıkardığımız olurdu. Onlar da bize Aydın’dan getirdikleri kuru incirlerden hediye ederlerdi. Tadı damağımda kalan o incirlerin lezzetini hâlâ unutamam. Bir de Aydın’dan gelirken babam rahmetli bir seferinde Yeni Dünya getirmişti. “-Baba bu eriğe benzeyen meyve nedir?” dediğimde “-Yeni Dünya” demişti. Ben de okulumuzda öğretmenimizin Amerika’ya Yeni Dünya dendiğini  öğrettiğini hatırlatarak “Peki bu meyveler o zaman Amerika’dan mı geliyor?”  diye sormuştum. O da “-Şimdi Aydın’da yetişiyor, belki de eskiden oradan gelmiştir!” demişti.  Çayı da sanırım Aydın’dan getiriyorlardı. İlk kez çayı Aydın’dan gelen komşumuz Mustafa Vural’a “Hoş Geldin”e gittiğimizde içmiştim. Ha bu arada bir de; dışarıdan gelenleri karşılamaya “Hoş Geldin’e Gitme” tabiri kullanılırdı. 

Tarih boyunca Dağlıların hikayesi yazları dağlarda, kışları başka kentlerde ekmek aramak geçerdi. Bu onlara yaşamla mücadele yeteneği kazandırmıştır. Bu yüzden çalışkandırlar. Farklı coğrafyalarda, çok farklı işlerde çalıştıkları için,değişik insanları tanıma ve dünya görüşleri zenginleştirme becerileri kazanmışlardır. Çevrelerinde sert ve mert oldukları yönündeki  değerlendirmelere gelince, bu özellikleri yaşadıkları  dağlık coğrafi koşulların doğasından kaynaklanmıştır.

Burada cılız kalınmaz, yoksa sizi doğa kendi yöntemleri içinde elemeye tabi tutar, ayıklar. Ama hastalıktan ölürsünüz, ama kurda kuşa yem olursunuz, ya da eşkıya  yolunuzu keser, itilirsiniz kakılırsınız (geçmişte diyorum bu olanlar; şükür şimdi ülkemizin en sakin yeridir), hiçbir şey olmazsa  yardan uçarsınız! Bu yüzden güçlü olmak zorundasınızdır.

Ovalara gelince;bir zamanlar burada büyük topraklar vardı. Büyük topraklarda geniş tarım alanları, irili ufaklı binlerce koyun sürüleri doluydu.  Bu dönemlerde sırtını toprağa dayayan Ovalı kardeşlerimiz kimseye muhtaç olmadan karnı tok bir şekilde geleceğe  güvenle bakarak vakitlerini geçirip mutlu bir yaşam sürdürdüler.

Zaman geldi geçti; nüfus arttı,  topraklar mirasa bölündü, sürüler küçülüp dağıldı. Son yirmi otuz yıldır iş kaygısı onları da sardı. Gelecek onları da korkuttu. Onlar da bir zamanın Dağlıların yaptığı gibi kentlere doğru iş aramak için kentlere koşmaya başladılar.  Kırk yıl önceki Çobanların Yaylaları gibi, yirmi yıldır Ovalıların tarım alanları tarlaları da boşaldı.

Şimdilerde kentlerde Dağlılar, Yörükler ve Ovalılar bir araya geldiler.

Tabir yerindeyse kentler büyük bir köye dönüştü.  Bu nüfusu beslemek için kentlerdeki sanayileşme yeterli görülmediğinden onlar da eğitim ve öğretime yöneldi.

Eğitim ve öğretimi bitiren binlerce genç var. Devlet kapılarında iş bekleyenler binleri aştı. Büyük kentlerimizde milyonlara ulaşmaya başladı.

Evet iş güç aslanın ağzında hatta midesinde.

Geleceğe birlikte yürümekten başka çare var mı? Birlikte yürüyeceğiz. Bilgi güç demek, her şeyin anahtarı demektir.  Birlikte değişen dünyamızda, yeni bir gelecek için eğitim ve öğretim başka çare yok gibi.  Bilgi Çağı’nda birlikte, birlik olmak için hep birlikte çalışmak, diyorum. Saygılarımla.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.