DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 29°C
Parçalı Bulutlu

Türklerde Ocak Kültü

20.01.2019
276
A+
A-

Ocak Kültü, kültürümüzün merkezinde olmuştur.

Ocak toplumun merkezi olan ailenin simgesiydi.

Ocaklar bir yetişme yeridir.

Aynı zamanda eskiden şifa umulan yerlerdi.

1970’lerin sonu Ebemle(Babaannemle) kardeşlerim ocakta yemek yapmak için ocakta yağ eritmektedirler,  o sırada Ebem tavadaki eriyen yağdan bir kaşık alıp ocaktaki ateşe serpeler.

Kardeşlerim Ebemin davranışa anlam veremedikleri için, onun ateşe neden yağı serptiğini sorarlar.

O da, Ölenlerimiz Cuma günü evlerinizi ziyaret edip ocaklarında yemek pişiyor mu pişmiyor mu diye merak edip bacayı kontrol ederler, ben de Babanızın yemek kokusunu duyup, evimde evlatlarım yemek yapıyorlar, diyerek sevinmesi için, yemek kokusunu duymasını istediğimden ateşe yağ serptim, der.

Görüldüğü gibi kültürümüzde ocak yalnız yaşayanların değil ölenlerin de zaman zaman ziyaret ettiği kutsal bir mekândır.

Ocak, ailenin varlığı dirliği, bereket ve  geleceğidir.

Bu nedenle, komşu komşunun külüne muhtaçtır, denilmiştir.

Eskiden ateş yakmak için kibrit ve çakmak gibi malzemeler olmadığı için komşunun ocağından kül içinde köz taşınarak ateş sağlanırdı. Bu yüzden işten güçten kesilmiş, dağa taşa gitmeyen yaşlı evler ilk kapısı çalınan kişiler olurdu. Onlar gün boyu ocaktaki ateş etrafında ya yemek yaparak, ya da ısınarak ateşin sönmemesine gayret gösterirlerdi.

Görüldüğü gibi ocak sadece bir aileyi değil, ailenin yanında konu komşuyu, toplumu bir araya getiren bir değerdi.

Ocak insanların doğup büyüdüğü, oradan yeni ocaklar kurduğu bir merkezdi.

Ocak sadece, insanlar için bir yayılma noktası değildi. Eski Türklerde olduğu gibi halen Anadolu’da sebzelerin fidelerinin yetiştirildiği küçük seralara ocak adı verilir.

Bir yetiştirme yeridir. Asker Ocağı da böyledir. Vatan için gençler burada toplanıp yetiştirilir.

Bu yüzden Türklerde, aile ocağı nasıl bir ailenin geleceği için önemli ise, asker ocakları da vatanın bekası için önemlidir.

Bir de Türklerde her sülalenin ocağı,  atadan gelme belli meziyetler taşıyarak, belli hastalıklara şifa kaynağı oluşturur.

Buna mejik tedavi diyen uzmanlar da var ama bizim orada “Sanaka” derler.

Ben de bu uygulamalara Sanaka Tedaviler demek istiyorum.

Ailenin birinin ocağı göz ağrısına şifa kaynağı görülürken, bir baş ağrısına, bir diğeri diş ağrısına şifa ocaklığı eder.

Bu şifa karakteri köylere göre de kendini gösterebilir.

Kısırlık, aydaşlık, sarılık, yılancık, temreği, kurteşen gibi ocaklar en sık duyulanlar arasındadır.

Ocağı temsilen genellikle evin en yaşlılarıdır.

Bazen hayatında tedavisiyle ün salmış olanların mezarına gidip toprak alıp kullandıkları görülmektedir. Bu yüzden türbe ziyaretlerinin birçoğu o mezardan şifa ummak için olmaktadır.

Ocak kimseye son zamanlarda “Hoca” da denilmektedir, ancak “ebe” ve “dede” denildiği olmaktadır.

Ocaklar ve mezarların yanında şifa umulan yerlerden bazıları kutsal ağaçlar, delik taşlar, pınarlar, cami ve değirmenlerdir.

Tedaviye gidecek hasta ve yakınları öncelikle kalben şifa bulacaklarına inanmaları gerekir. Tedavi uygulayan kişi kutsal ocağa ait küle, o eve ya da pınara ait suya, kutsallık atfedilen toprağa, o evden alınacak tuza kurandan Sureler, Arapça ve ya da Türkçe dualar okuyabilir.

Hasta bunları içerek ya da bir tutam yiyerek şifa beklemelidir. Yapılan iş için eskiden belli bir fiyat biçilmezdi.

Arılık (Temizlik-iyilik) denilen sembolik bir para verilirdi.

Şimdi bazı yerlerde bunun ticarete dönüştürüldüğü de öğrenilmektedir.

Şu anda bu türden uygulamalar oluyor mu bilmiyorum?

Ancak geçmişten taşıdığımız bazı kültürlerin gelecekte bilinmesi için tespit edebildiğim bazı uygulamalardan birkaç örnek vermek istiyorum.

Bunlardan en ilgimi çeken bazı yerlerde Kırk Basması olarak bilinen Aydaşlık’la ilgili oldu.

Aydaşlık;  kırk gün içinde doğan çocukların ailesinin o çocuklarla ilgili birbirinden kırk basmaması için bir şey almamasıdır.  Eğer bir çocuk diğer bir çocuğun giydiğinden bir eşya alır giyerse, ya da yediğinden bir şey yerse diğer çocuğun hasta olacağına inanılır. Hasta çocuğun tedavisi için otuza yakın uygulama olsa da şu anda bir kaç örnek vereceğim.

Önce kendi  Aydaşlığımla ilgili uygulamalar.

Annemin anlattığına göre; ben bu hastalığa henüz üç beş aylıkken tutulmuşum.

Beni hemen  köydeki  Aydaşlıkla ilgili tedavi yöntemleri  ile bilinen Şeytana Garı’ya götürür.

Daha sonraki yıllarda çocukluğumda tanıdığım Gilicir Garı görünüşü ile Bilge bir kişiliği gibiydi.  O günlerde üç beş yaşındaydım, beni Anneme göstererek “Bu çocuk dedesi Gök Mavu gibi, tıpkı o gibi sarışın ve gözleri gök, bu sizin sülalenizin rengi bu yüzden size Mavular demişler. Dedenizin gözü de gök mavusu idi. ” 

Anlattığı ta çocukluğunda gördüğü dedemin dedesiydi. Yani yüz yıl öncesi..

En erken geçmişimin en son tanığı bilge bir kadındı.

Bebek olduğum için Annemin Şeytana Garı’ya beni götürdüğünü hatırlamıyorum, ama onun anlattığı şeyleri hiçbir yerde ne duydum ne de okudum..

Şeytana Garı, beni bir leğen içine koyduğu domuz kafası iskeleti üzerinde yıkamış!

Sanki çağdaş bir Kam gibi!

Yanlış hatırlamış olabilir diye Anneme birkaç kez sordum; gerçekten beni domuz kafası üzerinde mi yıkadı, teyzemiz, diye.

-Öyle oldu oğlum öyle, gerçekten domuz kafası üzerinde yıkadı…

O sırada bende geçici bir iyilik olsa da daha başka neler yapılmamış ki!

Karapınar’a götürüp yıkamalar, değirmenden un getirip yıkandığım suya atmalar, Mehmet adı olan yedi evden un getirip hamurundan halka yapıp  halkadan geçirmeler,   köyün etrafında dolaştırmalar, delik taştan geçirmeler..vs.  

Burada bütün bunları anlatmak sayfalar alabilir. Bu bilgiler ileride yayında genişçe alınacaktır.

Çocukluğumuzu geçirdiğimiz 1960’lı yıllar dış dünyadan bağlantımız Sadece askere gidenler ve bir de Aydın’a dikime ve pamuk çapasına gidenlerle kuruluyordu. 

Köy Enstitülü öğretmenler ve birkaç Üniversiteye giden kişi olmuştu.

Torosların zirvesinden gizlenmiş bir köyde geçmişin kültürleri henüz değişime uğramamıştı. Bu bakımdan bizim kuşak milletimizin Eski, Orta, Yeni ve Yakın Çağlarını yaşamıştır.

Bu birçok farklılığı yaşamış olmakla bir şans da olabilir, ama dış dünya ile ayak uydurmada zorluklar yaşama şanssızlığı da yaşamış olabiliriz.

Ne şanslıyız değil mi?

 Bizden öncekiler günümüzün bu baş döndürücü teknolojisini göremediler, sizler de geçmişin hantallığını, Geçmişin deneyimi, geleceğin tazeliğiyle geleceğiniz aydınlık olsun, dileklerimle.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.