DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 30°C
Açık

Vakıf meselesi…

11.04.2019
201
A+
A-

Geçen yıl bir tanıdığım vasıtası ile Konya’da hizmet veren bir vakıfta görev almam için teklif geldi.  Birkaç saate yakın bir süre vakfın geçmişinden, yaptığı işlerden, neler yapılabileceği konusunda sohbet ettik.  En son olarak da teklifini düşünmemi, cevabımı beklediklerini söyledi ve ayrıldık. 

Neden hemen karar vermedim? Neden sorup soruşturmam gerek dedim? 

Çünkü çocukluktan itibaren hep “Aman, sakın ha vakfa, vakıf malına bulaşma” sözleri ile büyüdük ve bu sözler bilinçaltıma o kadar işlemiş ki bir vakfa gidip çay içmeye bile korkar olmuşuz. 

Akşam bu konuyu evde ailem ile konuştuk, tartıştık, istişare ettik… Ailemin tüm bireyleri bu vakfa yardımcı olabileceksem, gençlere yeni ufuklar açıp gelecekte vatanımıza ve milletimize hayırlı evlatlar yetiştirebilmelerine bir nebze de olsa faydam olacaksa neden görev almayasın ki dediler…

Ancak daha ikna olamamıştım, maneviyatına güvendiğim birkaç kişiye daha sormam gerekti çünkü “aman ha, vakfa bulaşma” sözü bilinçaltıma öyle bir etki etmişti ki…

Sorduğum kişilerden birkaçının da sanırım bilinçaltları vakıf konusunda benim gibi yoğun bir şekilde doldurulmuş ki “aman ha..” diye başladılar cümlelerine fakat olaya mantık boyutundan bakanlar başta Annem olmak üzere tam destek verdiler.  

Tüm bu istişareler ve geri dönütler sonunda oturdum, uzun uzadıya düşündüm.  Aslında ben yıllardan beri vakıfta çalışıyordum.  Evet, devletimin bana emanet ettiği birimde yani Selçuk Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde yıllardan beri Hocalık hatta altı yıl boyunca Bölüm Başkanlığı yapmıştım ayrıca üniversite içerisinde yer alan birçok birimde görev almıştım. Şimdi ise Konya Teknik Üniversitesinde bana emanet edilen Dış İlişkiler Koordinatörlüğü görevini yürütüyordum ve Teknik Bilimler MYO’da İngilizce derslerine giriyordum.  Düşündükçe, tüm bu görevlerin vakıf mantığından aslında hiçbir farkı yoktu, milletimizin ödediği vergiden maaşlarımız ödeniyordu ve karşılığında bizlerden vatanımıza ve milletimize hizmet etmemiz gerekiyordu. 

Zihnimde bu vakıf konusunu biraz daha genişlettim, evet birçok kurum aslında vakıftı ya da vakıf mantığı ile yaklaşmak gerekiyordu.  Mesela belediyeler, okullar, devlet kurumları, sendikalar, dernekler…. Kurumun, kuruluşun adı her ne olursa olsun oraya gönül bağlamış, umut bağlamış, geleceğimiz daha iyi olsun, biz çektik geleceğimizin teminatı çocuklarımız çekmesin düşüncesi ile dişinden tırnağından artırmış, bu kurumları, kuruluşları yaşatmış insanların, tüyü bitmedik yetimlerin hakkı olan bu yerlerde görev almak elbette vebal gerektiriyordu.  Hatta “fakirin zenginde hakkı vardır” sözü düşüncelerimi daha da pekiştiriyor, destekliyordu.  O halde, yalnızca adında “vakıf” kelimesi geçmemesi ile vebalden kurtulmak mümkün değildi. 

Sözü fazla uzatmadan, eğmeden bükmeden, sizleri de fazla sıkmadan;  birçok kimse belli mevki ve makamlara talip oluyor, hele son zamanlarda gündemde yerel seçimler olması sebebi ile en güzel örnek belediye başkanlıkları olacaktır diye düşünüyorum. Acaba belediye başkanları seçime katılmadan önce ve şimdi yani seçildikten sonra bu ”vakıf meselesini” hiç düşündüler mi?  Düşündüler ise ne kadar düşündüler? 

Bugün düşünmek için bile geç kalınmış sayılmaz, yeter ki aşağıdaki hikâyeyi okuyup içselleştirelim;

Adamın biri çok zenginmiş. En büyük korkusu ise mezara girdiğinde sorgulanmakmış. Hikâye bu ya; haber salmış şehre, “öldüğüm gün benimle birlikte mezara girip, o gece sabaha kadar yanımda olacak kişiye, tüm mirasımı bırakacağım” demiş. Herkesin korkudan sesi bile çıkmamış ancak birkaç saat sonra hamalın biri çıkagelmiş.  “Nasıl olsa bu hayatta kaybedecek bir şeyim yok. Bir gece dayanırım, alırım mirası bütün ömrüm kurtulur” diye düşünerek, bu teklifi kabul etmiş.

Kısa bir süre sonra Zengin Adam ölmüş, Hamal da onunla birlikte mezara konulmuş. Sorgu sual melekleri gelmişler. Bakmışlar ki biri ölü, diğeri sağ. “Zengin Adam nasıl olsa ölmüş, öteki sabah olunca gidecek, Hamaldan başlayalım sorgulamaya” demişler ve başlamışlar sorguya… “O ip kimin, nereden buldun, nasıl satın aldın…” diye sabaha kadar sorgulamışlar. Sabah olmuş, hamalı kabirden çıkartmışlar. “Bütün miras senin, tebrik ederiz” demişler… “Yok! İstemem aman miras falan istemem” demiş ve eklemiş “Sabaha kadar bir ipin hesabını zor verdim, onca malın mülkün hesabını nasıl vereceğim?”

Allah’ım hesabını verebileceğimiz mal, mülk ve makam nasip etsin inşallah.

YORUMLAR
  1. Ahmet BÜYÜKBEZİRCİ dedi ki:

    Beyetendi dusuncelerinde haklisin.Ama birilerininde bu isleri yuklenmesi gerekir.ALLAHheriki dusunce sahibine,de kolaylik versin AMİN sevgilerimle CUMA, niz mubarek olsun.