DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Konya 26°C
Parçalı Bulutlu

Yalan dünyanın sanal dünyası: “Sosyal Medya”

05.01.2019
207
A+
A-

Birçoğumuzun hayatının neredeyse vazgeçilmezi haline gelen yalan dünyanın sanal dünyası sosyal medya insanlar arasına fitne düşürmekte, birbirine karşı düşmanlık oluşturmakta ve maalesef bazen de farkına bile varmadan bizleri günaha sokmakta…

Evet, farkında bile değiliz günaha girdiğimizden, kul hakkı yediğimizden, sosyal medya da etkileşimde bulunduğumuz insanları bile günaha sürüklediğimizden…   

Günümüzde yaşamış ve vefat etmiş insanları bile cennete ya da cehenneme gönderiyorken, perde arkasını bilmeden tarihte yer etmiş şahsiyetleri bile çok acımasızca eleştirip, cehennemin derinliklerine gönderirken hiç tereddüt etmiyoruz.  Halbuki “Hüküm Allah’ındır.” (En’am, 6/57) Allah adına hiç kimsenin hiçbir kimse hakkında hüküm verme hakkı olmadığı gibi, cennete ya da cehenneme gönderme yetkisi de yoktur.

Yanlışlıkları uygun bir şekilde dile getirip, düzeltebileceğimiz bir durum söz konusu ise yardımcı olmaya çalışsak, insanlığın faydasına kullansak,sosyal medyanın amacına çok daha uygun bir şekilde kullanıldığını söyleyebiliriz. 

Rahmetli Babamın tecrübelerine dayanarak birçok kereler söylediği; “Oğlum, duyduğuna inanma, gördüğünün de yarısına inan” sözü ve bir kez daha hatırlatmakta fayda olduğunu düşündüğüm bir menkıbe gerek gerçek hayatta gerekse de sosyal medyada yaptığımız yorumları bir kez daha gözden geçirmemizi nasihatler nitelikte;

Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşlı görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

– Hayrola efendim canınızı sıkan bir şey mi var?

– Akşam garip bir rüya gördüm.

– Hayırdır inşallah.

– Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.

– Nasıl yani?

– Hazırlan dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar.

Sorarlar; Kimdir bu?

Ahali; Aman hocam hiç bulaşma derler, ayyaşın, berduşun biri işte!

– Nerden biliyorsunuz?

– Müsaade ette bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

Bir başkası konuşmaya girer.

-Biliyor musunuz, Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.

Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

-İsterseniz komşulara sorun. Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?

Sonuçta mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam Vezir de toparlanıyordur ki Padişah önünü keser.

– Nereye?

– Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebaamızdır. Defnini tamamlasak gerek.

– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

– Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

– Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz?

– Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.

– Aman efendim. Nasıl kaldırırız?

– Basbayağı kaldırırız işte.

– Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini?

– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

– Şurada bir mahalle mescidi var ama?

– Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?

– Ne bileyim Ayasofya’dan, Süleymaniye’den. En azından Fatih Camii’nden.

– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.

Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.

Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır:

– Sultanım yanlış yapıyoruz galiba

– Nasıl yani?

– Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kim bilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?

– Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir cüzüne, tespihine döner, Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir.

– Hakkını helal et evladım. Belli ki çok yorulmuşsun.

Sonra eşiğe çöker ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından.

– Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir, Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı sonra getirip dökerdi helaya.

– Niye?

– Ümmet-i Muhammed içmesin diye.

– Hayret.

-Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek, der çeker giderdi, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.

– Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki.

– Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki derdi, tekbir alırken Kabe’yi görmeli.

– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.

– İşte bu yüzden Nişanca’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün; Bakasın Efendi! Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada? dedim,

– Doğru öyle ya?

– Kimseye zahmetim olmasın! deyip mezarını kazdı bahçeye.

Ama ben üsteledim.

– İş mezarla bitiyor mu? Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? dedim.

– Peki, o ne dedi?

– Önce uzun uzun güldü, sonra Allah büyüktür hatun, hem Padişahın işi ne? dedi.

İşte Nalıncı Baba o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı, Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat Padişah gördü ve mübareği evine defnetti.

YORUMLAR
  1. Emre Erdi Özdemir dedi ki:

    Sayın Yağmur Hocam yazınızı dikkatle ve yavaş yavaş okudum. Siyasetten çıkar çatışmalarından başka yazılar makaleler okuyamıyoruz. Makalenizi çok beğendim. Fevkalade bir hikayede ve günümüz insanının durumunu paylaşmışsınız.
    Eğer müsaade ederseniz size bir yazı önerisinde bulunmak isterim. Yüce ve Kutsal olan tarihimizi televizyonlardan değil de kitaplardan öğrenmemiz gerektiğiyle alakalı yazı yazmanızı sizden istirham ediyorum. Saygılarımla