Zihnî Vesayetten Rûhî Hürriyete: Öze Dönüş!

Sahte Işıkların Peşinde Kaybolan İstikâmetimiz!

Akıl ve gönül dengesini kuran bir neslin medeniyet inşâsı üzerine...

Tanzimat’la birlikte esmeye başlayan o meşhur rüzgâr, zamanla bir kültür kasırgasına dönüştü. Batılılaşma serüveninin beraberinde getirdiği yabancılaşma; asırlardır bizi ayakta tutan istikâmet bilincimizi, irfan geleneğimizi ve bizi biz kılan köklü değerlerimizi gölgede bıraktı. Ne hazindir ki bu savruluş; bizi kendi yurdunda garip, öz kültüründe yabancı bir nesil hâline getirirken; zihin dünyamızı da Batı’nın fikrî vesayetine mahkûm etti.

​Oysa Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

​"İzzet (şeref ve haysiyet) ancak Allah'ın, O'nun Resûlü'nün ve müminlerindir." (Münâfikûn, 8)

​Biz izzeti yanlış kapılarda, sönük kandillerin sahte parıltılarında aradık. Kendi göğündeki yıldızı görmezden gelip başkasının meşalesiyle yol yürümeye kalkanın nasibi, ilk virajda istikâmetini kaybetmektir.

​Gökteki Yıldızlar: Pusulamız Kim?

​Bu millet ne zaman dünyaya ilim, sanat ve adaletle hükmettiyse, pusulası dâima sabitti. Ufkumuzu aydınlatan kandillerimiz, yolumuzu çizen devâsâ çınarlarımız vardı:

​İmam-ı Âzam’ın eşsiz ferâseti ve hukuk dehâsı,

​İmam-ı Gazâlî’nin nefis terbiyesi ve kalbî derinliği,

​Abdülkadir-i Geylânî’nin sönmeyen mâneviyat meşâlesi,

​İmam-ı Rabbânî’nin tavizsiz ve vakur duruşu...

​Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

"Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyeti bulursunuz."

​İşte bu büyük zatlar, o yıldızların yeryüzündeki iz düşümleridir.
Onlara sırt çevirip modernizmin sığ sularında "yenilik" aramak, ana caddeden ayrılıp çıkmaz sokaklarda yankılanan bir gürültüye hapsolmaktır.

​Sahih Gelenek ve Mânevî İstikâmet 

​Bugün "mezhepsizliği" bir özgürlük alanı zannedenler, köksüz akımların kurak çöllerinde serap peşinde koşmaktadırlar. Edille-i Şer’iyye (Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas) bizim mânevî can simidimizdir. Bu sarsılmaz sacayağından birini dâhi eksik bırakan anlayış; ya aşırı uçların kucağına düşer ya da modernizmin çarkları arasında deizmin ve inançsızlığın girdabına kapılır.

​İmam-ı Mâlik Hazretleri’nin şu hikmetli sözü kulaklarımıza küpe olmalıdır:

​"Bu ümmetin sonu, ancak başının (selef-i sâlihînin) ıslah olduğu şeyle ıslah olur."

​Akıl ve Gönül Dengesiyle Kızılelma’ya

​Alparslan’ı Malazgirt’te muzaffer kılan, Fatih’e İstanbul’un kapılarını açtıran ve Sultan Abdülhamid Han’ı yedi düvele karşı ayakta tutan sır; Kur’an ve sahih sünneti hayatın merkezine koymalarıydı. Onlar akıl ile gönlü, madde ile mânâyı mükemmel bir dengede buluşturdular.

​Sadece akla güvenen "bilgi hamalı", sadece duyguya hapsolan ise "hayalperest" olmaya mahkûmdur. Ancak bu iki cevheri tevhid edenler İ'lâ-yi Kelimetullah bayrağını yeniden en yüksekte dalgalandırabilir ve mukaddes hedeflere yürüyebilir.

​Binayı Yeniden İnşâ Etmek

​Mâneviyat binası sarsılırsa, üzerine inşâ edilen hiçbir maddî hayal ayakta kalamaz. Geleceğimizi; ne medeniyetinden bihaber sığ zihinlerin ne de kutsalları kendi çıkarına âlet eden cahil bezirgânların insafına bırakabiliriz.

​Vakit, özümüze dönme vaktidir. Vakit, köklerimizdeki asil rûhu yeniden kuşanma vaktidir. Kendi medeniyet evimizde misafir gibi değil, ev sahibi gibi dimdik durma vaktidir.

Mithat Güdü 
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci Yazar

YORUM EKLE