Kuruyan Kökler ve Eğri Meyveler: Ahlâk Nerede Kayboldu?
Bugün toplum olarak en büyük sancımız, sokakta, ticarette ve sosyal hayatta karşılaştığımız ahlâkî aşınma. Hepimiz bir şeylerden şikâyetçiyiz: Güvensizlikten, kalitesizlikten, kargaşadan... Ancak bu yaraya teşhis koymaya çalıştığımızda, çoğumuz asıl meseleyi anlamaktan ziyade, konuyu güncel siyasî tartışmaların sığ sularına çekmeyi tercih ediyoruz. Oysa karşımızdaki manzara, ne son birkaç yılın ne de birkaç partinin meselesidir; bu, koca bir asra yayılan bir zihniyet ve sistem tasfiyesinin doğal sonucudur.
Tohumunu Ekmediğiniz Tarladan Mahsul Bekleyemezsiniz
Sosyolojik bir gerçektir ki; kökü zehirlenmiş veya besini kesilmiş bir ağacın meyvesi neden eğri diye sormak beyhûdedir. Eğer ağaç hala eğri de olsa bir meyve veriyorsa, kökü tamamen yok olmamış ama "zedelenmiş", "zehirlenmiş" veya "kaynağından kesilmiş" demektir. Bir toplumun ahlâk damarları, o toplumu besleyen tarihî ve manevî kaynaklardan kesildiğinde, ortaya çıkan boşluğu hiçbir seküler yasa veya yapay müfredat dolduramaz. Bizler, yaklaşık yüz yıldır bir milletin hafızasının silindiği, değerlerinin "gericilik" yaftasıyla sistem dışına itildiği bir süreçten geçiyoruz. Beş nesil boyunca; yasasıyla, eğitimiyle ve basınıyla tamamen seküler bir süzgeçten geçirilmiş bir toplumdan, o süzgecin içine hiç koymadığınız "kadîm ahlâkı" beklemek ne kadar mantıklıdır?
Mesele Kapıları Açmak Değil, Rûhunu Koymaktır
Bugün bazıları, "Madem öyle, kurumları açın, engel mi var?" diyerek kibrini konuşturuyor. Ancak mesele sadece bir binanın kapısındaki kilidi açmak değildir. Asıl mesele, o kapıdan içeriye hangi rûhu, hangi özgürlüğü ve hangi müfredatı koyduğunuzdur. Yüz yıl boyunca toprağı zehirledikten sonra, bugün tohumu attığınızda hemen orman olmasını bekleyemezsiniz. Medreseler ve dergâhlar bu topraklardan dünyaya ilim ve ahlâk yayılan birer medeniyet merkeziyken, onları kapatmak sadece binaları yıkmak değil, insan yetiştiren o eşsiz iklimi kurutmaktı. Yunus’ların, Mevlânâ’ların yeniden yetişmesi için önce o zehirli zihniyetin değişmesi, toprağın yeniden kendi özüyle buluşması gerekir.
İnanç mı İlkel, Yoksa Sistemler mi Köksüz?
İslâm dünyasındaki mevcut kargaşayı bir "inanç sorunu" gibi sunmak, sığ ve yanıltıcı bir yaklaşımdır. Batı, bugün sahip olduğu refahın temellerini bir dönem İslâm dünyasından aldığı ilim ve metodolojiyle atarken; bizim coğrafyamızın içine düştüğü kargaşa, inancın kendisinden değil, o inancın medeniyet kuran özünden koparılmasından kaynaklanmaktadır.
Bir ilacın hastayı iyileştirmemesi ilacın suçu mudur, yoksa o ilacı yanlış kullananın ya da kutusunu sadece rafta tutup içindeki özü terk edenin mi?
Bugün İslâm coğrafyasında hüküm süren modellerin çoğu İslâm’ın özü değil, sömürge artığı yönetim biçimleridir. Endülüs’ten Osmanlı’ya dünyayı aydınlatan bir inancı "ilkel" diye yaftalamak, tarihe ve akla kör bakmaktır.
Aynaya Bakma Vakti
Şikâyet ettiğimiz toplumsal "pislikler", aslında savunulan o köksüz sistemin doğal çıktılarıdır. Hem bu sistemin hararetli savunuculuğunu yapıp hem de onun ürettiği ahlâkî boşluktan yakınmak, en hafif tabiriyle riyakârlıktır. Bugünün eğri meyveleri için suçu hep başkasına atmak yerine, aynaya bakma ve o kökü kimin kuruttuğunu, o ahlâk damarlarını kimin kestiğini sorma ferasetini göstermeliyiz.
Unutmayalım ki; ahlâkını vermediğiniz bir dînin, hukukunu uygulamasını bekleyemezsiniz. Toplum olarak yeniden canlanmak istiyorsak, önce o kesilen ruh damarlarımızı yeniden tedavi etmek zorundayız.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar