İslâm Hukukunda İnkâr Üzere Ölenlerin Durumu: Hukukî ve Dînî Sınırlar
İslâm dîni, bireyin dünya hayatındaki beyanlarını, tercihlerini ve ikrârını esas alarak ona bir "hukukî statü" belirler. İslâm’ın temel esaslarına (zarurât-ı diniyye), Kur’ân-ı Kerîm’e ve Hz. Peygamber’e (s.a.v.) karşı açıkça cephe alan, bu inkârını alenen sürdüren ve tövbe etmeksizin vefat eden kişilerin fıkhî durumu, İslâm hukukunda net kaidelerle sabitlenmiştir.
Bu tür bir tutumu hayatı boyunca ısrarla sürdüren kimseler, fıkıh terminolojisinde "mürted" (dinden dönen) veya "kâfir" (inkârcı) olarak nitelendirilir. Bu nitelendirme, bireyin niyetinden ziyâde "açık beyânı ve somut fiili" üzerine inşâ edilir. Dolayısıyla konu, kişisel yorumların ötesinde ilmî bir hükme bağlanır.
Bu önemli konuyu üç ana başlık altında detaylandıralım:
1. Vefat Eden İnkârcıların Ardından Rahmet Dilemek ve Duâ Etmek
İslâm inancına göre, küfür üzere öldüğü kesinleşen bir kimse için mağfiret dilenmez ve rahmet duâsı edilmez. Bu husus, Kur’ân-ı Kerîm’de kesin bir dille yasaklanmıştır. Tevbe Sûresi’nin 113. âyet-i kerimesinde şöyle buyurulur:
"Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, müşrikler için mağfiret dilemek Peygamber’e de müminlere de yaraşmaz."
Bu ilâhî ihtar; müşrik, kâfir veya mürted olarak ölenler için istiğfar edilmesini men eder. Zira böyle bir duâ, kişinin dünyadaki bilinçli tercihini meşrulaştırma çabası anlamına gelir ki bu durum İslâm akâidiyle bağdaşmaz. Hanefî ve Şâfiî başta olmak üzere tüm hak mezhepler ile günümüz ilmihâl çalışmaları bu konuda ittifak hâlindedir.
Burada şu ayrımı yapmak gerekir: Bir kişinin hayattayken hidâyete ermesi için duâ etmek son derece faziletli bir davranıştır. Ancak vefatından sonraki süreç, artık hükmün kesinleştiği bir evredir. Bu noktada sergilenen tavır duygusal bir tercihten ziyâde, dînin nasslarına (âyet ve hadis) tam bir bağlılık meselesidir.
2. Cenaze Namazı Kılınması ve Defin İşlemleri
İnkâr üzere vefat eden bir kimsenin cenaze namazı kılınmaz. Teknik açıdan bir ibadet olan cenaze namazı, hayatta olan müminlerin vefat eden mümin kardeşi için gerçekleştirdiği bir duâ ve "şâhitlik" merasimidir.
Bir kimsenin cenaze namazının kılınabilmesi için o kişinin "Müslüman" sıfatını taşıması temel şarttır. Hayatı boyunca İslâm’ın kutsallarını reddeden birine cenaze namazı kılmak, ona "mümin" şahâdetinde bulunmak demektir. Bu ise hakikate aykırı bir beyan ve fıkhî açıdan "yalancı şâhitlik" hükmündedir. Hatta bazı âlimler, bu durumun bilincinde olmasına rağmen namaz kılan kişinin kendi îmanının tehlikeye girebileceği hususunda uyarılarda bulunmuşlardır.
Fıkhî hüküm gereği bu kişiler yıkanmaz, kefenlenmez ve Müslüman mezarlığına defnedilmez. İslâm hukukçuları bu uygulamayı; dînin izzetini korumak, inancın sınırlarını belirgin kılmak ve bireyin iradesine duyulan hukukî bir saygı olarak görürler. Diyanet İşleri Başkanlığı ve klasik fıkıh kaynakları bu konuda hemfikirdir: Küfrü açık olan kimsenin defin işlemleri, resmî din görevlileri eliyle Müslüman usulüne göre yürütülmez.
3. Yakınlarına Tâziye ve Başsağlığı Dileme
Bu durumda olan kişilerin yakınlarına "dînî tâziye" yapılmaz; ancak "insanî başsağlığı" dilemek câizdir. İslâm, inanç ayrımı gözetmeksizin insanî adaleti, nezâketi ve sosyal barışı emrederken, dînî kavramların kullanımında yüksek bir hassasiyet gözetir.
Fıkhı literatürde tâziye, Müslüman yakınlar için tavsiye edilen bir sünnettir. "Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun" gibi ifadeler, münhasıran Müslüman olarak ölenler için kullanılır. Küfür üzere ölen birinin ardından bu ifadeleri kullanmak âyetle çelişir. Öte yandan, geride kalan yakınların acısını paylaşmak amacıyla "Başınız sağ olsun, Allah sabır versin" gibi dînî bir hüküm içermeyen tesellî cümleleri kurmak, komşuluk hukukunun ve insanî ahlâkın bir gereğidir.
İslâm, bireyi beyânıyla değerlendirir; kalbindeki nihai durumu ise Allah’a bırakır. Ancak zâhirdeki hukuk (fıkıh), toplum düzenini ve dînin esaslarını muhâfaza etmek adına bu sınırları belirlemiştir. Bir kişi hayatı boyunca "Ben bu dîne inanmıyorum" diyorsa, vefatından sonra onu o dînin ritüelleriyle uğurlamak, aslında o kişinin şahsî iradesine de bir müdahale niteliği taşır.
Fıkhî hükümler, merhameti de nass (âyet ve hadis) çerçevesinde tanımlar. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dâhi, küfür üzere öldüğü kesin olan yakınları (örneğin amcası Ebû Tâlib) için rahmet duâsı yapmamıştır.
Bu durum, sahada görev yapan din görevlileri için en zorlayıcı ve yıpratıcı süreçlerden biridir. Din görevlisinin kişisel inisiyatifine bırakılan her karar, maalesef cemaatle karşı karşıya gelmelerine veya "keyfî uygulama" suçlamalarına maruz kalmalarına neden olabilmektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na Yönelik Çağrı ve Öneri
Diyanet’in bu konuda "standart bir uygulama protokolü" yayınlaması elzemdir. Bu doğrultudaki önerilerimiz şunlardır:
• Merkezi Karar Mekanizması: Kişinin hayattayken İslâm'ın mukaddesatına hakareti veya inkârı kayıtlı ve alenî ise; bu durumun tespiti hâlinde kararın din görevlisine bırakılmaması gerekir. Müftülük bünyesinde kurulacak bir heyetin kararıyla, defin işlemlerinin "dînî merasim dışı" tutulması sağlanmalıdır.
• Resmî Tebliğ: Camilere ve din görevlilerine, "İslâm âkidesine göre cenaze namazı kılınamayacak hâller" üzerine hukukî ve fıkhî bir koruma sağlayacak resmî bir genelge gönderilmelidir. Böylece görevli, "Bu benim şahsî kararım değil, kurumun fıkhî uygulamasıdır" diyerek muhtemel tartışmaların önüne geçebilir.
Günümüzde, hayatı boyunca İslâm’ın temel değerlerine karşı alenî bir reddediş içinde olduğu bilinen kişilerin cenazelerinin cami avlusuna getirilmesi, hem vefat edenin iradesine bir müdahale hem de din görevlilerini fıkhî ve sosyal bir açmaza sürükleyen bir durumdur.
Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın; din görevlilerini vatandaşla karşı karşıya getirmeyecek, fıkhî sınırları net ve uygulamada birliği sağlayacak resmî bir "Uygulama Protokolü" oluşturması zarurettir. Zira "zâhire göre hüküm verme" ilkesi gereği, inkârı sabit olan birine mümin şahâdetinde bulunmaya zorlanmak, İslâm hukukunun izzetini ve din görevlisinin vicdanî sorumluluğunu zedelemektedir. Bu mesele, kişisel kanaatlerin ötesinde kurumsal bir irade ile çözülmelidir.
Neticede her bireyin durumu kendi beyanına ve tövbesine göre şekillenir. En doğru bilgi için güvenilir ilim ehline ve sahih kaynaklara müracaat edilmelidir.
Rabbimiz bizleri istikâmet üzere sabit kılsın ve son nefesimizde îman ile huzûruna varmayı nasîp eylesin.
Not: Mithat Güdü; beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikati haykırmak için yazar. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikate omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar