Güç, Meşruiyet ve Siyasetin Sınırları: CHP Genel Merkezinde Yaşananların Düşündürdükleri
Türkiye siyasî tarihi, liderlerin ve partilerin maruz kaldığı ağır hukuki ve siyasî sınamalarla doludur.
Bu ülkenin hafızasında, Necmettin Erbakan’ın partilerinin kapatılmasına ve askerî müdahalelerle iktidardan indirilmesine rağmen sokağı değil her zaman meşru zemini işaret eden vakur duruşu vardır.
Yine bu ülkenin hafızasında, Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu bir şiir yüzünden hapse atılırken hukukî süreci takip edip, mücadelesini sandığa ve milletin iradesine havale eden çizgisi yer alır.
Türk siyasetinin bu köklü gelenekleri bizlere tek bir şeyi öğretmiştir:
Meşruiyetin sınırı, hukukun bittiği yerde başlar; ama hukuka başkaldırıldığı yerde siyaset biter.
Bugün CHP Genel Merkezi’nde yaşanan manzaralar, ne yazık ki bu tarihî vakur duruştan ve siyasî olgunluktan oldukça uzak bir tablonun sergilenmesine neden olmuştur.
Mahkeme Kararı ve İç Muhalefetin Sesi
Yaşanan krizin temelinde yatan "mutlak butlan" kararı, dışarıdan bir müdahale değil, bizzat CHP’nin kendi iç dinamiklerinin bir sonucudur. Unutulmamalıdır ki bu davanın davacıları da şahitleri de yine CHP’nin kendi öz evlatları, partilileridir. Ortada uydurulmuş deliller veya dışsal bir operasyon değil; partinin kendi kurultay, yönetim veya tüzük süreçlerindeki hukukî sakatlıkların yargı eliyle tescillenmesi durumu vardır. Hukuken "geçersiz" (mutlak butlan) sayılan bir yönetim yapısının, mahkeme kararına rağmen koltuğu ve binayı terk etmek istememesi, en başta hukuka inanan seçmenin vicdanını yaralamıştır.
"Direniş" Adı Altında Yaşanan Tahribat
Eski Genel Başkan Özgür Özel ve beraberindeki milletvekillerinin, mahkeme kararının ardından genel merkez binasını boşaltmamakta direnmesi, siyasi literatürde "hak arayışı" olarak açıklanamaz. Devletin güvenlik güçleri, mahkeme kararlarını uygulamak ve kamu düzenini sağlamakla mükelleftir. Güvenlik güçlerinin binayı boşaltma yönündeki defaatle yaptığı uyarılara karşı barikat kurmak, direnmek ve fiziki müdahale zeminini hazırlamak, ardından da sıkılan biber gazı üzerinden mağduriyet devşirmeye çalışmak rasyonel bir siyaset anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Daha da vahimi, bu süreçte sergilenen agresif tutumdur:
• Maddi Hasar: "Yuvamız" denilen, partililerin emekleriyle yükselen genel merkez binasının kapılarının, camlarının kırılması, içeriye zarar verilmesi;
• Kamu Görevlilerine Mukâvemet: Görevini yapan emniyet güçlerine hakaret edilmesi ve fiziki direnç gösterilmesi;
• Basına Saldırı: Olayları halka aktarmakla görevli basın mensuplarının hedef alınması.
Bu eylemlerin ardından genel merkezden ayrılıp TBMM’ye geçilmesi ise akıllara şu endişeli soruyu getirmektedir: Aynı uzlaşmaz ve tahripkar tutum, milletin egemenlik tecelligâhı olan Meclis çatısı altına da taşınacak mı?
Milleti Sokağa Çağırmanın Tehlikesi
"Direneceğiz", "Teslim olmayacağız" sloganlarıyla milleti sokağa davet etmek, sorumlu bir siyasetçi profiline asla yakışmaz. Siyasetin yeri sokak eylemleri veya fiziki çatışma alanları değil; mahkeme salonları, parti kurulları ve nihayetinde milletin sandığıdır.
Yasal hakların sonuna kadar kullanılması, karara karşı hukukî itirazların yapılması, fikrî mücadelenin verilmesi ve gerekirse durumun halka şikayet edilmesi meşru siyasetin doğasında vardır. Ancak kanun ve nizam tanımayan bir başkaldırı, siyaseti "kanunsuzluk" zeminine çekmek demektir.
Milletin Terazisi Şaşmaz
Bir siyasi parti, kendi içindeki hukukî bir tasfiye veya değişim kararına dâhi tahammül gösteremez, kendi binasını yakıp yıkarak koruma refleksi gösterirse, yarın ülkenin yönetimini devraldığında hukukun üstünlüğünü nasıl savunacaktır?
Tarih, zor zamanlarda hukuka ve devlet nizamına saygı duyan liderleri büyütmüş; hukuku çiğneyerek güç devşirmeye çalışanları ise her zaman haksız çıkarmıştır.
Bugün yaşananları sessizce ve hayretle izleyen aziz milletimiz, kimin meşruiyet zemininde kaldığını, kimin ise gücü elinde tutmak için nizamı hiçe saydığını çok iyi görmektedir.
Unutulmamalıdır ki hukuka sırtını dönenlerin, milletten itibar görmesi imkansızdır.
Mithat Güdü / Gazeteci-Yazar