Sloganlarla Değil İlimle Bakmak: Mâide 44 ve "Allah’ın İndirdiği" Kavramının Hakikati
Son yıllarda sosyal mecralarda ve çeşitli dar çevrelerde, dînî kavramların derinliklerinden koparılarak birer siyasî slogan hâline getirildiğine üzülerek şahit oluyoruz. Bu tartışmaların merkezinde ise genellikle bağlamından koparılan Mâide Sûresi 44. âyet yer almaktadır:
"Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir."
Bu sarsıcı ifade, günümüzde modern devlet sistemlerine, Cumhuriyet’e ve toplumsal değerlere yönelik ağır ithamların bir "aparatı" hâline getirilmektedir. Oysa bu mesele; sloganların sığlığına hapsedilmeyecek kadar derin olup; ilim, usûl, mantık ve İslâm hukukunun (fıkıh) bütüncül penceresinden ele alınmayı gerektirir.
1. Kur’an Bir "Hukuk Maddeleri Kitabı" mıdır?
Öncelikle "Allah’ın indirdiği ile hükmetmek" ifadesinden ne anlaşılması gerektiğini doğru tespit etmek gerekir. Kur’an-ı Kerîm; teknik, bürokratik ve detaylı maddelerden oluşan modern bir "anayasa kitapçığı" veya statik bir "kanunlar derlemesi" değildir. O, her şeyden önce tüm zamanları kuşatan bir "Hidâyet Rehberi"dir.
Müslümanlar için Kur’an, bir anayasadan çok daha öte; yapılacak tüm anayasaların, kanunların ve hukukî düzenlemelerin üzerine inşâ edilmesi gereken "evrensel ilkeler manzumesidir." Başka bir ifadeyle Kur’an, teknik bir mevzuat sunmak yerine; adalet, meşveret (danışma), emanet ve liyâkât gibi değişmez kolonları dikerek, bu temel üzerine her çağın kendi hukuk yapısını inşâ etmesine imkân tanıyan bir üst çerçeve sunar.
Hukuk alanında Kur’an, her dönemin değişen şartlarına göre şekillenecek detayları insan aklına, içtihâda ve "kamu yararı" (maslahat) ilkesine bırakmıştır. Kur’an’da neden trafik kuralları, gümrük mevzuatı, üniversite yönetmelikleri veya şehir planlamasına dair âyet âyet düzenlemeler yoktur? Çünkü Kur’an’ın muradı, insanlığa her çağa uyum sağlayabilecek esnek ve değişmez "üst ilkeler" vermektir. 7. yüzyılda siber suçlar yasasının olamayacağı gibi, 21. yüzyılın karmaşık devlet yapısını da sadece o günün sosyal şartlarıyla sınırlı kurallar bütününe hapsetmeye çalışmak, İslâm’ın evrenselliğine aykırıdır.
2. İbn Abbas’tan Günümüze: Mâide 44’ün Tefsir Usûlü
Âyette geçen "kâfirler" ifadesi, İslâm âlimleri tarafından hiçbir zaman tek boyutlu bir kalıba dökülmemiştir. Sahâbe döneminin en büyük ilim otoritelerinden biri olan Abdullah ibn Abbas, bu âyeti açıklarken "Bu, dinden çıkaran bir küfür değildir" diyerek hayati bir şerh düşmüştür.
İmam Taberî ve İbn Kesîr gibi büyük müfessirler de meseleyi şu üç kritik kategori üzerinden değerlendirmiştir:
• İnkâr Edenler: Allah’ın hükmünü bizzat reddeden ve yalan sayanlar (Bu durum küfürdür).
• Allah’ın hükmünü inkâr eden kimse dinden çıkar.
• Hükmü kabul ettiği hâlde nefsine uyarak uygulamayan kimse büyük günah işlemiş olur, ancak dinden çıkmaz.
• Allah’ın hükmünden daha üstün bir sistem olduğuna inanmak ise küfür sayılır.
Nitekim aynı sûrenin devam eden âyetlerinde benzer eylemler için "zâlimler" ve "fâsıklar" ifadelerinin de kullanılması, meselenin siyah ve beyaz kadar keskin olmadığını; niyet, inanç ve uygulama katmanları olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
3. İslâm Hukukunda Sabiteler ve Değişkenler
İslâm hukuk anlayışı (fıkıh), toplumsal düzeni iki temel alanda ele alır:
• Sabiteler (Değişmez Alanlar): İnanç esasları, haram ve helâller, ibadetler ve mutlak adalet ilkesi.
• Değişkenler (İçtihâdî Alan): Yönetim şekilleri, vergi sistemleri, eğitim politikaları, şehircilik ve bürokratik düzenlemeler.
Bu ikinci alan, zamanın rûhuna ve toplumun ihtiyaçlarına göre örf, maslahat ve akıl yoluyla belirlenir.
İslâm hukukunda (fıkıh), toplumsal düzeni sağlayan kurallar manzumesi rastgele değil; "Zarûrât-ı Hamse" denilen beş temel değerin korunması üzerine inşâ edilmiştir. Bunlar; canın, aklın, dînin, neslin ve malın korunmasıdır.
Bu perspektiften bakıldığında, modern bir devletteki düzenlemelerin meşruiyeti, onların doğrudan Kur’an’da madde madde yazılı olmasından değil, bu temel gayelere hizmet etmesinden gelir:
• Canın Korunması: İş sağlığı ve güvenliği yasaları, trafik yönetmelikleri veya sağlık mevzuatı, İslâm’ın "canı mukaddes bilme" emrinin modern birer yansımasıdır.
• Malın Korunması: Ticaret kanunları, mülkiyet hakları ve dolandırıcılığa karşı alınan önlemler, İslâm’ın "haksız kazancı men etme" ilkesini hayata geçirir.
• Aklın ve Neslin Korunması: Eğitime dair düzenlemeler, uyuşturucuyla mücadele yasaları ve aile hukukuna dair koruyucu hükümler bu gayeye hizmet eder.
Dolayısıyla modern bir devletteki iş kanunları, sosyal güvenlik düzenlemeleri veya çevre mevzuatı; doğrudan bir âyetle ismen zikredilmediği için asla "din dışı" sayılamaz. Aksine, eğer bu kanunlar toplumda adaleti tesis ediyor, zayıfı koruyor ve bu beş temel değeri güvence altına alıyorsa; İslâm’ın rûhuna ve Allah’ın yeryüzündeki adalet muradına doğrudan hizmet ediyor demektir.
Kur’an’ın çizdiği "Adalet" ve "Şûrâ" (ortak akıl) çerçevesi, insanlığa bu ilkeler doğrultusunda kendi zamanının en iyi hukuk sistemini kurma yetkisini ve sorumluluğunu vermiştir.
Toptancı Reddiyeden Hakikat Bilincine
Bir toplumun tamamını, devlet sistemini veya kurucularını topluca "kâfir" ilan etmek (tekfir), hem Kur’an’ın rûhuna hem de Peygamber Efendimiz’in (sav) açık uyarılarına aykırıdır. Bir Müslümana "kâfir" demek son derece ağır bir vebâldir; sahih hadislerde, haksız yere yapılan bu ithâmın sahibine döneceği açıkça bildirilmiştir.
"Allah’ın indirdiği ile hükmetmek"; sadece belirli şekilsel kanunları tatbik etmek değil; rüşvetin olmadığı, liyâkâtin esas alındığı, zayıfın hakkının korunduğu ve her vatandaşın adaletle muamele gördüğü bir nizamı yaşatmaktır. Cumhuriyet ve modern hukuk sistemleri, ortak aklın ürünü olarak toplumsal huzûru ve adaleti hedeflediği ölçüde ilâhî rızaya uygun düşer.
Sonuç olarak; kucaklayıcı olmayan, sadece dışlayan ve tekfir eden bir dil, ne Kur’an’ın hakikatine ne de bu toprakların irfanına uygundur.
Meselelere sloganlarla değil, İslâm âlimlerinin asırlardır ortaya koyduğu ilmî usûl çerçevesinde bakmak; hem dînin doğru anlaşılmasını sağlar hem de toplumdaki gereksiz ayrışmaların önüne geçer.
Not: Mithat Güdü; beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikati haykırmak için yazar. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikate omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar