Kanun mu, Vicdan mı? Toplumu Islah Etmenin Kayıp Anahtarı!
Bugün manşetlere bakmaya korkar hale geldik. Cinayetler, istismarlar, yolsuzluklar ve her geçen gün derinleşen ahlâkî erozyon... Modern dünya, bu toplumsal yangını "daha çok yasa" ve "daha ağır ceza" ile söndürmeye çalışıyor. Elbette hukuk, adaletin tecellîsi ve toplumsal düzen için vazgeçilmez bir dayanaktır. Ancak kabul etmeliyiz ki; yasalar suçluyu cezalandırır ama insanı inşâ etmez.
Her Kalbe Bir Polis Dikemezsiniz
Kalpleri fethetmeden, sadece dış kabuğu disipline ederek toplumu ıslah etmek mümkün müdür? Tecrübe ve hakikat bize "hayır" diyor. Suça eğilimli bir zihin için kanun, sadece bir "yakalanma riski" analizinden ibarettir. Eğer kişi yakalanmayacağından eminse, kamera kör noktadaysa ya da hukukî bir boşluk bulmuşsa, o suçu işlemekten çekinmez. Çünkü polis her an, her yerde olamaz. Oysa toplumsal huzur için bize gereken, insanın iç dünyasına yerleştirilecek bir "vicdan polisi"dir.
Her insanın başına bir bekçi dikemezsiniz. Ancak gönlüne "Allah beni görüyor, bu dünyada adaletten kaçsam bile âhirette hesap vereceğim" inancını nakşedebilirseniz, işte o zaman sarsılmaz bir oto-kontrol mekanizması devreye girer.
İhsan Makâmı: Mânevî Gözetim Bilinci
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), meşhur Cibril Hadisi’nde "ihsan" kavramını tarif ederken tam da bu noktaya parmak basar:
“İhsan; Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni mutlaka görmektedir.” (Buhârî, Îmân 37; Müslim, Îmân 1)
Bu hadis, sadece mabet içindeki ibadeti değil, hayatın her ânını kapsayan bir yaşam felsefesidir. Bir iş yerinde zimmetine para geçirmeye yeltenen, sokakta birine zarar veren veya yalnız kaldığında ahlâksızlığa yönelen bir birey, "Allah beni şu an izliyor" şuûruyla hareket etseydi, o fiili gerçekleştirebilir miydi?
Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği meleklerin kaydıyla pekiştirerek insanın sorumluluğunu hatırlatır:
"Üzerinizde muhakkak ki bekçiler vardır; kıymetli yazıcılar. Yaptıklarınızı bilirler." (İnfitâr Sûresi, 10-12)
"Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Kim de zerre kadar şer işlerse onu görür." (Zilzâl Sûresi, 7-8)
Kâf Sûresi 16. âyetteki, "Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseleri de biz biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız" beyânı, ilâhî denetimin kaçınılmazlığını mühürler.
Bilimsel veriler de bu mânevî tezi desteklemektedir: Kırk yılı aşkın süredir yapılan kriminolojik araştırmalar, köklü dînî inancın suç oranlarını belirgin şekilde azalttığını kanıtlamaktadır. İnanç, bireysel seviyede özdenetimi artırırken, toplumsal seviyede suç eğilimini baskılayan doğal bir sosyal kontrol mekanizması oluşturur.
"Müslümanlar Neden Yapıyor?" Çıkmazı
Burada haklı bir soru karşımıza çıkıyor: "Madem çözüm inançta, o halde neden bazı Müslümanlar bu suçlara bulaşıyor?" Cevap, taklîdî îman (sorgulanmamış, sözde kalan îman) ile tahkîkî îman (kalbe kök salmış, idrak edilmiş îman) arasındaki derin farkta gizlidir.
Müslüman olduğunu iddia etmekle, Kur’an’ın ahlâkıyla ahlaklanmak aynı şey değildir. Bir doktorun reçetesini cebinde taşıyıp ilacı içmeyen, sonra da "İyileşmedim" diyen hastanın durumu neyse, ahlâkî zaaf yaşayan bazı Müslümanların durumu da odur. Îman, sadece bir kimlik etiketi değil, bir yaşam disiplinidir.
Nitekim Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların (insanların) zarar görmediği kimsedir." (Buhârî, Îmân 4)
Eğer bir elden veya dilden zarar geliyorsa, o noktada reçete uygulanmıyor, îman hayata aks etmiyor demektir. Bu noktada referansımız kişiler değil, İslâm'ın değişmez ilkeleridir.
Kullanım Kılavuzunu Kaybeden İnsanlık
Bir fabrika, ürettiği en basit makine için bile bir "kullanım kılavuzu" hazırlar. O kılavuza uymayan makine kısa sürede arıza verir ve hurdaya ayrılır. Kâinatın en karmaşık ve en şerefli varlığı olan insanın "kullanım kılavuzu" ise vahiydir, Kur’an’dır. Sünnet-i Seniyye ise o kılavuzun hayata geçirilmiş en mükemmel uygulama örneğidir. Biz bu kılavuzu rafa kaldırdığımızdan, emir ve yasaklarını hayatın dışına ittiğimizden beri toplumsal olarak "arıza" veriyoruz.
Değerler Eğitimi: Bir Bekâ Meselesi
Diğer inanç sistemlerine baktığımızda, değerler eğitimine verilen önemi net bir şekilde görebiliriz. Yahudi geleneğinde çocuk eğitimi 5 yaşında başlar; Tevrat, Mişna ve Talmud eğitimiyle çocuklara erken yaşta bir aidiyet ve sorumluluk bilinci yüklenir.
Hıristiyan aile yapısında da Tanrı korkusu ve ahlâkî değerlerin evde aşılanması, eğitimin temel taşı sayılır. Onlar, değerlerine sahip çıkmayan bir neslin, yabancı rüzgarlarla savrulacağını bilirler.
Bizler ise "modernleşme" yanılgısıyla maneviyatı eğitimden soyutladıkça, aslında sokaklarımızı ve geleceğimizi korumasız bıraktık. Anaokulundan üniversiteye kadar verilecek bir "değerler eğitimi" lüks değil, bir bekâ meselesidir. Allah'ın her an kendisini izlediğini ve Kirâmen Kâtibîn meleklerinin hayatını bir kayıt cihazı gibi kaydettiğini bilen bir insanın, karanlık bir kuytuda suça meyletmesi çok daha zordur.
Caydırıcı yasalar şarttır; adaletin kılıcı her zaman keskin olmalıdır. Ancak unutulmamalıdır ki, bu kılıç sadece el keser; o eli uzatan kalbi ıslah etmez. Toplumun huzûru için yasal düzenlemeler (zemin) ile mânevî eğitim (ruh) el ele vermelidir.
Çocuklarımıza matematiği ve fen bilimlerini öğrettiğimiz kadar, "hesap verme" bilincini ve "eşref-i mahlûkat" olma şerefini de öğretmek zorundayız. Çünkü beşerî mahkemelerde hâkimden kaçmak mümkün olabilir; fakat "O Büyük Mahkemede" kaçacak hiçbir yer yoktur. Kalpler fethedilmeden toplum ıslah olmaz; bu, hem kutsal metinlerin hem de sosyolojik gerçeklerin ortak mesajıdır.
Not: Mithat Güdü; beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikati haykırmak için yazar. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikate omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar