Türk'üz, Müslümanız; Ama Üstünlüğümüz Ne Türklükte Ne De Soyda
Türklüğümüzle Gurur Duyabilir, Müslümanlığımızla Kardeş Olabiliriz...
İnsan, kendisini ait hissettiği kimliği, dili, kültürü, tarihi, milleti ve vatanı sever. Bunlara bağlılık ve aidiyet duymak fıtrîdir. Bir Türk'ün Türklüğünü, bir Kürt'ün Kürtlüğünü, bir Arabın Araplığını sevmesi de başlı başına bir problem değildir.
Asıl mesele, sevdiğimiz kimliği başkalarına karşı bir üstünlük ölçüsüne dönüştürüp dönüştürmediğimizdir.
Çünkü kimlik başka şeydir, üstünlük başka...
İnsan Türk olabilir, Kürt olabilir, Arap olabilir, Boşnak olabilir; hatta aynı anda birden fazla kimliği taşıyabilir. Fakat İslâm'ın ortaya koyduğu ölçü, insanları kavimlerine, renklerine, soylarına veya milliyetlerine göre birbirinden üstün tutmak değildir.
Kur'an'ın ölçüsü açıktır:
“Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurât, 13)
Demek ki mesele Türk olmak veya Kürt olmak değildir.
Mesele, Türklüğümüzü nasıl yaşadığımız; Kürtlüğümüzü nasıl yaşadığımız ve sahip olduğumuz kimliği hangi değerin önüne koyduğumuzdur.
Ben Türk'üm ve Türk olmaktan gurur duyuyorum.
Fakat bu gurur, başka bir millete tepeden bakmamı gerektirmiyor.
Kürt kardeşim de Kürt olmaktan gurur duyabilir. Fakat onun gururu da Türk'ü küçümsemesine hak kazandırmaz.
Çünkü aidiyetlerimiz farklı olabilir; fakat insanlık onurumuz ortaktır.
Daha da önemlisi, Müslümanlar için bu ortaklığın ötesinde bir kardeşlik vardır.
Kur'an'ın ifadesiyle:
“Müminler ancak kardeştirler.”
(Hucurât, 10)
İşte bu yüzden mesele, “Türklük mü, Müslümanlık mı?” diye iki kimliği karşı karşıya getirmek değildir.
Asıl mesele şudur:
Türklüğümüzü severken İslâm'ın kardeşlik anlayışını koruyabiliyor muyuz?
Kendi milletimizi severken hak ve adalet ölçüsünü koruyabiliyor muyuz?
Kendi tarafımızın yanlışına da, başkasının doğrusuna da hakkını teslim edebiliyor muyuz?
Ve en önemlisi:
Kimliğimizi sevgi vesîlesi olarak mı taşıyoruz, yoksa üstünlük iddiasına mı dönüştürüyoruz?
İslâm'ın ölçüsü tam da burada başlıyor...
Türklüğümüzle gurur duyabiliriz; fakat bununla övünmek başka, üstünlük taslamak başkadır.
Ben Türk'üm.
Türk olmaktan, Türk tarihinden, Türk kültüründen, Türkçeden, atalarımızın bıraktığı güzel mirastan elbette gurur duyabilirim.
Kürt kardeşim de Kürt olmaktan; Arap kardeşim Arap olmaktan; Boşnak, Çerkes, Laz, Arnavut veya başka bir millete mensup kardeşim kendi tarihinden ve kültüründen gurur duyabilir.
Bunda başlı başına bir problem yoktur.
Çünkü Kur'an zaten insanlığın farklı kavim ve kabilelere ayrılmasını inkâr etmiyor. Tam tersine:
“Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık.” buyuruyor. (Hucurât, 13)
Fakat âyet burada çok önemli bir sınır çiziyor:
“Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurât, 13)
Demek ki farklılık var; fakat üstünlük ölçüsü farklılık değildir.
İnsanların Türk, Kürt, Arap veya başka bir kavme mensup olması bir gerçekliktir.
Fakat “Benim kavmim senden üstündür.” anlayışı İslâm'ın değer ölçüsü değildir.
İslâm'ın değiştirdiği şey kavimlerin varlığı değil, üstünlük anlayışıdır.
Cahiliye toplumlarının en önemli problemlerinden biri, kişinin haklı olup olmadığına bakılmaksızın kendi kabilesinin yanında durmasıydı.
İslâm ise adaletin ölçüsünü değiştirdi.
Artık soru:
“Bizden mi?
değil;
“Haklı mı?”
olmalıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü kendi milletimizi sevdiğimiz için onun yaptığı yanlışı da savunmaya başlarsak, artık milliyet sevgisinden değil, asabiyetten söz etmeye başlarız.
Asabiyet, insanın kendi soyuna, kavmine veya topluluğuna körü körüne bağlılık göstermesi ve gerektiğinde haklı-haksız ayrımı yapmadan kendi tarafını savunmasıdır. İslâm, işte bu anlayışı reddederek üstünlüğün soyda ve kavimde değil, îman, ahlâk, adalet ve takvâda olduğunu ortaya koymuştur.
Bu anlayışın en önemli sonuçlarından biri, kendi tarafımızın yanlışına da yanlış diyebilmektir.
Çünkü Müslüman için hak ve adalet, mensubiyetlerden daha üstün bir ölçüdür.
İnsanın kendi milletini, ailesini, topluluğunu ve yakınlarını sevmesi, onu haksızlığı savunmaya veya başkasına zulmetmeye götürmemelidir.
Kur'an'ın ortaya koyduğu adalet anlayışı tam olarak budur.
Nitekim Allah Teâlâ:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.”
buyurur. (Nahl, 90)
Dolayısıyla Müslümanın milliyet anlayışı, adaletin önüne geçemez.
“Ben Türk'üm” demek başka, “Türk olduğum için üstünüm” demek başkadır.
Bu ayrımı yapmadığımız zaman mesele kolayca çatışmaya dönüşür.
Türk:
“Ben Türk'üm ve bundan gurur duyuyorum.”
diyebilir.
Kürt:
“Ben Kürt'üm ve bundan gurur duyuyorum.”
diyebilir.
Arap:
“Ben Arabım ve kendi kültürümü seviyorum.”
diyebilir.
Bunların hiçbiri tek başına problem değildir.
Fakat iş:
“Benim kavmim seninkinden üstündür.”
noktasına geldiğinde İslâm'ın ölçüsünden uzaklaşmaya başlarız.
Çünkü aynı mantığı herkes kullandığında ortaya nasıl bir tablo çıkacağını düşünelim:
Türk “Ben üstünüm.” diyecek.
Kürt “Hayır, ben üstünüm.” diyecek.
Arap “Asıl üstün olan benim.” diyecek.
Başka bir topluluk da kendi üstünlüğünü ilan edecek.
Peki sonra?
Herkesin kendi kimliğini üstünlük ölçüsü yaptığı bir toplumda ortak payda nasıl kurulacak?
İşte burada İslâm'ın ortaya koyduğu îman ve ahlâk kardeşliği çok büyük bir anlam kazanıyor.
Kur'an açıkça:
“Müminler ancak kardeştirler.” buyuruyor. (Hucurât, 10)
Bu kardeşlik Türk'ü Kürt'ten, Kürt'ü Türk'ten, Arap'ı Acemden üstün kılmak için değil; farklılıkların üzerinde daha büyük bir ortak değer inşa etmek içindir.
“Ne mutlu Türk'üm diyene” sözü üzerinden kavga etmek yerine, neyi kastettiğimize bakalım.
Burada da hakkaniyetli olmak gerekir.
Bir insanın “Ne mutlu Türk'üm diyene” demesini otomatik olarak “Türk olmayanlardan nefret ediyorum” şeklinde yorumlamak doğru değildir.
Bir insan bunu millî aidiyet ve vatandaşlık bilinci anlamında söylüyor olabilir.
Fakat aynı söz, başka bir bağlamda etnik üstünlük veya dışlama anlamında da kullanılabilir.
Dolayısıyla sadece sloganlara değil, sözün bağlamına ve kişinin neyi kastettiğine bakmak gerekir.
İslâm'ın bize öğrettiği yöntem de budur.
Bir sözün zahirinden hareketle hemen hüküm vermek yerine niyeti, bağlamı ve ortaya çıkan sonucu dikkate almak gerekir.
Fakat şu da unutulmamalıdır:
Bir slogan veya kimlik ifadesi kardeşliği güçlendiriyorsa başka; insanları birbirine düşman edecek bir üstünlük iddiasına dönüşüyorsa başkadır.
Bizim ihtiyacımız, Türk'ü Türklüğünden vazgeçirmek değil; Türklüğünü İslâm'ın adalet ve ahlâk ölçülerinin önüne geçirmemesini sağlamaktır.
Aynı şekilde Kürt kardeşimizi Kürtlüğünden vazgeçirmek de değildir.
Mesele şudur:
Kimliğimizi koruyalım; fakat kimliğimizi putlaştırmayalım.
İslâm bizi farklılıklarımızdan dolayı değil, îman ve adalet temelinde birleştirir.
Bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyaçlarından biri, farklılıkları yok etmek değil; farklılıklarla birlikte yaşayabilecek güçlü bir ortak ahlâk inşa etmektir.
Çünkü Türk olmakla Kürt olmak arasında seçim yaptırmak zorunda değiliz.
Bir insan:
Hem Türk hem Müslüman olabilir.
Hatta Türk kültürünü, Türk tarihini, Türkçeyi ve vatanını severken aynı zamanda İslâm'ın evrensel kardeşlik anlayışını savunabilir.
Problem Türk olmak değildir.
Problem Kürt olmak da değildir.
Problem Arap olmak da değildir.
Problem, aidiyeti adaletin yerine koymaktır.
Çünkü aidiyet insanı körleştirdiğinde kişi kendi tarafının yanlışını göremez.
İslâm ise bize kendi aleyhimize bile olsa adaleti ayakta tutmayı emreder.
Geçmişin acıları bize ne öğretiyor?
Türkiye'nin yakın tarihinde etnik kimlikler üzerinden yaşanan çatışmaların, ayrışmaların ve acıların tek bir sebebe indirgenmesi doğru olmaz.
Siyasî tercihler, devlet politikaları, ekonomik şartlar, dış müdahaleler, ideolojik hareketler, bölgesel gelişmeler ve farklı toplumsal dinamikler bu meselelerde etkili olmuştur.
Fakat şu da tarihî bir gerçektir:
Kimlikler siyasî ve ideolojik mücadelelerin en güçlü mobilizasyon araçlarından biri hâline gelebilir.
Türk kimliği de istismar edilebilir.
Kürt kimliği de istismar edilebilir.
Din de istismar edilebilir.
Mezhep de istismar edilebilir.
Dolayısıyla yapılması gereken, “Bizim kimliğimiz asla istismar edilmez.” demek değil; kimliğimizi istismara kapatacak bir ahlâk ve bilinç geliştirmektir.
Bir Müslüman, kendisine ait olan grubun yanlışını sırf “bizden” olduğu için savunmuyorsa, istismar alanı da daralır.
Asıl mesele: “Biz kimiz?” sorusundan önce “Nasıl insanız?” sorusudur.
Bir insanın Türk olması ona otomatik olarak ahlâk kazandırmaz.
Kürt olması da kazandırmaz.
Arap olması da kazandırmaz.
Müslüman olduğunu söylemesi bile tek başına yeterli değildir.
Kur'an, insanın iddiasından çok îmanını, amelini ve sorumluluğunu önemser.
Nitekim Hucurât sûresinin devamında sadece “îman ettik” demenin yeterli olmadığı, îmanın kalplere yerleşmesi ve Allah ile Resûlüne itaatle bunun hayata yansıması gerektiği belirtilir.
Öyleyse kendimize şu soruları sormalıyız:
Türk müyüm?
Evet.
Peki adil miyim?
Müslüman mıyım?
Peki Müslümanlığım hayatıma yansıyor mu?
Vatanımı seviyor muyum?
Peki vatanımdaki insanların hakkına hukukuna riayet ediyor muyum?
Kendi milletimi seviyor duyuyor muyum?
Peki başka milletlere haksızlık yapıyor muyum?
İşte asıl imtihan burada başlıyor.
Ahirette soyumuzun değil, hayatımızın hesabını vereceğiz.
Burada önemli bir noktayı da şöyle ifade edebiliriz:
Allah bize "Türk olarak mı, Kürt olarak mı yaşadın?" diye sormayacak.
Allah'ın huzurunda insan, Müslüman olarak yaşayıp yaşamadığından, yaptığı amellerden ve taşıdığı sorumluluklardan hesaba çekilecektir.
Îman yoksa, Müslümanlık yoksa ne Türklük ne Kürtlük ne Araplık ne de başka bir milletten olmak bizi kurtarmayacaktır.
Kur'an:
“Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür. Kim de zerre ağırlığınca kötülük işlerse onu görür.” buyurur. (Zilzâl, 7-8)
Dolayısıyla âhirette:
“Ben Türk'tüm.”
“Ben Kürt'tüm.”
“Ben Arap'tım.”
“Ben şu partiden, şu cemaatten, şu gruptandım.”
demek insanı tek başına kurtaracak bir mazeret değildir.
Asıl soru şudur:
Îman ettin mi?
Îmanını nasıl yaşadın?
Allah'ın kullarına nasıl davrandın?
Adaleti gözetip gözetmedin mi?
Kul hakkına riayet ettin mi?
Sana verilen imkânları nasıl kullandın?
Hakikâtin yanında mı, çıkarının yanında mı durdun?
Çünkü Kur'an'ın ortaya koyduğu hesap anlayışında hiçbir iyilik ve hiçbir kötülük kaybolmayacaktır.
O hâlde hangisi daha kıymetli?
Sorunun cevabı aslında şudur:
Türklük bir aidiyettir; Müslümanlık bir kulluk ve inanç kimliğidir.
Türklüğümü seviyorum diye Müslümanlığımdan vazgeçmek zorunda değilim.
Müslümanım diye Türk tarihimi, kültürümü ve dilimi inkâr etmek zorunda da değilim.
Fakat Türklüğümün İslâm'ın önüne geçmesine de izin veremem.
Çünkü benim için Türk olmak bir yaratılış ve tarihî-kültürel aidiyet olabilir.
Ama Müslüman olmak, Allah'a karşı sorumluluğumu ifade eder.
Biri bana:
“Türk müsün, Müslüman mısın?”
diye sorarsa cevabım şudur:
“Türk'üm ve Müslümanım.”
Fakat bana:
“Türklüğün mü daha üstün, Müslümanlığın mı?”
diye sorulursa mesele değişir.
Çünkü burada iki farklı kimliği yarıştırmak yerine, hangi kimliğin değer ölçüsü olduğunu sormak gerekir.
Benim için değer ölçüsü kavmiyet değil, takvadır.
Kur'an'ın ölçüsü budur:
“Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurât, 13)
Son söz: Kimliğimizi sevelim, fakat kardeşliğimizi kaybetmeyelim.
Türklüğümüzü sevelim.
Türkçemizi sevelim.
Tarihimizi bilelim.
Atalarımızı hayırla yâd edelim.
Vatanımızı koruyalım.
Ama bütün bunları yaparken İslâm'ın adaletini ve kardeşliğini kaybetmeyelim.
Kürt kardeşimizi Kürtlüğünden dolayı küçümsemeyelim.
Türk kardeşimizi Türklüğünden dolayı suçlamayalım.
Arap'ı, Acem'i, Boşnak'ı, Çerkes'i, Laz'ı, Arnavut'u ve diğer bütün toplulukları yaratılış farklılıkları üzerinden birbirine düşman etmeyelim.
Çünkü Allah bizi farklı yarattı diye birbirimize düşman olmamızı değil, birbirimizi tanımamızı istedi.
Ve unutmayalım:
Millet sevgisi güzel olabilir; fakat adaletin önüne geçtiğinde tehlikeli hâle gelir.
Vatan sevgisi değerlidir; fakat başkasına zulmetmenin gerekçesi olamaz.
Kavim sevgisi fıtrîdir; fakat kavim üstünlüğü İslâm'ın ölçüsü değildir.
Kimliklerimiz farklı olabilir; fakat insanlığımız ortaktır.
Ve Müslümanlar için bunun ötesinde çok daha güçlü bir bağ vardır:
İman kardeşliği.
Çünkü Kur'an'ın ifadesiyle:
“Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurât, 10)
Öyleyse birbirimize şu soruyu sormayı bırakalım:
“Sen Türk müsün, Kürt müsün?”
Önce şunu soralım:
“Sen adaletten yana mısın?”
“Hakkın yanında mısın?”
“Kul hakkına riayet ediyor musun?”
“Allah'ın kullarına karşı merhametli misin?”
Çünkü yarın mahşerde insanı kurtaracak olan şey, dünyada hangi etiketin altında toplandığından önce, o etiketin arkasında nasıl bir insan olduğudur.
Kimliğimizi inkâr etmeyelim.
Ama kimliğimizi putlaştırmayalım.
Türk olalım, Kürt olalım, Arap olalım; fakat her şeyden önce insan olalım.
Ve Müslümansak, bütün kimliklerimizin üzerinde Allah'ın adaletini, hakkı ve kardeşliği taşıyalım.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar