Labirent Tv Haber, Spor, Ekonomi, Yaşam | labirenttv.com
2026-08-20 11:20:27

Cemaat, Tarikat ve Din İstismarı Tartışmalarında Asıl Mesele

Mithat GÜDÜ

mgudu@labirenttv.com 20 Ağustos 2026, 11:20

Cemaat, Tarikat ve Din İstismarı Tartışmalarında Asıl Mesele

ŞAHSA TESLİMİYET, HAKİKATE İHANET

İnsan Allah’a Yaklaşmak İsterken İradesini Nasıl Teslim Eder?

​Son günlerde kamuoyuna yansıyan soruşturmalar; dînî yapılanmalar ve cemaat-tarikat ilişkileri üzerinden yeniden başlayan tartışmalar, aslında Türkiye'nin çok daha derin bir meselesini önümüze koyuyor.

​Okurlarımızdan gelen haklı ve bir o kadar da acı sorular, meseleyi tam kalbinden yakalıyor:

• ​İnsanlar bir dînî yapıya nasıl oluyor da bu kadar güçlü biçimde bağlanıyor?
• ​Bu yapılar insanlara nasıl bir din anlatıyorlar ki bazı insanlar kendilerini bu denli bağımlı hâle getirebiliyor?
• ​Bir insan, şeyhinin veya liderinin söylediği her şeyi sorgulamadan yapmayı nasıl dînî bir görev olarak görebiliyor?
• ​“Şeyhin eşini boşamanı isterse boşarsın, malını isterse verirsin” gibi anlayışların İslâmî bir dayanağı var mıdır?
• ​“Bizim amelimiz ne ki, bizi şeyhimizin himmeti kurtaracak” anlayışı nasıl ortaya çıkıyor?
• ​Bir liderin yanlışını, hatta hakkında ağır bir suç veya ahlâksızlık iddiası ortaya atıldığında bile onu savunabilecek kadar güçlü bir bağlılık nasıl oluşuyor?
• ​Din insanı Allah'a kulluğa ve sorumluluğa yöneltirken, din adına ortaya çıkan bazı yapılar insanı nasıl başka bir insanın iradesine bağımlı hâle getirebiliyor?

​Bunlar kolay sorular değil.
​Fakat bu sorulara cevap vermekten kaçınmak da artık mümkün değil.
​Çünkü burada yalnızca cemaatleri veya tarikatları tartışmıyoruz; insan, din ve otorite arasındaki ilişkinin sınırlarını tartışıyoruz.

​Ve belki de en temel soruyu soruyoruz:

​Bir insan Allah'a yaklaşmak isterken nasıl olur da bir başka insanın iradesine teslim hâle gelir?

​ÖNCE ŞU AYRIMI YAPALIM: TARİKAT BAŞKA, İSTİSMAR BAŞKA

​Bu tartışmaya başlarken yapılabilecek en büyük hata, bütün tarikatları ve cemaatleri tek bir kategoriye koymaktır.

​Tasavvuf, İslâm düşünce ve kültür tarihinde önemli bir gelenektir. Zühd, ihlas, nefis terbiyesi, güzel ahlâk, ibadet, mânevî eğitim ve Allah'a yakınlaşma gibi konular üzerinde yoğunlaşan geniş bir tasavvufî birikim oluşmuştur.

Türkiye Diyanet Vakfı (​TDV) İslâm Ansiklopedisi'nde şeyh, tasavvufî anlamda müridlere rehberlik yapan ve onları irşad etmeye çalışan kişi olarak tanımlanmaktadır. Tarikat ise tasavvufta Hakk'a ulaşmak amacıyla benimsenen usul ve yol anlamında kullanılmaktadır.

​Dolayısıyla;
• ​"Her şeyh istismarcıdır."
• ​"Her tarikat kötüdür."
• ​"Her cemaat suç örgütüdür."
​demek doğru değildir.

​Fakat bunun tam tersini söylemek de aynı derecede yanlıştır:

​“Burası dînî bir yapıdır; dolayısıyla sorgulanamaz.”

​Hayır.

​Bir yapının dînî kimlik taşıması onu eleştiriden, hukuktan, malî denetimden veya ahlâkî sorgulamadan muaf tutmaz.

​Tam tersine, din adına konuşanların sorumluluğu daha büyüktür. Çünkü sıradan bir insanın yaptığı yanlış, kendi adına yaptığı yanlıştır. Fakat bir insan Allah'ın, Peygamber'in veya dînin adını kullanarak yanlış yapıyorsa, o yanlışın toplumsal etkisi çok daha büyüktür.

​Burada mesele tarikat düşmanlığı değildir. Mesele, dînî otoritenin istismara dönüşüp dönüşmediğini ayırt edebilmektir.

​DİN Mİ ANLATILIYOR, “BİAT DÎNİ” Mİ?

​Burada çok hassas bir sınır vardır.
​Tasavvuf geleneğinde mürşid-mürid ilişkisi; mânevî eğitim ve rehberlik çerçevesinde ele alınmıştır. Şeyh, müridin nefis terbiyesi ve mânevî gelişiminde rehber olarak görülmüştür. Ancak tarih boyunca tasavvufî literatürde şeyhe bağlılığın derecesi ve mahiyeti konusunda farklı anlayışlar da ortaya çıkmıştır.
​Dolayısıyla meseleyi bütün tasavvuf geleneğini tek bir anlayışa indirgemeden değerlendirmek gerekir.

​Ancak bir ilişkinin:
• ​“Şeyh ne derse doğrudur.”
• ​“Şeyh sorgulanamaz.”
• ​“Mürid, şeyhin karşısında iradesini tamamen yok etmelidir.”
• ​“Şeyhe itiraz etmek, Allah'a itiraz etmek gibidir.”
​noktasına taşınması, sağlıklı bir mânevî rehberlik ilişkisinin sınırlarını aşan bir otorite anlayışına dönüşebilir.

​Diyanet'in yayımladığı bir çalışmada, Müslümanın dînî görevlerini yerine getirebilmesi için herhangi bir tarikata girmesinin veya bir şeyhe bağlanmasının şart olmadığı açıkça belirtilmektedir. Aynı kaynakta, “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” şeklindeki sözün Kur'an ve Sünnet'te böyle bir emir veya tavsiye olarak bulunmadığı ifade edilmektedir.

​Diyanet'in başka bir fetvasında da aynı şekilde, bir Müslümanın İslâm'ı yaşaması ve dînî görevlerini yerine getirmesi için herhangi bir tarikata veya şeyhe bağlanmasının şart olmadığı belirtilmektedir.

​Demek ki:
• ​Şeyh olmak İslâm'ın şartı değildir.
• ​Tarikata intisap Müslüman olmanın şartı değildir.
• ​Bir insanın Allah'a kulluk edebilmesi için mutlaka bir şeyhe bağlanması gerekmez.

​O hâlde bir yapının “Bize bağlanmazsan dînini yaşayamazsın” iddiası ayrıca sorgulanmalıdır.

Din insanı Allah’a bağlar; hiçbir şeyh, cemaat veya lider insanın aklı, vicdanı ve iradesi üzerinde sınırsız otorite sahibi olamaz.

​ŞEYH KİMDİR, KİM DEĞİLDİR?

​Şeyh:
• ​Rehber olabilir.
• ​Öğretici olabilir.
• ​Nasihat edebilir.
• ​Ahlâk konusunda örnek olabilir.
• ​Müridinin mânevî gelişimine yardımcı olabilir.

​Tasavvuf geleneğinde şeyhe önemli bir mânevî rehberlik rolü verilmiştir. Fakat bu durum şeyhi peygamber veya masum bir otorite hâline getirmez.

​Şeyh:
• ​Peygamber değildir.
• ​Masum değildir.
• ​Vahiy almaz.
• ​Allah adına yeni bir dînî hüküm koyamaz.
• ​Allah ile kul arasında zorunlu bir aracı değildir.

​Ve en önemlisi: Şeyhin sözü vahiy değildir.

​Bu sınır kaybolduğu zaman tehlike başlar. Çünkü bir insanın sözü dînî delîlin önüne geçmeye başladığında, kişi farkında olmadan dîni değil, kişiyi merkeze koymaya başlayabilir.

​Sorun da tam burada ortaya çıkar.

​Tasavvufî rehberlik başka şeydir; bir insanı sorgulanamaz ve yanılmaz bir otorite hâline getirmek başka şeydir.

​Bu nedenle eleştirilmesi gereken şey tasavvufun tamamı değil, insanı Allah'a kulluktan uzaklaştırıp bir şahsa bağımlı hâle getiren istismar biçimleridir.

​SİSTEM NASIL İŞLEYEBİLİR?

​Yüksek denetim/kontrol niteliği taşıyan bazı yapılarda birbirini besleyen birkaç mekanizma görülebilir:

​1. Aklı ve Eleştirel Düşünmeyi Geri Plana İtmek

​Mensuplara soru sormanın, eleştirmenin veya liderin kararlarını tartışmanın yanlış olduğu öğretilebilir.

​Tasavvuf literatüründe müridin şeyhine teslimiyetini anlatmak amacıyla kullanılan, “şeyhin önünde gassalın elindeki ölü gibi olmak” şeklindeki teşbih de bu bağlamda tartışılmıştır.

​Ancak böyle bir tasavvufî teşbihi, “şeyh ne emrederse koşulsuz yerine getirilecektir” şeklinde sınırsız bir itaat kuralına dönüştürmek doğru değildir.

​Çünkü İslâm'da insanın sorumluluğu ortadan kalkmaz.

• ​“Şeyhim emretti.”
• ​“Hocam söyledi.”
• ​“Efendim istedi.”
​diyerek kişi kendi ahlâkî ve hukukî sorumluluğunu başkasına devredemez.

​TDV İslâm Ansiklopedisi'nde itaat, “meşru emir ve isteklere uyma” şeklinde tanımlanmaktadır.

​Bu nedenle:
• ​İtaat vardır; fakat sınırsız itaat yoktur.
• ​Saygı vardır; fakat kutsallaştırma yoktur.
• ​Rehberlik vardır; fakat kulluk yoktur.

​2. Kurtuluşu Şahıslara Bağlamak

• ​“Bizim amelimiz yetmez.”
• ​“Liderin himmeti olmadan kurtulamayız.”
• ​“Şeyhin duâsı olmadan cennete giremeyiz.”
​gibi anlayışlar, kişinin kendi dînî ve ahlâkî sorumluluğunu ikinci plana itebilir.

​Oysa Kur'an şöyle buyurur:

​"Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak çalıştığı vardır." (Necm, 38-39)

​Buradaki temel ilke açıktır: İnsan kendi sorumluluğundan kaçamaz.

​3. Korku ve Yalnızlaştırma

​Yapının dışındaki herkes “günahkâr”, “hain”, “düşman” veya “tehlikeli” olarak gösterilebilir. Dış dünya bütünüyle kötülenebilir. Gruptan ayrılan kişinin “çarpılacağı”, “bereketinin gideceği”, “Allah'ın gazabına uğrayacağı” gibi korkular üzerinden bağlılık pekiştirilebilir.

​Böylece kişi yalnızca bir gruba bağlı hâle gelmez; aynı zamanda gruptan ayrılmaktan korkar.

​Psikoloji literatüründe yüksek kontrol veya psikolojik olarak istismar edici grup ortamlarında izolasyon, bilgi kontrolü, duygusal baskı, eleştirel düşüncenin değersizleştirilmesi ve mutlak otorite gibi mekanizmalar incelenmektedir.

​“ŞEYHİNE GASSALIN ELİNDEKİ ÖLÜ GİBİ TESLİM OL” SÖZÜ NE OLACAK?

​Bu ifade tasavvuf literatüründe müridin şeyhine teslimiyetini anlatmak amacıyla kullanılan bir teşbih olarak çeşitli kaynaklarda ve geleneklerde karşımıza çıkmaktadır.

​Ancak burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır:

​Tasavvufî bir metindeki mecâzî teslimiyet ifadesi, müridin şeyhin her emrine mutlak biçimde uyması gerektiği anlamına gelemez.

​Çünkü İslâm'da insanın sorumluluğu ortadan kalkmaz.

• ​Bir mürid, “Şeyhim emretti” diyerek haramı helâl hâle getiremez.
• ​Bir insan, “Hocam söyledi” diyerek suçtan sorumluluğunu ortadan kaldıramaz.
• ​Bir kişi, “Efendim istedi” diyerek başkasına verdiği zararın hesabından kurtulamaz.

​Tasavvufî bir teşbihin amacı ile sınırsız itaat iddiasını birbirine karıştırmamak gerekir. İtaat, meşru olanla sınırlıdır.

​“ŞEYH EŞİNİ BOŞA DERSE BOŞANIR MI?”

​Bu sorunun cevabı açıktır: Hayır.

​“Şeyh malını ver derse vereceksin, eşini boşa derse boşayacaksın” şeklindeki bir anlayışın, sırf şeyh tarafından söylendiği için dînî bir zorunluluk hâline geldiğini söylemek mümkün değildir.

​Bir şeyhin, müridinin aile hayatı üzerinde sınırsız bir otoritesi yoktur.

• ​“Eşini boşayacaksın.”
• ​“Malını bana vereceksin.”
• ​“Çocuğunu bana teslim edeceksin.”
​gibi emirlerin, bunları söyleyen kişi “şeyh” olduğu için dînî zorunluluk hâline gelmesi mümkün değildir.

Bir insanın şeyh olması; onun müridinin malı, ailesi ve iradesi üzerinde sınırsız tasarruf yetkisine sahip olduğu anlamına gelmez.

​Bu tür iddialar belirli bir kişi veya yapı hakkında ileri sürülüyorsa, bunların ayrıca somut delillerle ortaya konulması gerekir.

​Ancak ilke bakımından mesele açıktır: Bir insanın şeyh olması, onu hukuk ve ahlâk kurallarının üzerine çıkarmaz.

• ​Bir insanın evliliği onun hukuk alanıdır.
• ​Malı onun mülkiyetidir.
• ​İradesi onun sorumluluğudur.
• ​Ve kişi yaptığı tercihlerden Allah'ın huzurunda kendisi sorumludur.

​“YARATANA İSYAN OLAN YERDE YARATILANA İTAAT YOKTUR”

​Halk arasında hadis olarak aktarılan “Yaratana isyan olan yerde yaratılana itaat yoktur” sözünün, hadis literatüründe farklı lafızlarla rivâyet edilen dayanakları bulunmaktadır.

​Bu ifadenin dayandığı temel ilke ise İslâm ahlâkında açıktır: Hiçbir insanın otoritesi Allah'ın emirlerinin üzerine çıkarılamaz.

​Dolayısıyla bir şeyh “Bana itaat et” diyerek müridinden açıkça haram bir şey istemeye kalkarsa, bu emrin sırf şeyhten gelmiş olması ona dînî bağlayıcılık kazandırmaz.

​Çünkü ölçü şahıs değildir; ölçü haktır.

​“ŞEYHİN HİMMETİ OLMAZSA KURTULAMAZSIN” DENİLEBİLİR Mİ?

​İşte asıl tehlikeli noktalardan biri burasıdır.

​Bir mürşidin müridine duâ etmesi başka şeydir; “Allah seni bağışlasın”, “Allah sana yardım etsin”, “Allah seni hayırlı insanlardan eylesin” demesi elbette mümkündür.

​Fakat:
• ​“Benim himmetim olmazsa kurtulamazsın.”
• ​“Benim şefaatim olmadan cennete giremezsin.”
• ​“Ben seni kurtaracağım.”
​gibi ifadeler, insanın kurtuluşunu Allah'tan alıp bir kulun şahsına bağlama tehlikesi taşır.

​Kur'an'ın sorumluluk anlayışı ise son derece açıktır:

​"İnsan için ancak çalıştığı vardır."
(Necm, 39)

​Aynı pasajda "Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez" buyurulması da bireysel sorumluluğu açıkça ortaya koyar.

​Buradan elbette “Allah'ın rahmeti yoktur” sonucu çıkmaz. Tam tersine insan hem amelinden sorumludur hem de Allah'ın rahmetine muhtaçtır.

​Fakat hiç kimse kendi şahsını, başka insanların kurtuluşunun vazgeçilmez şartı hâline getiremez.

​“BİZİM AMELİMİZ NE Kİ?”

​Bu cümle masum bir tevâzu ifadesi olarak da söylenebilir.

​Mümin; “Ben amelimle övünmem”, “Allah'ın rahmetine muhtacım” diyebilir. Bu doğrudur.

​Fakat “Benim amelim önemli değil; beni şeyhim kurtaracak” noktasına gelindiğinde problem başlar. Çünkü bu düşünce insanın kendi sorumluluğunu ortadan kaldırabilir.

​Namaz kılarsın ama kul hakkı yersin... Zikir yaparsın ama yalan söylersin... Kur'an okursun ama insanlara zulmedersin... Şeyhine sadakat gösterirsin ama Allah'ın kullarına adaletsizlik edersin... Sonra da “Benim şeyhim var, himmet eder” dersin.

​İşte burada dînin ahlâkî özü kaybolmaya başlar. İbadet, ahlâkı iptal eden bir sigorta değildir.

​PEKİ İNSANLAR NASIL BU KADAR GÜÇLÜ BİÇİMDE BAĞLANIYOR?

​Burada “zihin kontrolü” kavramını dikkatli kullanmak gerekir. İnsanların beyninin kelimenin tam anlamıyla ele geçirilmesi gibi bilimsel olarak kanıtlanmış basit ve tek tip bir mekanizmadan söz etmiyoruz.

​Bunun yerine psikoloji literatüründe psikolojik istismar, zorlayıcı kontrol, sosyal izolasyon, bilgi kontrolü, duygusal manipülasyon, korku, suçluluk ve mutlak otorite gibi mekanizmalar incelenmektedir. Bazı grup ortamlarında bu mekanizmaların birlikte kullanıldığına ilişkin araştırmalar bulunmaktadır.

​Bu nedenle mesele “beyin yıkama” gibi tek bir ifadeyle açıklanamayacak kadar karmaşıktır.

​Bir insanı düşünelim:
• ​Önce ona yoğun ilgi gösteriliyor.
• ​Sonra ona aidiyet veriliyor ve “Biz bir aileyiz” deniliyor.
• ​Ardından “Bizim dışımızdakiler seni anlamaz” deniliyor.
• Daha sonra dışarıdan gelen eleştiriler değersizleştiriliyor.
• ​Sonra liderin sözü sürekli yüceltiliyor; eleştiri “fitne” hâline getiriliyor.
• ​Ayrılmak korkutucu gösteriliyor.
• ​Ve zaman içerisinde kişinin sosyal çevresi büyük ölçüde grubun içine taşınıyor.

​Araştırmalarda; psikolojik olarak istismar edici grup ortamlarında aileden ve dış çevreden izolasyon, bilgi manipülasyonu, duygusal ilişkilerin kontrolü, korku ve tehdit, suçluluk duygusunun kullanılması, eleştirel düşüncenin değersizleştirilmesi ve mutlak otorite gibi davranış biçimleri tanımlanmıştır.
​İşte buna dikkat etmek gerekir.

​İNSAN NEDEN LİDERİN YANLIŞINI BİLE SAVUNUR?

​Çünkü insan sadece bilgiyle hareket etmez. İnsan aynı zamanda; aidiyet, sevgi, güven, anlam, kimlik ve sosyal kabul arar.

​Bir kişi yıllarını bir yapıya vermişse, ailesi ve arkadaşları o yapının içindeyse, hayatını o yapının değerleri üzerine kurmuşsa; lider hakkında ciddî bir suçlama ortaya çıktığında yalnızca “Lider yanlış yapmış olabilir” problemiyle karşılaşmaz. Kendi hayatının büyük bölümünü sorgulamak zorunda kalabilir.

​İşte burada kişi bazen gerçeği kabullenmek yerine gerçeği reddetmeyi tercih edebilir:

• ​“Şeyhim böyle bir şey yapmaz.”
• ​“Bunların hepsi iftira.”
• ​“Düşmanları yapıyor.”
• ​“Bunun mutlaka bir hikmeti vardır.”
• ​“Biz onun sizin bilmediğiniz taraflarını biliyoruz.”

​Böylece kişi lideri korurken aslında kendi hayat hikayesini de koruyor olabilir.

​Burada psikolojide bilişsel çelişki olarak bilinen mekanizmalar da devreye girebilir. Kişinin yıllarca güvendiği bir lider hakkında ciddî bir gerçek ortaya çıktığında, kişi aynı anda iki zıt düşünceyle karşı karşıya kalır:

• ​“Ben bu insana güvendim.”
• ​“Bu insan ciddi bir yanlış yapmış olabilir.”

​Bu iki düşünce arasındaki çatışmayı gidermek için kişi bazen gerçeği reddedebilir. Böylece “Şeyhim yanlış yapmış olabilir” demek yerine “Bu mutlaka iftiradır” demeyi tercih edebilir.

​Bu nedenle yüksek kontrol gruplarından kopuş her zaman kolay değildir. Psikolojik istismar ve zorlayıcı kontrol üzerine yapılan araştırmalar; izolasyon, korku, bilgi kontrolü ve otoriter liderlik gibi mekanizmaların kişinin gruba bağımlılığını güçlendirebildiğini göstermektedir.

​“ÇOCUKLARI KÜÇÜK YAŞTA ALIP KÖLE YETİŞTİRİYORLAR” DENİLEBİLİR Mİ?

​Bu kadar genelleyici bir hüküm kurmak doğru değildir.

​Çocukların din eğitimi alması başlı başına kötü değildir. Kur'an öğrenmek kötülük değildir. Yurtta kalmak kötülük değildir. Bir cemaatin eğitim faaliyeti yapması da tek başına suç değildir.

​Ancak çocukların bulunduğu kapalı yapılarda güvenlik, kişisel sınırlar, aileyle sağlıklı ilişki, eğitim hakkı, çocuğun üstün yararı ve özgür gelişimi mutlaka korunmalıdır.

​Çocuğa:
• ​“Allah'ı sev.”
• ​“Kur'an oku.”
• ​“Doğru söyle.”
• ​“Anne babana iyi davran.”
• ​“İnsanların hakkını yeme.”
​demek din eğitimidir.

​Ama:
• ​“Büyüğün ne derse sorgulamadan yap.”
• ​“Şeyhin ne derse doğrudur.”
• ​“Yanlış gördüğünü söyleme.”
• ​“Hocayı eleştirmek günahtır.”
​anlayışını yerleştirmek başka bir şeydir. Çocuk din öğrenirken aynı zamanda düşünmeyi de öğrenmelidir.

​Bazı kapalı veya yüksek kontrol niteliğindeki ortamlarda çocukların ve gençlerin ailelerinden ve dış çevreden izole edilmesi, bilgiye erişimlerinin sınırlandırılması ve itaat baskısına maruz bırakılması gibi riskler ortaya çıkabilir. Bu risklerin varlığı, bütün dînî eğitim faaliyetlerinin böyle olduğu anlamına gelmez; ancak çocukların bulunduğu yapılarda denetim ve koruma mekanizmalarının önemini gösterir. Psikolojik istismar araştırmalarında izolasyon, bilgi kontrolü, eleştirel düşüncenin değersizleştirilmesi ve mutlak otorite gibi unsurlar özellikle incelenmektedir.

​Eleştirel düşünme yeteneği sistematik biçimde zayıflatılan bir kişi, ilerleyen yıllarda bağlı olduğu liderin yaptığı ciddî yanlışları dâhi savunabilir.

​Burada mesele din eğitimi değildir. Mesele, din eğitiminin itaate dayalı kapalı bir kontrol sistemine dönüşüp dönüşmediğidir.

​​“YANMAZ KEFEN” GİBİ SÖYLEMLER NEYİ GÖSTERİR?

​Kamuoyunda "yanmaz kefen" olarak bilinen tartışma; 2015 yılında Cübbeli Ahmet olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü’nün adı ve fotoğrafı kullanılarak piyasaya sürülen bir kefen ürünü üzerinden gündeme gelmişti.

​Söz konusu iddialara yanıt veren Ünlü, ürünü kendisinin “yanmaz kefen” adıyla pazarlamadığını belirterek, durumun bir istismar olduğunu ifade etmiş ve “Allah-ü Teâlâ istismar edenlere fırsat vermesin” sözleriyle uygulamayı eleştirmişti.

Nitekim 2019 yılında gazeteci Murat Ağırel’e verdiği röportajda da “Ben yanmaz kefen diye bir şey konuşmadım” diyerek iddiaları reddetmiş; ancak kefenin talep üzerine hazırlandığını, üzerine bazı dînî sembol ve ifadelerin yazılarak belirli kişilere verildiğini aktarmıştı.

​Dolayısıyla; belirli bir kişi veya yapının “yanmaz kefen sattığı” yönündeki iddialar, somut belgelerle doğrulanmadığı sürece kesin bir gerçeklik olarak sunulmamalıdır.

​Ancak meselenin asıl düşündürücü boyutu, genel olarak dînî simge ve uygulamaların pazarlanma biçimidir. Nitekim ticarî veya herhangi bir yapının çıkarları doğrultusunda;

• ​“Bunu alırsan kurtulursun.”
• ​“Şu katkıyı sağlarsan özel himmete kavuşursun.”
• ​“Bu zikri çekersen otomatik olarak bağışlanırsın.”
​gibi vaatlerle yürütülen söylemler ciddî biçimde sorgulanmalıdır.

​Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ilgili fetvalarında da; sahih delillere dayanmayan belirli sayıların zorunlu tutulması, bazı zikirlerle mucizevî biçimde kurtuluşa ulaşılacağı iddiası ve rüyalar üzerinden hüküm bina edilmesi dînî açıdan temelsiz kabul edilmektedir.

​Özetle; dînî duygular ile ticarî çıkarlar arasındaki çizgi titizlikle korunmalı; aklı ve sorumluluğu devre dışı bırakan vaatlere karşı ilkesel bir duruş sergilenmelidir.

​RÜYA DÎNÎ DELİL MİDİR?

​Hayır.

​Bir insan rüya görebilir, rüyasından etkilenebilir, kendisi için mânevî bir anlam çıkarabilir. Ama “Şeyh rüyasında gördü, Allah böyle emretti” diyerek başkaları için dînî hüküm oluşturamaz.

​Diyanet'in açıklamasında, peygamberler dışındaki insanların rüyalarının kesin hüküm ifade etmediği, bağlayıcı olmadığı ve rüyalarla dînî veya dünyevî bir hüküm kurulamayacağı açıkça belirtilmektedir.

​Bu çok önemli bir ölçüdür. Çünkü vahiy sona ermiştir. Bugün hiç kimse kendi rüyasını Allah'ın yeni emri gibi insanlara dayatamaz.

​“BİZ SEÇİLMİŞ CEMAATİZ” DENİLİR Mİ?

​Bu anlayış da ciddi bir tehlike taşır. Bir topluluğun kendisini diğer Müslümanlardan üstün, özel veya Allah tarafından seçilmiş bir grup olarak görmesi, aidiyeti hakikâtin önüne geçirebilir.

​FETÖ tecrübesine ilişkin Diyanet yayınlarında da “seçilmiş cemaat” anlayışının örgütsel din istismarı bağlamında eleştirildiği görülmektedir.

​Bunun anlamı şudur: Cemaat aidiyeti îman ölçüsü değildir.

• ​“Bizden olan” otomatik olarak iyi değildir.
• ​“Bizden olmayan” otomatik olarak kötü değildir.

​Bir insanın doğruluğu; cemaatine göre değil ameline göre, soyuna göre değil ahlâkına göre, liderine göre değil hakikâte bağlılığına göre değerlendirilmelidir.

​TARİHTE DÎNÎ OTORİTE HİÇ İSTİSMAR EDİLMEDİ Mİ?

​Elbette edildi. Fakat burada tarihî gerçekleri genellemeden ve dönemleri birbirine karıştırmadan konuşmak gerekir.

​Geçmişte dînî otorite ile siyasî ve ekonomik güç arasındaki ilişkiler zaman zaman ciddî sorunlara yol açmıştır. Ancak “tarikatlar İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'ye, İmam Şâfii'ye ve İmam Buhârî'ye eziyet etti” şeklindeki genelleme tarihî açıdan isabetli değildir. Çünkü söz konusu âlimlerin yaşadığı dönemlerle kurumsal tarikatların ortaya çıkış ve gelişim dönemleri aynı değildir.

​Ebû Hanîfe'nin yaşadığı dönem, bugün anladığımız anlamda kurumsallaşmış tarikatların ortaya çıkmasından çok daha öncedir. Dolayısıyla tarihî olayları bugünkü cemaat-tarikat yapılarıyla doğrudan özdeşleştirmek doğru olmaz.

​Bununla birlikte Ebû Hanîfe'nin siyasî otoriteyle yaşadığı ciddî sorunlar tarihî kaynaklarda açıkça yer almaktadır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Ebû Hanîfe, Abbasi Halifesi Mansûr döneminde kadılık teklifini kabul etmemiş; bunun sonucunda Bağdat'ta hapsedilmiş, işkence görmüş ve Hicrî 150 (Milâdî 767) yılında vefat etmiştir.. Bu olay, dînî ilim sahibi bir âlimin siyasî otorite karşısındaki bağımsızlığı açısından önemli bir tarihî örnektir.

​İmam Buhârî'nin hayatında da benzer şekilde siyasî ve ilmî otorite ilişkilerinin önemli bir örneğini görüyoruz. Buhârî, Nişabur'da Muhammed b. Yahya ez-Zühli ile Kur'an'ın mahluk olup olmadığı tartışması bağlamında ciddî bir ilmî ihtilaf yaşamış ve bu olayların ardından Nişabur'dan ayrılmıştır. Daha sonra Buhâra'da da siyasî otoriteyle sorun yaşamıştır.

​Özellikle Buhârî'nin, Buhâra Valisi Halid b. Ahmed'in kendisine sarayda özel ders verme talebini kabul etmemesi ve ilmi, makamın ayağına götürmeyi reddetmesi; ilim ile iktidar arasındaki mesafe bakımından dikkat çekici bir örnektir.

​Dolayısıyla tarihten çıkarılması gereken ders şudur: Dînî ilim sahibi olmak, iktidarın veya herhangi bir şahsın emrine girmek anlamına gelmez.

​Fakat aynı zamanda tarihî olayları bugünkü tarikat ve cemaat tartışmalarına doğrudan taşıyarak dönemleri birbirine karıştıran hatalı sonuçlara ulaşmamak gerekir.

​DÎNİN SİYASETLE İLİŞKİSİ NEDEN TEHLİKELİ HÂLE GELEBİLİR?

​Çünkü dînî otorite ile siyasî güç birleştiğinde, ortaya çok güçlü bir nüfuz alanı çıkabilir.

​Bir yapı; dînî meşruiyet, ekonomik güç, siyasî bağlantı, kapalı hiyerarşi ve sorgulanamaz liderlik elde ettiğinde, demokratik ve hukukî denetim açısından ciddî riskler oluşabilir.

​Bu sadece cemaatler için değil, bütün örgütlü yapılar için geçerlidir:

• ​Siyasi parti için de...
• ​Şirket için de...
• ​Sendika için de...
• ​Dernek için de...
• ​Dînî yapı için de...

​Denetimsiz güç, hangi elde olursa olsun tehlikelidir.

​O HÂLDE DEVLET NE YAPMALI?

​Devletin görevi insanların îmanını denetlemek değildir. Devlet: “Sen şu tarikata giremezsin”, “Sen şu cemaatte bulunamazsın” dememelidir. İnsanların inanç, vicdan ve hukuka uygun örgütlenme özgürlükleri korunmalıdır.

​Fakat devlet aynı zamanda şu ilkeyi açık biçimde uygulamalıdır: “Dînî kimliğin seni hukukun dışına çıkarmaz.”

• ​Bir dînî yapı, faaliyetinin niteliğine göre ilgili hukuk kurallarına uymak zorundadır.
• ​Malî faaliyetler şeffaf olmalıdır.
• ​Bağışların hesabı verilebilmelidir.
• ​Çocukların güvenliği korunmalıdır.
• ​Eğitim faaliyetleri mevzuata uygun yürütülmelidir.
• ​Suç iddiası varsa soruşturulmalıdır.
• ​Suç mahkeme kararıyla kesinleşmişse hukukî yaptırım uygulanmalıdır.

Ve bütün bunlar yapılırken cemaatin veya tarikatın siyasî yakınlığına ya da uzaklığına göre çifte standart uygulanmamalıdır. Hukuk, herkes için aynı olmalıdır.

​ÇÖZÜM CEMAATLERİ YOK ETMEK Mİ?

​Hayır.

​Çözüm; cemaatleri yok etmek değil, denetimsiz güç alanlarının oluşmasını önlemektir.
​Çünkü insanların dayanışmaya, mânevî birlikteliklere, yardımlaşmaya, sohbet etmeye, öğrenmeye ve öğretmeye ihtiyacı vardır. Sorun bunlar değildir.

​Sorun;
• ​Kapalı hiyerarşi,
• ​Mutlak liderlik,
• ​Şeffaf olmayan finans,
• ​Bilgi kontrolü,
• ​Sosyal izolasyon,
• ​Korku ve suçluluk üzerinden itaat,
• ​Eleştirinin bastırılması,
• ​Ve dînî kimlik üzerinden dokunulmazlık oluşturulmasıdır.

​Bunlar yalnızca dînî yapılar açısından değil, bütün yüksek kontrol örgütlenmeleri açısından dikkat edilmesi gereken risklerdir.

​LAİKLİĞİ SUÇLAMAK DA, LAİKLİĞİ BÜTÜNÜYLE SORUMLU TUTMAK DA KOLAYCILIKTIR

​Bu meseleleri sadece “Laiklik yüzünden oldu” diyerek açıklamak doğru değildir. Ama “Laikliğin bu meselelerle hiçbir ilgisi yoktur” demek de tarihî ve siyasî süreçleri bütünüyle dışarıda bırakmak olur.

​Daha doğru yaklaşım şudur:

​İslâm dünyasında dînî otoritenin kötüye kullanılması modern çağdan çok önce de vardı. Siyasî iktidarla dînî otoritenin ilişkisi tarih boyunca farklı biçimlerde yaşandı. Din kimi zaman siyasetin meşruiyet aracı hâline getirildi; siyaset kimi zaman dînî otoriteyi kendi çıkarı için kullandı. Dînî yapılar kimi zaman siyasî güce yaklaştı; siyasî güçler kimi zaman dînî yapıları destekledi.

​Bütün bunlar tarihî ve siyasî açıdan ayrı ayrı incelenmesi gereken karmaşık süreçlerdir.

​Dolayısıyla bugün yaşadığımız bütün sorunları tek bir döneme, tek bir ideolojiye veya tek bir siyasî aktöre bağlamak doğru değildir. Mesele çok daha eski ve çok daha derindir: Dînî otoritenin nasıl denetleneceği meselesidir.

​FETÖ TECRÜBESİ BİZE NE ÖĞRETTİ?

​FETÖ tecrübesi bu konuda Türkiye'ye çok ağır bir ders verdi.

​Bir yapı; lideri sorgulanamaz hâle getiriyorsa, sadâkati liyâkatin önüne geçiriyorsa, kapalı bir hiyerarşi oluşturuyorsa, mensuplarının özel hayatını kontrol ediyorsa, bilgi akışını sınırlıyorsa, örgütsel çıkar doğrultusunda devlet kurumlarında kadrolaşmaya yöneliyorsa ve kendi yapısının çıkarını hukukun önüne koyuyorsa; artık mesele yalnızca dînî bir topluluk meselesi değildir. Devlet düzeni açısından da ciddî bir risk ortaya çıkar.

​Fakat FETÖ'den çıkarılması gereken ders yalnızca “Güvenlik operasyonu yapalım” değildir.

​Asıl derslerden biri şudur: İnsanların dînî bilgi ihtiyacı sahih, güvenilir, çoğulcu ve özgür biçimde karşılanmalıdır.

​Çünkü toplumda doğru dînî bilgi üretilip sunulmadığında, o boşluğu mutlaka birileri doldurur.

​DİN EĞİTİMİNİ ZAYIFLATMAK MI, GÜÇLENDİRMEK Mİ?

​Bence asıl tartışmamız gereken konulardan biri budur.

​İnsanların dînî bilgi ihtiyacını yok sayarak dînî yapılanmaları ortadan kaldıramazsınız. Çünkü insan inanmak, öğrenmek, sormak, anlamlandırmak ve çocuğuna öğretmek ister. Eğer güvenilir kaynaklardan cevap bulamazsa başka yerlere yönelebilir.

​Dolayısıyla çözüm, “Cemaatlerden uzak durun” demek değildir.

​Çözüm: “Dînî bilginizi güvenilir kaynaklardan öğrenin; hiçbir insanı Kur'an'ın, sahih dînî bilginin ve ahlâkın üzerine çıkarmayın” demektir.

​Eğitim-öğretim süreci boyunca çocuklarımızı sahih dînî bilgiyle donanımlı hâle getirmektir.

• ​Çocuklara sadece ezber değil, anlama öğretilmelidir.
• ​Sadece itaat değil, sorumluluk öğretilmelidir.
• ​Sadece sevap değil, ahlâk öğretilmelidir.
• ​Sadece cemaat aidiyeti değil, ümmet ve insanlık bilinci öğretilmelidir.

​Ve en önemlisi: Soru sormanın günah olmadığı öğretilmelidir.

​SAĞLIKLI BİR DÎNÎ YAPI NASIL ANLAŞILIR?

​Bir cemaat veya tarikatı değerlendirmek için aslında çok basit sorular sorabiliriz:

1. Lider eleştirilebiliyor mu?
Eleştiren kişi hemen “hain”, “fitneci” veya “düşman” ilan ediliyorsa dikkat!

2. ​Liderin mal varlığı ve ekonomik ilişkileri şeffaf mı?
“Şeyh olduğu için hesap sorulamaz” deniliyorsa dikkat!

3. ​Bağışların hesabı veriliyor mu?
Nereye, ne kadar para gittiği bilinmiyorsa dikkat!

4. ​İnsanlar özgürce ayrılabiliyor mu?
Ayrılan kişi tehdit ediliyor, dışlanıyor veya lanetleniyorsa dikkat!

5. ​Çocukların güvenliği öncelikli mi?
Dînî otorite kullanılarak çocukların susması sağlanıyorsa alarm gerekir!

6. ​Soru sormaya izin var mı?
“Şeyhin sözü tartışılmaz” deniliyorsa dikkat!

7. ​Dînî delil yerine liderin sözleri mi kullanılıyor?
Sürekli “Şeyh böyle dedi” denilerek bu sözler dînî delil gibi sunuluyorsa dikkat!

8. ​Grup kendisini diğer Müslümanlardan üstün mü görüyor?
“Biz seçilmişiz” anlayışı ciddî bir uyarı işaretidir!

9. ​Sadâkat liyâkatin önüne mi geçiyor?
“Bizden olan” sürekli korunuyor, “bizden olmayan” sürekli dışlanıyorsa dikkat!

10. ​İnsanları Allah'a mı bağlıyor, kendisine mi?
Bütün soruların özü aslında budur. Bir yapı insanı Allah'a mı yaklaştırıyor, yoksa kendi liderine mi bağımlı hâle getiriyor?

​PEKİ GERÇEK DİN NEDİR?

​Gerçek din, insanın aklını ipotek altına almak değildir.

​Gerçek din; Allah'a kulluktur, adalettir, emanettir, ahlâktır, sorumluluktur, merhamettir, kul hakkından korkmaktır, harama karşı direnebilmektir, haksızlık karşısında susmamaktır, kendi cemaatinin yanlışına da yanlış diyebilmektir.

​Gerçek din insana “Şeyhin ne derse onu yap” demekten önce “Allah ne emrediyor?” diye sormayı öğretir.

​Gerçek din “Bizim liderimiz ne dedi?” sorusundan önce “Bunun Kur'an ve Sünnet'teki dayanağı nedir?” sorusunu sordurur.

​Gerçek din “Bizden misin?” diye sormaz; “Haklı mısın?” diye sorar.

​AKLI İPOTEK ETMEK DİN DEĞİLDİR

• ​Bir insanın aklını kullanmasını engellemek din değildir.
• ​Bir insanı sorgulamaktan korkutmak din değildir.
• ​Bir insanı liderine bağımlı hâle getirmek din değildir.
• ​Bir insanın malını din adına almak din değildir.
• ​Bir insanın ailesini din adına dağıtmak din değildir.
• ​Bir insanın suçunu din adına örtmek din değildir.
• ​Bir liderin yanlışını “hikmet” diye savunmak din değildir.
• ​Bir insanın kurtuluşunu başka bir insanın şahsına bağlamak din değildir.
​Ve en önemlisi: Bir insanı Allah'a kulluktan çıkarıp bir kula bağımlı hâle getirmek, din hizmeti adı altında savunulamaz.

​SON SÖZ: ŞEYHE KUL OLMAK MI, ALLAH'A KUL OLMAK MI?

​Burada artık sorunun cevabını vermeliyiz.

​Şeyh olabilir, hoca olabilir, âlim olabilir, mürşid olabilir, cemaat olabilir, tarikat olabilir... Ama bunların hiçbiri:

• ​Allah'ın yerine geçemez.
• ​Vahyin yerine geçemez.
• ​Kur'an'ın yerine geçemez.
• ​Peygamber'in yerine geçemez.
• ​İnsanın vicdanının yerine geçemez.
• ​Hukukun yerine geçemez.

​Şeyh rehber olabilir, Rab olamaz. Cemaat dayanışma sağlayabilir, din olamaz. Tarikat mânevî eğitim verebilir, vahiy olamaz. Lider yol gösterebilir; insanın aklını ve iradesini teslim alamaz.

​İslâm'ın istediği insan; şeyhine kul olmuş insan değil, Allah'a kul olmuş insandır.

​Bu nedenle bir dînî yapıyı değerlendirirken belki de bütün sorularımızı tek bir soruda toplamalıyız:

​“Bu yapı beni kendisine mi bağlıyor, Allah'a mı?”

​Eğer insanı Allah'a, Kur'an'a, Peygamber'in ahlâkına, adalete, merhamete, ilme ve güzel ahlâka yönlendiriyorsa; orada istifade edilecek bir mânevî eğitim olabilir.

​Ama insanı kendisine bağımlı hâle getiriyor, lideri sorgulanamaz kılıyor, dış dünyadan koparıyor, eleştiriyi yasaklıyor, korku ve suçlulukla itaati artırıyor, maddî kaynaklarını şeffaflaştırmıyor ve kendi otoritesini dînî hüküm gibi sunuyorsa, artık durup düşünmek gerekir.

​Çünkü mesele sadece bir cemaat meselesi değildir. Mesele insanın iradesidir. Mesele dînin istismar edilip edilmediğidir. Mesele Allah adına konuşanların Allah'ın kullarına ne yaptığıdır.

​Ve unutmayalım:

• ​Kutsal olan cemaatin adı değildir.
• ​Kutsal olan liderin makamı değildir.
• ​Kutsal olan teşkilat değildir.
• ​Kutsal olan dindir.

​Milletin inancı ticaret alanı değildir. Dînî duygular nüfuz devşirme aracı değildir. Devlet hiçbir cemaatin veya dînî yapının tasarruf alanı değildir. Hiçbir şeyh hukukun üzerinde değildir. Hiçbir cemaat Kur'an'ın üzerinde değildir. Hiçbir lider insanın aklının ve vicdanının sahibi değildir.

​Ve din adına konuşan herkesin unutmaması gereken en temel gerçek şudur:

​İnsanları kendinize bağlamak din hizmeti değildir; insanların Allah'a daha bilinçli, daha ahlâklı ve daha özgür kullar hâline gelmesine vesîle olmak din hizmetidir.

​İşte aradaki fark budur:

• ​Kula kulluk değil, Allah'a kulluk.
• ​Şahsa teslimiyet değil, hakikâte sadâkat.
• ​Kör itaat değil, bilinçli kulluk.
• ​Aklı ipotek etmek değil, aklı vahyin rehberliğinde kullanmak.

​Ve belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken en önemli soru:

​“Ben Allah'a mı bağlıyım, yoksa Allah adına konuşan bir insana mı?”

​Aklı devreden çıkaran, ahlâksızlığı kılıfına uyduran ve insanı bir kulun iradesine bağımlı hâle getiren hiçbir yapı, din adına meşruiyet kazanamaz.

​Çünkü kutsal olan bir cemaatin adı, bir liderin makamı veya bir teşkilatın varlığı değildir. Kutsal olan dindir. Milletin inancı ticaret alanı değildir. Devlet hiçbir yapının tasarruf noktası değildir.

​Din adına konuşan herkes; önce Kur'an'ın ahlâkına, sonra hukukun kurallarına, en sonunda da milletin vicdanına karşı sorumludur.

Not: Toplumsal farkındalığa ve sahih din anlayışına katkı sunmak için bu yazıyı sevdiklerinizle ve sosyal medya ağlarınızda paylaşabilirsiniz.

​Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip / Gazeteci-Yazar

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.