Modern Çağın Putları: Liderler, Makamlar ve Dünyevî Tutkular
Kalbin Tahtı, Îmanın İspatı: En Çok Kimi Seviyoruz?
Hayatın bitmek bilmeyen koşturmacası içinde hiç durup kendimize şu can alıcı soruları sorduk mu: "Ben en çok kimi, neyi seviyorum?" ve "Kalbimin en üst basamağında aslında kim oturuyor?"
Bu soruları geçiştirmek ya da hafife almak mümkün değildir; çünkü sevginin yönü, doğrudan îmanın istikâmetini belirler.
Söze gelince dilimiz tereddüt etmeden "Elbette Allah’ı ve Resûlü’nü" cevabını verebilir. Ancak kalbimizin derinlikleri ve amellerimizin dili her zaman bu beyanla örtüşmeyebilir.
Modern dünya, bizi sevgilerimizi yarıştırmaya ve fânî tutkularımızı âdetâ ilahlaştırmaya zorluyor. Kimi zaman evladımıza duyduğumuz aşırı düşkünlük, kimi zaman mal mülk hırsımız; kimi zaman ise bir lidere, bir cemaate veya siyasi bir görüşe duyduğumuz ölçüsüz bağlılık, farkında olmadan o en mukaddes sevgiyi gölgeleyebiliyor.
Sevginin Teraziye Çıkışı: Tevbe 24
Kur’ân-ı Kerîm, bu hayatî meseleyi sarsıcı bir netlikle ortaya koyar. Tevbe Sûresi 24. âyet, her mümin için âdetâ bir sevgi testidir:
"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz-hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan (mücadele etmekten) daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fâsık topluluğu doğru yola erdirmez."
Âyette geçen "Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin" ikazı oldukça sarsıcıdır. Bu, geçici sevgiler asıl olanın önüne geçtiğinde, kalpteki îman dengesinin bozulduğu anlamına gelir. Âyet bize ailemizden, malımızdan ve evimizden bile üstün bir sevgi disiplini emreder. Sevgi sadece soyut bir duygu değil, bir tercih meselesidir. Menfaat çatışmalarında ve zor zamanlarda kimin tarafını seçtiğimiz, kimi daha çok sevdiğimizin en somut kanıtıdır. Eğer dünyalık bağlar Allah’tan, Resûlü’nden ve O’nun yolunda mücadele etmekten daha cazip geliyorsa, bu durum mânevî bir uyarı sinyalidir.
Bu âyet bir yasak listesi değildir; zira anne-babayı veya evladı sevmek fıtrî ve gereklidir. Asıl mesele, bu sevgilerin sırası ve sınırıdır.
Îmanın Kemâli: Sevgiyle Gelen İstikâmet
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu ölçüyü Sahih-i Buhârî’de geçen şu hadisiyle daha da netleştirir:
"Hiçbiriniz beni anne-babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe îman etmiş olmaz."
Bu ifade sert bir şart gibi görünse de bir hakikâti haykırır: Îman sadece bir bilgi birikimi değil, bir yöneliştir. Kalbin istikâmetidir. Îman, dilde bir iddia olmaktan çıkıp kalpte Allah ve Resûlü’ne duyulan o "en üstün sevgi" ile kemâle erer. Mal, makam ve dünya hırsı kalbi işgal ettiğinde îman zayıflar; çünkü îman mutlak bir samimiyet bekler.
Bir başka hadis-i şerifte ise îmanın tadına vurgu yapılır:
"Üç özellik vardır ki, bunlar kimde bulunursa îmanın tadını almış olur: Allah ve Resûlü’nü, herkesten ve her şeyden daha çok sevmek..."
Buradan anlıyoruz ki mesele sadece "seviyorum" demek değil, o sevginin hayatı yönetmesidir. Allah ve Resûl sevgisi kalbe hakkıyla yerleştiğinde, dünya sevgisi küçülür, âhiret özlemi büyür.
"Şimdi Oldu Ey Ömer!"
Hz. Ömer’in (r.a.) yaşadığı şu hadise, sevginin zirvesini ne güzel anlatır:
Hz. Ömer, "Ey Allah’ın Resûlü! Seni canım dışındaki her şeyden daha çok seviyorum" dediğinde, Efendimiz: "Hayır, canından da çok sevmedikçe olmaz" buyurur. Hz. Ömer hatasını hemen fark ederek, "Seni canımdan da çok seviyorum" deyince Peygamberimiz tebessümle; "Şimdi oldu ey Ömer" buyurmuştur.
Bu bir duygu zorlaması değil, bir bilinç eğitimidir. Îman, kalpteki en güçlü enerjinin yönünü belirler. Peki, neden canımızdan bile çok? Çünkü bizi bizden daha çok düşünen ve bize "kendi canımızdan daha yakın olan" (Ahzâb, 6) O’dur.
O’nu sevmek, O’nun getirdiği hakikâti sevmek ve O’nun ahlâkıyla kuşanmaktır. Bir insanı veya grubu peygambervâri bir kutsiyetle sevip, hatasız görerek ilah seviyesine çıkarmak ise sevgide haddi aşmaktır. İslâm, bu tür ölçüsüz sevgileri "fetişizm" olarak görür ve reddeder. Zira İslâm inancına göre kalp, yalnızca Allah’a mutlak teslimiyet göstermek üzere halk edilmiştir. Eğer fâni bir varlığa duyulan sevgi; Allah’ın emirlerinin önüne geçerse veya o kişi 'yanılmaz ve hatasız' kabul edilerek sorgulanamaz bir konuma yükseltilirse, bu durum o kişiyi —hâşâ— ilâh yerine koymak demektir. Bu noktada sevgideki aşırılık, farkında olmadan şirke kapı aralayabilecek kadar ciddî bir sapmaya dönüşebilir. Dolayısıyla sevmek, sevdiğini kutsallaştırmak değil; onu Allah’ın yarattığı bir kul olarak, O’nun rızası dairesinde sevmektir.
Mal, makam, mülk ve konfor hayatın doğal birer parçasıdır; ancak bir mümin için bunlar hayatın nihâi amacı değil, o amaca hizmet eden birer araçtır. Tehlike, dünya sevgisinin Allah sevgisinin önüne geçerek kalbi istilâ etmesiyle başlar. Zira bu denge bozulduğunda; kararlar dünyevîleşir, öncelikler sapar ve mutlak hakikât ikinci plana itilir. Kur’ân-ı Kerîm bu noktada bizden fıtrî olan sevgilerimizi söküp atmamızı değil, onları doğru bir hiyerarşiye koymamızı bekler. Bu yüzden sadece "dünyayı sevmeyin" diyerek bir yasak koymakla yetinmez; asıl sarsıcı soruyu sorarak bizi özümüzle yüzleştirir: "Daha çok kimi ve neyi seviyorsunuz?"
Bugün kendimize dürüstçe sormak zorundayız:
• Ticarî bir kaygı, Allah’ın bir emrinin önüne geçiyor mu?
• Bir liderin sözü, Resûlullah’ın sünnetinden daha bağlayıcı mı geliyor?
• Evladımızın dünyevî istikbâli için gösterdiğimiz çabayı, onun ebedî hayatı için de gösteriyor muyuz?
Günümüzde insanlar sevgiyi yerinden kaydırabiliyor. Bir lideri hatasız görmek, bir cemaati mutlak doğru kabul etmek veya bir şahsiyeti sorgulanamaz hâle getirmek, sevgiyi bağlılıktan çıkarıp körlüğe dönüştürür. İmam İbn Teymiyye’nin dediği gibi: "Sevgi ve bağlılıkta ölçü kaybolursa, kişi sevdiğini ilahlaştırmaya kadar gider." Problem sevmek değil, ölçüsüz sevmektir.
Îmanın Tadını Almak ve Sonuç
İlim adamları bu sevgiyi harika bir dengeyle yorumlar: "Allah sevgisi, diğer tüm sevgileri yok eden değil, onları doğru yere yerleştiren bir sevgidir." Allah’ı seven; annesini O'nun rızası için daha şefkâtle sever, eşini O'nun emaneti olarak daha sadâkâtle sever. Ancak bu ikincil sevgiler ana kaynağı kurutmaya başladığı an, îman samimiyetini kaybeder. İmam Gazâlî, İhyâ’sında gerçek müminin Allah ve Resûlü’nü her şeyin üstünde tutması gerektiğini, aksi halde îmanın tadına erişemeyeceğini vurgular.
Îman samimiyet ister. Bu iddianın ispatı ise Âl-i İmrân 31. âyette gizlidir: "Eğer Allah’ı seviyorsanız bana (Peygambere) uyun ki, Allah da sizi sevsin..."
Netice itibariyle;
Sevgi, îmanın merkezidir ancak doğru yere yönelmezse insanı yüceltmez, aksine saptırır. Allah’ı ve Resûlü’nü her şeyden üstün sevmek, diğer sevgileri yok etmek değil, onları doğru sıraya koymaktır. Kalbin kıblesi doğruysa, hayatın yönü de doğrudur. Aksi halde insan farkında olmadan sevdiğinin peşinden giden bir hür değil, sevdiğinin esiri olan bir mahkûm olur.
Sevgi, itaatle taçlanmıyorsa sadece bir avuntudur. Kalbimizin gerçek sahibi Allah’tır ve O, oraya kendisinden başka bir "en sevgili" sığdırılmasından hoşnut olmaz.
Unutmayalım ki; kalbin merkezine yalnızca asıl sahibini yerleştirmek, îmanın özüdür. O nurdan mahrum bir kalp karanlıkta kalmaya, o mukaddes kaynaktan beslenmeyen bir hayat ise boşluğa mahkûmdur. Allah ve Resûlü’nü merkeze almayan her türlü sevgi hiyerarşisi, insanı hakikâte değil, sonu hüsranla biten aldatıcı bir serâba sürükler. Gerçek mümin, gönül tahtını sadece O’na tahsis edendir; bunun dışındaki her meyil, kalbi asıl menzîlinden alıkoyan geçici bir aldanıştan ibarettir.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar