Devletten Maaş Alan İmamın Arkasında Namaz Kılınır mı? Bir Fitne Söyleminin Fıkhî Tahlili
Hakikati Araştırmak Değil, Kalplere Şüphe Düşürmek İstiyorlar!
Zaman zaman sosyal medya mecralarında ya da gündelik tartışmalarda, "İmamlar devletten maaş alarak namaz kıldırıyor, para ile namaz kıldıranın arkasında namaz kılınmaz" şeklinde iddiaların öne sürüldüğü görülmektedir. Genellikle dînî konulardan uzak ya da önyargılı çevrelerce iyi niyetten yoksun bir şekilde üretilen bu söylemler, fıkhî ve mantıkî altyapıdan yoksun olup, yeterli bilgiye sahip olmayan vatandaşlarımızın zihninde şüphe uyandırmayı ve toplumsal bir fitneye zemin hazırlamayı amaçlamaktadır. Maksat, çoğu zaman hakikati araştırmak değil; halkın ibadetlerine dair kalbine şüphe düşürmek, din görevlilerini itibarsızlaştırmak ve dolayısıyla dînî hayatı zayıflatmaktır. Nitekim bu tür söylemler, ilmî bir zeminde değil, duygusal ve kışkırtıcı bir dille servis edilir.
Bu konunun dînî (fıkhî), aklî ve mantıkî deliller ışığında, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde izahı şu şekildedir:
Temel İlke: İbadet Allah İçin Yapılır, Ücret Karşılığında Değil
İslâm hukukunun (fıkhın) en temel kaidelerinden biri şudur: Namaz, oruç ve hac gibi taabbudî (doğrudan Allah rızası için yapılan) ibadetler karşılığında ücret almak ilkesel olarak caiz değildir. Çünkü ibadet yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah için edâ edilir. Dolayısıyla bir imamın "Ben size şu kadar rekat namaz kıldırdım, bunun bedeli şudur" diyerek ücret talep etmesi dînen batıldır.
Ancak meselenin fıkhî aslı burada değil, "zaman ve mesai tahsisi" noktasında başlamaktadır. Çünkü günümüzde imam-hatiplerin ve müezzinlerin aldığı maaş, "namaz kıldırma fiiline" karşılık verilen bir bedel değildir; zaman ve mesailerini bu hizmete tahsis etmeleri sebebiyledir. Bu ayrımı görmemek, meselenin fıkhî inceliğini kaçırmak anlamına gelir.
Müteahhirûn (Sonraki Dönem) Âlimlerinin İctihadı
Asr-ı Saâdet’te ve İslâm’ın ilk yıllarında mescitler küçük, cemaat sınırlı, din bilgisi yaygındı; namaza gücü yeten, Kur'an bilen herkes imamlık yapabiliyordu. Kimsenin sürekli, günün her vaktinde mescitte hazır bulunma mecburiyeti yoktu; Müslümanlar gönüllülük esasıyla bu hizmeti yürütüyordu.
Zamanla İslâm coğrafyası genişledi, şehirler büyüdü, camiler çoğaldı, cemaatler kalabalıklaştı. Beş vakit namazın, cuma ve bayram namazlarının, vaaz ve irşad faaliyetlerinin, çocuklara Kur'an öğretiminin kesintisiz ve düzenli sürdürülmesi artık gönüllülüğe bırakılamayacak bir ihtiyaç hâline geldi. Eğer bu hizmetler tamamen gönüllülüğe bağlı kalsaydı, bir gün mescit imamsız, bir gün müezzinsiz kalabilir, din eğitimi sekteye uğrayabilirdi. Bu durum karşısında başta Hanefî mezhebinin sonraki dönem fukhası (müteahhirûn) olmak üzere İslâm âlimleri, kamu maslahatını (toplumun genel menfaatini) gözeterek şu tarihî ve fıkhî karara varmışlardır:
"İmâmet, müezzinlik, müftülük ve Kur’an muallimliği gibi dînî hizmetlerin kesintiye uğramaması için, bu görevleri icra edenlerin beytülmâlden (devlet hazinesinden) veya vakıflardan maaş/ücret alması caizdir, hatta gereklidir." (İbn Nüceym, el-Bahr, 8/22; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/562).
Bu durum, dînin kendi içinde bir "tekâmül" (evrim/başkalaşma) geçirmesi değil; toplumsal ihtiyaca göre fıkhın ruhsat (kolaylaştırıcı hüküm) üretmesidir. Nitekim fıkıh usûlünde "zaruretler, memnû (yasak) olan şeyleri mübah kılar" ve "ihtiyaç, zaruret gibidir" kaideleri bu türden meselelerin çözümünde sıklıkla kullanılır.
"Habs-i Nefs" Kavramı
Günümüzde bir imam-hatip veya müezzin, kıldırdığı namazın rekatı başına para almaz. Onların aldığı maaş fıkıhta habs-i nefs (kendini o işe bağlama, mesai tahsisi) esasına dayanır. Devlet, bu kişiye "sen namaz kıldırdığın için para alıyorsun" demez; "sen kendini bu göreve tahsis ettiğin, başka bir işle meşgul olmadığın, camiyi her vakit açık ve hizmete hazır tuttuğun için" maaş öder.
Din görevlisi, geçimini sağlamak için ticaret, ziraat ya da başka bir serbest meslekle uğraşabilecekken; günün 24 saatini, başta beş vakit namaz vakitleri olmak üzere, camiye ve cemaate vakfetmektedir. Devlet veya kamu otoritesi, bu görevliye namaz kıldırdığı için değil; başka bir işle uğraşmayıp mesaisini bu kutsal kamu hizmetine kilitlediği için bir geçim hayatiyeti (maaş) sunar. Dolayısıyla bu yolla alınan maaş helâl, arkalarında kılınan namazlar ise son derece geçerlidir.
Aklî ve Mantıkî Deliller: Görevin Sadece "Namaz Kıldırmak" Olmaması
İddia sahiplerinin en büyük mantık hatası, imamlığı sadece günde 5 defa mihraba geçip 10-15 dakika namaz kıldırmaktan ibaret bir "eylem" olarak görmeleridir. Oysa günümüzde bir din görevlisinin uhdesindeki sorumluluklar çok katmanlı birer kamu hizmetidir:
• Eğitim ve İrşat Faaliyeti: İmamlar sadece namaz kıldırmaz; vaaz ve irşat faaliyetleri yürütür, çocuklara ve yetişkinlere Kur’an-ı Kerîm öğretir, dînî konularda toplumu aydınlatır.
• Sosyal ve İdari Sorumluluk: Camilerin fiziki yapısının korunması, temizliği, ibadete hazır tutulması, mahalledeki muhtaçların, yetimlerin, hastaların tespiti ve onlara sosyal yardım ulaştırılması gibi çok yönlü birer sosyal hizmet uzmanı gibi çalışırlar.
• Kaosun Önlenmesi: Eğer camiler devlet güvencesinde, belirli eğitim süreçlerinden (İlahiyat, İmam Hatip) geçmiş ehil kadrolara teslim edilmezse; her cami kontrolsüz grupların, ehliyetsiz kişilerin veya radikal oluşumların propaganda merkezine dönüşür. Maaşlı kamu görevlisi statüsü, din hizmetinin kalitesini, sürekliliğini ve toplumsal güvenliğini sağlar.
Dolayısıyla maaş, bir bütün olarak bu hizmet ve mesai tahsisinin (habs-i nefs) karşılığıdır; namazın kendisi bir "ücret nesnesi" değildir.
İstisnai Hatalar ve Gönüllü Hediyeler
Zaman zaman cenaze veya mevlid gibi vatandaşların acılı/hassas günlerinde, bazı münferit örneklerde usulsüz para talepleri gündeme gelebilmektedir.
• Asla Tasvip Edilemez: Din görevlisinin konumu ne olursa olsun, vatandaşı mecbur bırakarak, örfî bir baskı kurarak ya da tarife belirleyerek dînî hizmetler karşılığında para talep etmesi ne dînen ne de Diyanet İşleri Başkanlığı gibi resmî kurumlarca asla tasvip edilmez. Bu tip yanlışlar koca bir camiaya mal edilemez.
• Gönüllü İkram ve Hediyeleşme: Öte yandan, acılı gününde kendisine destek olan, acısını paylaşan ve hizmet eden din görevlisine, cenaze sahibinin tamamen kendi hüsnüniyeti, memnuniyeti ve helâl kazancından hareketle içinden gelerek, hiçbir zorlama olmaksızın bir hediye (zarf/harçlık) takdim etmesinde dînen bir sakınca yoktur. Karşı taraf bunu bir hak veya ticaret olarak görmediği; veren de zorunluluk hissetmediği sürece bu bir hediyeleşmedir.
Görevli bu ikramı ister kendi ihtiyacı için alır, isterse hiç dokunmadan o mahalledeki bir fakire, yetime veya Kur'an kursuna bağışlar; bu tamamen onun vicdanî tasarrufundadır.
Akli ve Mantıkî Açıdan Meseleye Bakış
İtirazın mantığı tutarsızdır, çünkü aynı mantık farklı mesleklere tutarlı şekilde uygulanırsa gülünç sonuçlara varır:
• Doktor, hastasını ücret karşılığında tedavi eder; tedavi bir "hayır" ve "yardım" fiili olduğu hâlde, ücret alması tedavinin tıbbî geçerliliğini ve iyileştirici vasfını bozmaz.
• Öğretmen, öğrenciye bilgi öğretir ve maaş alır; bu durum, öğrettiği bilginin doğruluğunu veya faydasını ortadan kaldırmaz.
• Hâkim, adaleti tesis eder ve maaş alır; adaletin kendisi "ücretli" hâle gelmiş olmaz.
Aynı şekilde, imamın maaş alması, kıldırdığı namazın dînî hükmünü değil, kendisinin bu işi meslek olarak yapmasının sebebini açıklar. Namazın sıhhat şartları (abdest, kıble, vakit, niyet, kıraat vb.) fıkıh kitaplarında tek tek sayılmıştır; "imamın maaşsız olması" bu şartlardan hiçbirinde yer almaz. Bir ibadetin sıhhatini, o ibadeti yerine getiren kişinin dünyevî geçim kaynağına bağlamak, ne Kur'an'da ne hadiste ne de fukahânın ictihadlarında bir karşılığı olan, tamamen zihnî bir kurgudur.
Ayrıca şu soru da önemlidir: Eğer bir kişi namazı bizzat kendi hâlis niyetiyle kılıyorsa (ki namazın kabulü Allah ile kul arasındaki bir meseledir), imama ittiba eden cemaatin namazının sıhhati zaten kendi niyet ve fiiline bağlıdır; imamın maaş alıp almaması cemaatin şahsî ibadetinin makbûliyetini etkileyen bir unsur değildir. Cemaat, imamın kalbindeki niyeti bilemez; şeriat de zâhire (görünüre) göre hüküm verir: İmam abdestli, kıbleye yönelmiş, namazı usûlüne uygun kıldırıyorsa, arkasındaki cemaatin namazı sahihtir.
Fitne Boyutuna Dikkat
Bu tartışmanın kaynağına bakıldığında amacın çoğunlukla ilmî değil, tahrik ve tahrip edici olduğu görülür. Din görevlilerini "çıkar peşinde" göstermek, halkın imamlarına ve dolayısıyla cemaatle kılınan namazına olan güvenini sarsmak, nihayetinde cami cemaatini ve dinî hayatı zayıflatmak gibi bir sonuca hizmet eder. Kur'an-ı Kerim, "bozgunculuk çıkarmak" (fesad, fitne) anlamına gelen davranışları şiddetle kınamıştır. Bu yüzden konunun ilmî cevabını bilmek, sadece fıkhî bir merak değil, aynı zamanda dînî hayatı koruma sorumluluğudur.
Özetle; din görevlilerinin devletten maaş alması, din hizmetlerinin lağvedilmesini ya da sahipsiz kalmasını önleyen fıkhî bir zaruretin ve kamu düzeninin bir gereğidir. Bu maaş, ibadetin satılması değil, din hizmetinin sürdürülebilmesi adına harcanan emeğin ve zamanın ikâmesidir. Dolayısıyla, din görevlilerimizin aldığı maaş helâldir, yürüttükleri hizmetler meşrûdur ve arkalarında kılınan namazlar Allah'ın izniyle geçerli ve makbuldür.
Müslümanların temiz zihinlerini bulandırmak amacıyla ortaya atılan bu tür fitne içerikli söylemlere itibar edilmemeli; mihraptaki, minberdeki ve kürsüdeki hocalarımızın İslâm'ın gür sesi olmaya devam ettikleri unutulmamalıdır.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar