Diyanet ve Din Görevlilerine: Toplumsal İnşânın Mânevî Sorumluluğu ve Büyük Emanet
Bir Nesil Kayıyor, Bir Medeniyet Eriyor: Sorumluluk Kimin?
Toplumları ayakta tutan asıl kuvvet maddi zenginlikleri değil, o zenginliği anlamlı kılan mânevî değerleridir. Bugün hayatın her alanında şahit olduğumuz hazin tablo, basit bir 'cehalet' örneği değil; topyekûn bir mânâ ve ruh buhrânının yansımasıdır.
Toplumun mânevî îmârından sorumlu olan Diyanet İşleri Başkanlığımız, ilâhiyat fakültelerimiz ve bu kurumlarda görev yapan akademisyenler, müftüler, vaizler, Kur’an kursu öğreticileri, imam-hatipler ve müezzin-kayyımlar… Bu büyük hizmet zincirinin her bir halkası, bugün hayatî bir soruyla karşı karşıyadır: Üstlendiğimiz misyonun ne kadar farkındayız?
Bugün toplumda derin bir mânevî boşluk yaşanmakta, sahih dînî bilgi eksikliği had safhaya ulaşmıştır. İnsanların önemli bir kısmı abdest almayı, gusül abdestini usûlünce yerine getirmeyi dâhi bilmemektedir. Bu gerçeği görmek için derin araştırmalara lüzum yoktur; halkın arasına girin, gençlere sorun, öğrencilerle konuşun. Karşınızda “Bu çağda bu kadar cehâlet olur mu?” dedirtecek manzaralar görecek ve şaşıracaksınız. Liseyi, üniversiteyi bitiren evlatlarımız Allah’ı ve Peygamberini hakkıyla tanımıyor; edep, hayâ ve ibadet bilincinden mahrum yetişiyor. Mahremiyet kavramı zihinlerden neredeyse silinmiş durumda. Peki, bunun sorumlusu kim? Diyanet ne için var? İlâhiyatlar neden var? Müftüler, camiler ve din görevlileri hangi amaca hizmet ediyor?
Bugün toplumda “abdestsiz cenaze namazı kılınabilir” diyenler türedi. Haram ile helâl birbirine karıştı, insanların dîne ve dindara bakışı olumsuz yönde kırılmaya uğradı. Allah aşkına, bu toplumun yüzde kaçı Kelime-i Tevhid’i ve Kelime-i Şehâdet’i doğru telaffuz edebiliyor veya manasını hakkıyla biliyor?
Namaz kılanlara şu gerçeği etkili bir şekilde tebliğ edebiliyor muyuz:
“Namaz kılan bir insan, Allah’ın emirlerine aykırı davranmaz. Davranıyorsa kıldığı namazla büyük bir çelişki içindedir. Namaz kılan kişi, çevresine ışık saçan örnek bir şahsiyettir. Eğer kötü örnek olursanız, sadece kendinize zarar vermekle kalmaz; İslâm’a mesafeli olanları hakikatten daha da uzaklaştırırsınız.”
Maalesef günümüz Müslümanları olarak namazı ne tam manasıyla kavrayabildik, ne hakkıyla anlatabildik ne de rûhuna uygun yaşayabildik. Hâl böyle olunca bugün sokaklarda 'Camiye gidenleri de namaz kılanları da görüyoruz' diyerek Müslümanları hafife alanların sayısı her geçen gün artmaktadır. İşte bu durum, ortada ciddi bir “örneklik” sorunu olduğunu açıkça göstermektedir.
Elbette bu eleştirel yaklaşımı sergileyenlerin içinde dîne karşı ön yargılı ve düşmanca tavır takınanlar da bulunabilir; lâkin sebep her ne olursa olsun, şayet namazımız bizi ahlâklı ve adaletli birer birey kılıyorsa, bu tür olumsuz yaklaşımlar artmak yerine zamanla azalacaktır.
Din, sadece bir inanç sistemi değil; aynı zamanda ahlâkın, vicdanın ve anlamın temelidir. Kur’an’ın öğrettiği sahih bilgi insanı Rabbine yaklaştırır, kalbi ve aklı aydınlatır. Dînî bilgi eksikliği ise bireyi büyük bir boşluğa sürükler. Bugün haram ve helâl birbirine karışmış, dînî kavramlar yanlış anlaşılmış, ezanın manası dâhi bilinmez hâle gelmiştir. “Allahü Ekber”in ne demek olduğunu bilmeyen bir toplum, Allah’ın azâmetini ve büyüklüğünü nasıl idrak edebilir?
Şekilden Rûha Hicret Etmek
İslâm, belirli ritüellerin mekânik bir şekilde tekrar edilmesinden ibaret değildir. Bugün gençlerimiz abdesti, guslü, namazı ve en önemlisi mahremiyet şuurunu yitiriyorsa, burada dînî bir "usul" ve "üslup" sorunu olduğu aşikârdır. Namaz sadece bir ritüel değil, Allah’ın emirlerine sadâkatin bir göstergesidir. Namaz kıldığı hâlde ahlâka aykırı davranan kişi, sadece şahsına değil, İslâm’a mesafeli duranlara kötü örnek olarak inancın bütününe zarar vermektedir.
Kur’an-ı Kerîm, namazın insanı her türlü fahşâdan (kötülükten) alıkoyacağını müjdeler. Ancak bugün "Namaz kılanı da görüyoruz!" diyerek İslâm’a mesafe koyan bir kitle varsa, bu, namazın rûhunun hayata taşınamadığının en acı kanıtıdır.
Her gün dilimizden düşürmediğimiz 'Selâm' kelimesinin bile 'benden sana zarar gelmez, ben güvenilir biriyim' manasına geldiğini anlatamadığımız bir toplumda, dindarlık sadece bir etiketten ibaret kalır. Oysa Peygamber Efendimiz (sav), "Elimizden ve dilimizden insanların emîn olmadığı" bir dindarlığı asla kabul etmemiştir.
Sahih Bilgiyle Donanmayan Zihinler İşgâl Edilir
İlim boşluk kabul etmez. Eğer biz Diyanet ve ilâhiyat camiası olarak toplumun zihnini sahih dînî bilgi ile doldurmazsak, o boşluk ya hurafelerle ya istismarcı yapılarla ya da yıkıcı ideolojilerle dolacaktır. Evlatlarımız liseyi, üniversiteyi bitirip de henüz Allah’ı ve Peygamber’i hakkıyla tanıyamıyorsa, bu durum eğitim sisteminin ve dînî tebliğin pedagojik bir iflâsıdır.
Kelime-i Tevhid’in sadece telaffuzundan değil, manasındaki o "özgürleştirici" güçten habersiz nesiller yetiştiriyoruz. Günde 40 defa okunan Fâtihâ Sûresi’nin zihinlerde bir yankı uyandırmaması; ilmin ibadete, ibadetin ise ahlâka dönüşmediğinin en somut göstergesidir.
"Salla Başı Al Maaşı" Anlayışının Hesabı Verilemez
Mantık basittir: Bir kurum varlık sebebine hakîki mânâda hizmet etmiyorsa, o kurumun işlevi ve toplumdaki karşılığı sorgulanır. Cami, sadece namaz kılınıp çıkılan bir mekân değil; mahallenin kalbi, sorunların çözüm merkezi olmalıdır. Müftü, makam odasına hapsolmuş bir bürokrat değil, şehrin mânevî mîmârıdır. Bir müftü bulunduğu ilin mânevî îmârından, bir imam ise mahallesinden sorumludur.
Görev, sadece fiziksel bir mekânla sınırlı değildir; asıl görev, insanların îmanını kurtarmaktır. Müslüman olduğunu söyleyip de Kur’an’ın hükümlerini hafife alanlara, bunun îmanlarını tehlikeye attığını cesaretle anlatmak zorundayız. Kur’an’ın tek bir hükmünü dâhi inkâr etmek, hafife almak veya küçümsemek; bütün bir Kur’an’ı ve Allah’ı inkâr etmek demektir. Bu hakikâti anlatarak bir insanın îmanını kurtarmak, yapılabilecek en büyük hizmettir. İmam, sadece mihraba geçen bir memur değil; sokağın, esnafın ve gencin dert ortağıdır.
Müstesna şahsiyetleri tenzih ederek ifade etmeliyim ki sadece gelen resmî yazılara cevap vermekle yetinmek, 'dostlar alışverişte görsün' mantığıyla kerhen etkinlik düzenlemek veya mecburiyetten kaynaklanan ruhsuz programlar icrâ etmek, üzerimizdeki ölü toprağını dağıtmaya yetmez.
Elbette tüm sorumluluk sadece Diyanet’e ve din görevlilerine ait değildir; devlet bu alanda hizmetin önünü açmalı, imkânları kolaylaştırmalıdır. Ancak mevcut imkânlar da azımsanacak gibi değildir. Önce azmetmek, gayret göstermek gerekir. Görev aşkı, samimiyet ve fedakârlık şarttır. Asıl sorun imkânsızlık değil, eldeki imkânları kullanmamak ve görev bilincinden yoksun olmaktır. Mevcut imkânlarla bir gönle giremeyen, sonsuz imkânla da bir toplumu değiştiremez.
Camide anlatılan camide kalıyor, eşikten dışarı yansımıyor. Göstermelik programlarla, 'zaman dolsun, gün akşam olsun' mantığıyla bu dâvâ yürümez. Dînî bilgiden yoksun, inanç değerlerine yabancı nesillerin yetişmesinden hepimiz sorumluyuz.
Gayretlere Hak Teslîmi ve Sahadaki Yalnızlık
Tüm bu eksiklikleri ifade ederken, Diyanet’in ve din hizmeti sunan her neferin tamamen etkisiz olduğunu söylemek elbette haksızlık olur. Kurumun basılı ve görsel yayınları oldukça kıymetlidir; kitaplar, dergiler ve özellikle mobil uygulamalar içerik açısından son derece ufuk açıcıdır. Ancak asıl mesele, bu nitelikli yayınların kitlelere ulaştırılması noktasına düğümleniyor. Ne acıdır ki, başta Diyanet’in kendi personeli bu yayınlara yeterince sahip çıkmamakta, hazırlanan bu değerli kaynaklar halkla buluşmak yerine raflarda mahzun kalmaktadır.
Aynı durum müftülükler bünyesindeki Diyanet Gençlik Hizmetleri için de geçerlidir. Gençliğin ihyâsı adına kurulan bu birimleri çok önemsiyoruz. Ancak bu birimlerde görev yapan, gecesini gündüzüne katan arkadaşlarımız; ne kurumundan ne de meslektaşlarından beklediği desteği görebilmektedir. Bu gönül erleri, yeri geldiğinde kendi ceplerinden harcayarak, yeri geldiğinde hayırseverlerin kapısını aşındırarak gençlere yönelik dinî, sosyal ve kültürel etkinlikler düzenliyorlar ve ayrıca mânevî danışmanlık hizmetleri veriyorlar. İşin en yaralayıcı tarafı ise; destek olması gerekenlerin, bu gayretleri baltalamak ve "köstek olmak" için adeta yarışa girmeleridir. Bu vefasızlık, sahada ter döken kardeşlerimizin çalışma azmini frenlemekten başka bir işe yaramamaktadır.
Zaman hızla akıyor, sorunlar her geçen gün çığ gibi büyüyor. Neslimizin ahlâkını ve maneviyatını hedef alan odaklar, sürekli taktik değiştirerek etkisini artırıyor. Eğer biz Müslümanlar olarak bu hızlı kuşatma karşısında "rutin" tempomuzda kalırsak, varlık gösteremeyiz. Bugün günah ve kötülüğün en hızlı üretildiği mecralar olan internet, sosyal medya ve televizyonlar birer ateş hattıdır. Dolayısıyla bu alanları asla boş bırakmamalıyız. Sürekli başkalarının ne yapıp ettiğini, hangi yanlışa düştüğünü takip ederek vakit öldüreceğimize; kendi faydalı çalışmalarımızı bu mecralarda yaymalı, farkındalık oluşturacak samimi paylaşımlarla dijital dünyada da var olmalıyız.
Maalesef din hizmetinde görevli arkadaşlarımız —müstesna şahsiyetleri tenzih ederek ifade etmeliyim ki— dijital mecralarda etkili olamadıkları gibi, bu alanda gayret gösterenlere destek vermekten de imtina etmektedirler. Diyanet’in resmî sayfalarında yayımlanan onca kıymetli faaliyet ve yayın, bizzat kendi personeli tarafından sahiplenilip paylaşılmamakta; görevli olduğu müftülüğün çalışmalarına dâhi yabancı kalınmaktadır. Bu, izahı zor, garip ve bir o kadar da hazin bir tablodur. Bu gerçeği görmek için derin analizlere hacet yok; personelin sosyal medya sayfalarına bakmak, bu ilgisizliği anlamak için kâfidir. Bizim burada feryat etmemiz beyhûde değildir; zira anlattıklarımız buzdağının sadece görünen kısmıdır. Perdenin arkasındaki sıkıntılar ise 'devede kulak' misali, anlatmakla bitmeyecek kadar derindir.
Netice-i Kelâm: Görev ve Vebâl Ortak
İnsanların dîne ve dindara bakışının olumsuza evrilmesi, bizim "örneklik" sınavındaki başarısızlığımızdır. Bunu kabul etmek gerekir. Müslüman, temsil ettiği dînin güzelliğini sadece sözüyle değil, hâliyle de anlatmalıdır. Bugün "imam-müftü-akademisyen" hiyerarşisi içinde birbirinin sesini duymayan, hakikâti haykırmaktan imtina eden her yetkili, yarın îmansız göçen nesillerin vebâlini omuzlarında hissedecektir.
Devletin imkânları elimizde, yetki bizde; o halde daha neyi bekliyoruz?
Bu toplum; Diyanet’inden ve hocalarından klişe cümleler değil, hayatın içine dokunan samimi bir duruş, üstün ve hayatî hizmetler bekliyor. Bizler emekli de olsak, aktif görevde de olsak bu dâvânın "emeklisi" değil, ancak "rahmetlisi" oluruz.
Bugün toplumun asıl ihtiyacı; sahih bilgiyle yoğrulmuş, îmanlı ve vicdanlı bir nesil yetiştirmektir. Bunun için din görevlilerinin görev bilincini yeniden kuşanması ve hizmet aşkıyla harekete geçmesi şarttır. Camilerden yükselen ses; sokaklara, evlere ve kalplere ulaşmalıdır.
Unutmayalım:
• Îman etmeden âhirete göçen her insandan sorumluyuz.
• Dînî bilgiden yoksun yetişen nesillerden sorumluyuz.
• İslâm’a mesafeli duranlara kötü örnek olmaktan sorumluyuz.
Gerçek hizmet, insanı Rabbine yaklaştırmaktır. Bunun dışındaki her çaba, sadece bir görev taklîdidir.
Din olmadan eğitim, hizmet olmadan görev, îman olmadan hayat olmaz. Eğitim ancak dinle ruh bulur; görev ancak hizmetle anlam kazanır; hayat ise ancak îmanla değer taşır.
Ey sorumluluk makamındakiler! Vicdanınız, ilminiz, îmanınız ve tarihe karşı sorumluluğunuz adına harekete geçin. Bu milletin mânevî kurtuluşu, sizin samimi gayretinizle doğrudan alakalıdır. Geç kalmayalım; zira kaybedecek nesillerimiz, hesap verecek vicdanlarımız var.
Vakit, caminin eşiğinden dışarı çıkma vaktidir. Vakit, sadece namaz kıldırmak değil, insan kazanma vaktidir. Aksi takdirde, avuçlarımızın içinden kayıp giden bu neslin hesabını ne tarihe ne de Yaradan’a verebiliriz.
Son Söz ve Samimi Bir Çağrı
Bu satırları, ömrünün 31 yılını mihrapta ve minberde geçirmiş, bu şerefli camianın tozunu yutmuş emekli bir imam-hatip ve bu toplumun derdiyle dertlenen bir evladı olarak kaleme alıyorum. Maksadım; asil bir misyonu omuzlarında taşıyan koca bir camiayı topyekûn suçlamak ya da töhmet altında bırakmak asla değildir. Bilakis, içinde yetiştiğim bu köklü kurumun ve her bir din görevlisi kardeşimin üstlendiği hizmetin hayatî önemini bir kez daha hatırlatmaktır. Bizim feryadımız, safları sıklaştırmaya; gayretimizi, çağın hızına ve ihtiyacına göre yeniden tanzim etmeye yönelik samimi bir uyanış çağrısıdır. Zira biliyorum ki; bizler el ele verip gönül köprülerini yeniden inşâ ettiğimizde, bu toplumun mânevî îmârı da aynı hızla yükselecektir. Niyetimiz hâlis, derdimiz ortak, dâvâmız ise sadece rızâ-i ilâhîdir.
Not: Beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikâti haykırmak için yazıyoruz. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikâte omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar