Labirent Tv Haber, Spor, Ekonomi, Yaşam | labirenttv.com
2026-04-22 00:20:29

İslâm Âleminin ve Müslümanların Hâl-i Pürmelâli

Mithat GÜDÜ

mgudu@labirenttv.com 22 Nisan 2026, 00:20

İslâm Âleminin ve Müslümanların Hâl-i Pürmelâli

Ümmet ayrıştıkça zayıflıyor; bilimde, ahlâkta ve adalette sınıfta kalıyoruz. Silkinme ve öze dönme vakti gelmedi mi?

Modern dünyanın seküler kuşatması altında "kimlik aksesuarına" dönüşen dindarlık, coğrafyamıza huzur getirmiyor.
​Ayrıştıkça zayıfladık, zayıfladıkça ümmet bilincini yitirdik. Baktığımız her yerde bir parçalanmışlık, duyduğumuz her seste bir feryat var. Bugün İslâm dünyasının dört bir yanından yükselen bu elem dolu sızlanış, derin yaralarımızı özetlemektedir. Oysa biz, Vedâ Hutbesi ile insanlığa eşsiz bir kardeşlik manifestosu bırakan bir Peygamber’in (s.a.v.) ümmetiyiz. Ne var ki bugün geldiğimiz noktada manzara içler acısıdır: Kendi içimizde bölündükçe güç kaybettik ve ortak şuurumuzu muhâfaza edemedik.

​Bir Tanışma Vesîlesinden Üstünlük Yarışına: Irk ve Meşrep Çıkmazı

​Allah Teâlâ, biz Müslümanları yeryüzünde farklı ırklara, soylara ve dillere ayırmıştır; ancak bu farklılık çatışmak için değil, tanışmak, kaynaşmak ve tevhid bayrağı altında birbirimizi tamamlamak içindir. Kur’an-ı Kerîm bu gerçeği şöyle beyân eder:

​"Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır." (Hucurât Sûresi, 13)

​Bu âyet, insanlığın çeşitlilik içindeki birliğini anlatan muazzam bir ilke beyânıdır. Allah, farklılıkları bir çatışma zemîni olarak değil, tanışma ve kaynaşma vesîlesi olarak yaratmıştır. Ne var ki bugün Müslümanlar bu ilâhî tasarımı tersine çevirmiş; tanışma yerine çatışmayı, kaynaşma yerine ayrışmayı tercih etmişlerdir.

​Allah’ın murâdı; farklılıklarımızın birer zenginlik ve yakınlaşma vesîlesi olmasıydı. Ancak biz, bu ilâhî lütfu birer kavga gerekçesine dönüştürdük. Irkımızı, mezhebimizi ve meşrebimizi İslâm’ın önüne koyduk. Oysa İmam Gazâlî’nin de ifade ettiği gibi; dînî asıllarda birleşip fer’î (ayrıntılara dair) meselelerde birbirine tahammül edememek, bir akıl tutulmasıdır. 

Bizler, birbirimizi "tekfir" etmekle ve ötekileştirmekle meşgulken; düşmanın bu parçalanmışlıktan beslendiğini, kalemimizi ve kılıcımızı birbirimize doğrulttuğumuzu fark edemedik.

​Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Vedâ Hutbesi’nde şu ebedî beyannameyi ilan etmiştir:

"Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır."

​Bugün bu nimeti adeta zehre dönüştürdük; ırkçılık, milliyetçilik ve etnik üstünlük iddialarıyla ümmet gövdesini lime lime ettik.
Siyonizm’den emperyalizme kadar tüm şer odakları bu ayrılıkları fırsat bilmiş; vekil savaşları ve dezenformasyon mekanizmalarıyla aramıza aşılmaz duvarlar örmüştür.

​Dünya-Ahiret Dengesi Çöktü: Din Hayattan Koparıldı

​Allah Teâlâ, İslâm ile dünya ve âhiret saadetinin yollarını apaçık göstermiş; rehber olarak Kitap ve Peygamber göndermiştir.

"Bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir..." (İsrâ Sûresi, 9) âyeti ve "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ Sûresi, 107) müjdesi hakikatin sarsılmaz belgeleridir.

​Ancak bizler dîni hayattan soyutlayarak Kur’an’ı sadece tozlu raflara veya merasimlere hapsettik. Müslümanlığı sadece kelime-i şehâdet getirmekten ve şeklî ritüellerden ibaret sandık. İslâm’ı hayatın merkezinden çekip cami duvarları arasına veya sadece tesbih tanelerine hapsettiğimiz gün kaybettik.

Modern Müslüman’ın en büyük trajedisi, Kur’an ile canlı bir ilişki kuramamasıdır. Kur’an okunuyor fakat anlaşılmıyor; ezberleniyor fakat yaşanmıyor; makamla tilavet ediliyor fakat toplumun ahlâkî omurgasına nüfuz edemiyor.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:
​"Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali çeşitli biçimlerde anlattık; ama insanların çoğu inkârcılıkta ayak diremektedir." (İsrâ Sûresi, 89)

"(Peygamber) dedi ki: 'Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi.'" (Furkân Sûresi, 30)

​Bu âyetlerin kalbinde derin bir sızı vardır: Kur’an sadece okunmadığında değil; anlaşılmadığında, hayata tatbik edilmediğinde ve rehberliği dışlandığında "terk edilmiş" sayılmaktadır.

​İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde şöyle der: "Kur’an ile muamelen neyse, Allah ile muamelen odur. Kim Kur’an’ı okuyup da ondan öğüt almıyorsa, Allah’ın kelâmını sadece bir alışkanlık olarak okuyor demektir; kalp bundan nasibini almaz."

​Bugün Müslümanlar, Kur’an’ı çoğunlukla bir tılsım gibi kullanmaktadır: Cenaze törenlerinde okunuyor, hayırlar için hatimler indiriliyor, duvarlara sadece birer süs eşyası olarak asılıyor. Fakat ticaret ahlâkında, aile ilişkilerinde, siyasette, yönetimde ve adalet anlayışında Kur’an’ın sesine kulak verilmiyor. Dinimizi hayatımızdan uzaklaştırdığımızda, hayatımız dinden bağımsız ve savruk bir şekle bürünmüştür. Bu kaçınılmazdır; çünkü insan ya bir değerler sistemi tarafından yönlendirilir ya da ilkesiz akıntıların oyuncağı olur.

​Oysa Kur’an;
"Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzeltsin..." (Ahzâb Sûresi, 70-71) buyurarak ahlâk ve dürüstlüğü îmanın ayrılmaz bir parçası kılmıştır.

Kur’an-ı Kerîm, ölülerin arkasından okunmak veya yüksek raflarda süs olarak durmak için değil; sokakta adaleti, çarşıda dürüstlüğü, evde merhameti tesis etmek için gönderilmiştir.

​Ne var ki bugün şeklen dindarlık artarken, ahlâkî çöküş de maalesef buna paralel bir seyir izlemektedir. Camiler doluyor; fakat iffetsizlik, hayâsızlık, faiz, hile, gıybet ve adaletsizlik gibi mânevî çürümüşlük emâreleri de aynı oranda yayılıyor. Umre ziyaretleri rekor seviyelere ulaşıyor; ancak ticaret etiği günden güne zayıflıyor. Bu paradoks, dînin artık hayatı inşâ eden bir rehberden ziyade, bir 'kimlik aksesuarı' hâline geldiğinin ve mukaddes özünden koptuğunun en acı göstergesidir.

​İmam Gazâlî Hazretleri; dînin sadece mabetlerde değil; çarşıda, pazarda, ailede ve yönetimde yaşanması gerektiğini vurgular. Ticaret ahlâkı ve adalet olmadan dînin eksik kalacağını, kalp tasfiyesi yapılmadan icrâ edilen ritüellerin ise "kuru bir kabuk" hükmünde olduğunu hatırlatır. İmam Rabbânî de Mektubât’ında şeriatın zâhirinin ameller, bâtınının ise güzel ahlâk olduğunu belirtmiştir.

​"İnandım" demek, ağır bir sorumluluğun altına girmektir. Bugünün "uydurulmuş dindarlığı"; dîni kendine uyduran, konforunu bozmayan, sadece şekilci bir ibadet anlayışıyla vicdanını rahatlatan bir yapıya bürünmüştür. Dünyevîleşme arttıkça namazın rûhu, orucun hikmeti ve haccın ümmet olma bilinci uçup gitmektedir.

Modern araştırmalar, mânevî değerleri merkeze alan toplumlarda sosyal uyumun arttığını ve toplumsal depresyonun azaldığını kanıtlasa da; İslâm coğrafyası, ne acıdır ki bu bilimsel gerçeğin aksine bir kaosun içinde, kan ve gözyaşına teslim olmuş durumdadır.

​Önce mezhep farklılıkları silaha dönüştürüldü, sonra cemaatler birbirinin hasmı hâline geldi. Ardından devletler, siyasî çıkarları uğruna din kardeşlerini fedâ etti. 

Bugün İslâm dünyasında yaşanan mezhep ve meşrep kavgaları, artık düşmanın silah kullanmasına gerek bırakmıyor; zira Müslümanlar bizzat birbirini tüketiyor.

Peygamberimiz (s.a.v.) "Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz" (Buhârî, Müslim) buyururken, bugün Müslümanların birbirine "tekfir" silahını çekmesi, Resûlullah’ın asırlar öncesinden haber verdiği şu hakikati hatırlatıyor:

​"Yakında milletler, tıpkı yemek yiyenlerin birbirini sofraya davet ettiği gibi, sizi yok etmek için birbirini davet edecek." Ashab sordu: "O gün sayımızın azlığından mı?" Buyurdu ki: "Hayır, aksine o gün sayınız çok olacak; fakat selin sürüklediği çer çöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden size duyduğu korkuyu söküp atacak ve sizin kalplerinize 'vehn' yerleştirecek." Ashab sordu: "Vehn nedir ey Allah’ın Resûlü?" Buyurdu ki: "Dünya sevgisi ve ölüm korkusudur." (Ebû Dâvûd, Melâhim, 5)

​Bu hadis-i şerif adeta bugünü tarif etmektedir. Sayıca çok olmamıza rağmen bir ağırlığımız ve bütünlüğümüz yok; çünkü kalplerimizi dünya sevgisi ve ölüm korkusu kuşatmıştır.

​İsimden Müsemmâya: Müslüman ve Güven Ahlâkı 

​İslâm kelimesi "silm" kökünden gelir; barış, esenlik ve selâmet demektir. Efendimiz (s.a.v.) Müslüman’ı tarif ederken: "Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir" buyurmuştur. O halde sormalıyız: Bugün Müslüman ülkeler birbirine güveniyor mu? Komşu komşusunun, cemaat bir diğerinin kuyusunu kazmıyor mu?

​Paramparça Ümmet: Cemaat Kavgaları ve Fitne

​Ümmet bilinci bugün alarm vermektedir. İslâm ülkeleri dağınık; halklar ise zulüm, işkence, katliam, açlık ve adaletsizliğin dehşet verici kıskacındadır. Kimi liderler ve ilim ehli ise bu fitneye ya sessiz kalmakta ya da tarafgirlik yaparak ateşe odun taşımaktadır. Gruplar arası "bizden olan ve olmayan" ayrımı, hakîki kardeşliği yerle bir etmiştir.
​Oysa Kur’an-ı Kerîm net bir şekilde uyarır: "Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin..." (Hucurât Sûresi, 10).

İslâm âlimleri; Müslümanlar arasındaki vahdetin (birliğin) farz, tefrikanın (bölünmenin) ise haram kılındığını kesin bir dille beyân etmişlerdir. Günümüzde hak ile bâtıl birbirine karışmış; sosyal medya mecraları ve siyasî çıkarlar ekseninde üretilen 'sipariş' fetvâlar, din adına ortaya konulan sığ yaklaşımlar ve popülist söylemler, sahih din anlayışını asıl mecrasından ve rûhundan uzaklaştırmıştır. Zihniyet dünyamızdaki bu bulanıklık ve asıldan kopuş, hayatın her alanında bir atalete ve ufuk daralmasına yol açmıştır. Dolayısıyla; bilimde ve teknolojideki geri kalmışlığımızı sadece dış mihraklara bağlamak, sorumluluktan kaçmaktır. Vahiy bu konuda sarsıcıdır:
​"Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir..." (Şûrâ Sûresi, 30)

"Şüphesiz Allah, bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe, onların durumunu değiştirmez." (Ra’d Sûresi, 11)

​Bu iki âyet, tarihin en çarpıcı özetini sunar: Değişim dışarıdan gelmez, içeriden başlar. Kader, pasif bir teslimiyet değil; aktif bir sorumluluktur. İmam Şâtıbî’nin dediği gibi: "Allah’ın sünnetleri (toplumsal yasalar) değişmez. Sebeplere sarılmayan, sonuçlara kavuşamaz." Duâlarımız kıymetlidir ancak duâ, eylemin alternatifi değildir. Resûlullah (s.a.v.) her savaş öncesi stratejik hazırlığını eksiksiz yapar, çift zırh giyer, sonra Allah’a tevekkül ederdi. Tevekkül, tembellik değil; tüm imkânları seferber ettikten sonra Allah’a dayanmaktır.

​Bizler üretmeyi ve "İki günü eşit olan ziyandadır" düsturunu unuttuk. İbadeti sadece seccadeye hapsederken, yeryüzünü îmâr etme (hilâfet) vazifemizi ihmâl ettik. Adalet tesis edilseydi, bugün mazlumlar Batı kapılarında değil, İslâm şehirlerinin adaletinde huzur arardı.
​İlim ve teknolojideki geriliğimiz de bu ihmâlin bir sonucudur. Müslüman coğrafyası Ar-Ge verilerinde dünya ortalamasının gerisinde kalmış; patent ve bilimsel üretimde hak ettiği yerin uzağına düşmüştür. İslâm tarihinin altın çağlarında Müslümanlar tıp, matematik, astronomi ve felsefede öncüydü. İbn Sînâ, El-Hârizmî ve İbn Rüşd gibi dehâlar insanlığın ufkunu açmıştı. Bugün ise 57 İslâm ülkesi, dünya patent üretiminin yüzde birinden azını gerçekleştirmektedir. Bu tablo dînin bir gereği değil; kaderci bir din anlayışının ve yönetim zaafiyetlerinin faturasıdır.

​Sorumluluk Vakti: Zulme Karşı Mücadele Farzdır

​İslâm dünyasının liderleri, âlimleri ve her bir ferdi; yaşanan zulüm ve sömürü karşısında sessiz kalamaz. Filistin’den Doğu Türkistan’a, Arakan’dan Afrika’ya kadar uzanan coğrafyadaki acılar karşısında susmak, zulme ortak olmaktır. Müslümanların asıl görevi yeryüzünde adaleti tesis etmektir:

​"Ey îman edenler! Adaleti ayakta tutanlar olun; Allah için şahitlik edin; kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhinde bile olsa..." (Nisâ Sûresi, 135)

​Mazlumun âhı dağları delerken, Müslümanlar zalime karşı tek yürek olmalıdır. Osmanlı’nın asırlarca adaletle hüküm sürmesinin sırrı, bu hakkaniyet anlayışında gizlidir. Hasan el-Basrî’nin dediği gibi: "Kim zulme seyirci kalırsa, o zulme ortaktır."

​Diriliş Çağrısı: İlim ve Birlikle Yeniden Yükseliş

​Çözüm reçetesi nettir:

• ​Öze Dönüş: Dîni, hurafelerden ve siyasî çıkarlardan arındırıp Kur’an ve sahih Sünnet’in berraklığına dönmek.

• ​Ümmet Bilinci: Gruplaşmaları bir kenara bırakıp "Lâ ilâhe illallah" diyen herkesi kardeş bilmek.

• ​Ahlâk ve Liyâkât: Dürüstlüğü, iş disiplinini ve adaleti en büyük zikir sayarak ibadeti hayata yaymak.

• ​Bilim ve Hikmet: Bilgi ve teknolojiyi yeniden kuşanmak, sadece tüketen değil, insanlık için fayda üreten olmak.

​Ey ümmet-i Muhammed! Vakit, özümüze dönme vaktidir. İslâm’ın aslına rücû etmeli, Kur’an ve Sünnet’i hayatın her alanında rehber edinmeliyiz. Öyle adil bir toplum inşâ etmeliyiz ki, insanlık İslâm’ın nûruna hasretle koşsun. İbn Haldun’un belirttiği üzere; dayanışma (asabiyet) çökerse medeniyet biter. Bu yüzden ilim, üretim ve ahlâkla yeniden doğmalıyız.

​Unutmayalım ki; "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." Ümmet bir bedendir; bir uzvun acısı hepimizi sızlatmalıdır. Eğer biz kendimizi düzeltmezsek, Allah durumumuzu düzeltmeyecektir. Gelecek nesillere bir enkaz değil, güçlü bir medeniyet mîrası bırakmak için bugün silkinme günüdür. Hesap günü Allah (c.c.), sadece 'inandım' dediğimize değil; bu inancın gereği olarak ne kadar 'insanca ve Müslümanca' yaşadığımıza bakacaktır.

​Bu satırlar, bir ayna tutmak için yazılmıştır. Ayna bazen acı gösterir; fakat teşhis konulmadan tedavi mümkün değildir. Tarih ümitsizleri değil, azmedenleri yazar. Bugün dağınık görünen ümmet, yeniden toparlanma potansiyeline sahiptir. Şartı ise bellidir: İhlas, ilim, adalet ve birlik.

​Rabbimiz şöyle buyurur: "Gevşemeyin, hüzünlenmeyin; eğer gerçekten inanıyorsanız üstün olan sizsiniz." (Âl-i İmrân, 139).

Bu vaat haktır ve şartlar sağlandığında mutlak gerçekleşecektir.

Yâ Rab! Bizleri 'inandım' deyip de emanetine hıyânet edenlerden eyleme. Kalplerimizdeki dünya sevgisini ve 'vehn' illetini söküp at; yerine Sen’in rızanı ve ümmetin derdini nakşet.

Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Dağılan saflarımızı 'tevhid' sancağı altında yeniden birleştir. Bizlere, Kur'an'ı sadece dillerimizde bir tilâvet değil, hayatlarımızda bir adalet ve ahlâk meşâlesi kılmayı nasîp eyle.

Zayıflığımızı izzete, dağınıklığımızı birliğe, cehaletimizi ilim ve hikmete tebdîl eyle. Mazlumun âhını dindirecek gücü, zalimin karşısında duracak ferâseti bizlere lütfet. Biz kendimizi düzeltmek için yola çıktık; Sen de bizlere katından bir yardım ve inşirah gönder.
Âmîn, velhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn.

Not: Mithat Güdü; beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikati haykırmak için yazar. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikate omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.

​Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.