Din, İslâmî Değerlerle Savaşanların Cenazesini Meşrulaştırma Aracı Değildir!
İslâm'ın Akîde Sınırları ve Toplumsal Algının Bâtılı: Îman ve İnkâr Karşısında Müslümanın Şahitliği
Günümüz dünyasında ve özellikle modern toplumsal düzende, İslâm’ın en temel kâidelerinden biri olan "Îman ile küfür arasındaki kalın çizgi" bilinçli yahut bilinçsiz bir şekilde esnetilmekte, flulaştırılmaktadır. İnanç değerlerinin, fıkhî hükümlerin ve uhrevî âkıbetin adeta "herkese mavi boncuk dağıtan" seküler bir hümanizm potasında eritilmeye çalışılması, toplumsal bir inanç erozyonuna yol açmaktadır.
Bu bağlamda; hayatı boyunca İslâm’ın mukaddesatıyla savaşmış, âyet ve hadisleri hafife almış, Müslümanlara karşı hasmâne bir tutum sergilemiş kişilere vefatından sonra "rahmet" dilemek, cenaze namazlarını kılmak ve musallada "iyi bilirdik" diye şahitlik etmek, hem dînin özüyle bağdaşmaz hem de ilâhî adalete karşı bir hürmetsizlik teşkil eder.
1. Îman Bir Bütündür, Bölünme Kabul Etmez
İslâm akîdesinin en temel kuralı, îmanın bir bütün olduğudur. Yüce Allah’ın hükümlerinin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek, fıkhen ve itikâden kişinin İslâm dairesinden çıkmasıyla sonuçlanır. Rabbimiz Kitâb-ı Kerîm’inde bu tehlikeye karşı bizleri net bir dille uyarır:
"Yoksa siz Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, dünya hayatında rüsvaylıktan (rezil rüsvay olmaktan) başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar en şiddetli azaba itilirler." (Bakara Sûresi, 85)
Bu âyet-i kerîme, dînin seçmeci biçimde benimsenmesini kesinlikle reddetmekte; "beğendiğim hükmü alırım, beğenmediğimi bırakırım" tutumunun bir bütün olarak îmanı tahrip ettiğini bildirmektedir.
İmam Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde şöyle der:
"Îman tasdik ile hâsıl olur, inkâr ile de zâil olur. Kişi Allah’ın bir tek hükmünü bile hâkir görerek reddederse, bütün amellerinin üzerine yıkıldığı bir dam gibi îmanı çöker."
İbn Hazm el-Endelüsî ise el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ahvâi ve’n-Nihal adlı eserinde bu meseleyi şöyle formüle eder:
"Kim Allah’ın indirdiğinin tamamına îman ettiğini söyler; sonra bunlardan bir hükmü küçümser, hafife alır ya da alay ederse bu, aslında hiçbirine îman etmediğinin delîlidir. Zira îmanın gerçeği, bölünmeyi kabul etmez."
Dînin Hükümlerini Alay Konusu Yapmak: Küfür Müdür?
Pek çok kişi şu soruyu sorar: "Namaz kılmayan, oruç tutmayan kâfir mi olur?" Bu soru yanlış kurgulanmıştır. Asıl soru şudur: "Namazı veya orucu farz olarak kabul etmeyen, hatta bunlarla alay eden kişi hakkında ne demeliyiz?"
Ehl-i Sünnet fıkıh ve kelâm âlimlerinin ittifak ettiği genel hüküm şudur:
Namazı terk eden ama farz olduğunu kabul eden kişi: Günahkâr Müslümandır (fâsık), büyük günah işlemektedir; fakat dinden çıkmaz ve tekfir edilmez.
Namazın farziyetini inkâr eden veya bunu alay konusu yapan kişi: Kâfir hükmündedir.
Nitekim bu ayrım, Hanefî fıkhının temel kaynaklarından el-Fetâve’l-Hindiyye’de açıkça yer almaktadır:
"Dînin zarûriyyâtından (açıkça bilinen farz ve esaslarından) birini inkâr eden kimse, mürted hükmündedir. Bu hüküm için kastın açık olması yeterlidir."
Kur’ân-ı Kerîm bu türden bir tutumu, yani dînin âyetleriyle alay etmeyi son derece sert bir dille yasaklamakta ve fâillerini şiddetle uyarmaktadır:
"Eğer onlara sorsan, 'Biz sadece eğlenip şakalaşıyorduk' derler. De ki: 'Allah ile, O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberiyle mi alay ediyordunuz? Özür dilemeyin. Siz îman ettikten sonra kâfir oldunuz.'" (Tevbe Sûresi, 65-66)
Bu âyet-i kerîme son derece kritik bir gerçeği ortaya koymaktadır: Daha önce îman ettiğini söyleyen bir kişi bile, dînin hükümlerini alay konusu yaparak îmanını yitirebilir. Bu, İslâm âlimlerinin "istihzâ ile küfür" (alay yoluyla gelen küfür) olarak adlandırdığı kesin bir hükümdür.
Ameldeki eksiklik (tembellik, günahkârlık) insanı dinden çıkarmaz; o kişi zayıf îmanlı bir Müslümandır ve hesabını Allah’a verecektir. Ancak hükmü inatla reddetmek, alay etmek veya küçümsemek kesin bir inkârdır. İnkâr üzere ölen bir kimsenin arkasından "Allah rahmet eylesin" demek ise kelimenin tam anlamıyla bir tenakuzdur (çelişkidir). Çünkü "Rahmet", Allah’ın müminlere vaat ettiği bir lütuftur. Kendi iradesiyle Allah’ın rahmet kapısını, yani îmanı kapatmış birine rahmet dilemek, Allah’ın koyduğu hudutları çiğnemektir.
2. Münafıkların Cenazesi ve İstiğfarın Sınırı: Tevbe Sûresi 80-84. Âyetler Işığında Uhrevî Sınır
Tevbe Sûresi 80. âyet-i kerimesi, münafıkların elebaşı Abdullah b. Übeyy’in ölümü üzerine inmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ümmetine olan nihayetsiz merhameti, onun cenaze namazını kılma yönünde tecellî edecekken, Yüce Allah bu duruma kesin bir sınır çizmiştir.
"Onların bağışlanması için Allah’a ister duâ et ister etme; onların affedilmesi için yetmiş kere de duâ etsen Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü onlar Allah ve resûlünü inkâr etmişlerdir. Allah günaha batmış kimseleri doğru yola iletmez." (Tevbe, 80)
Arap dilindeki mübalağa (çokluk) kinayesi olan "yetmiş kere de istiğfar etsen..." ifadesi, kalbini hakikâte kapatanlar için duânın ve şefaatin hiçbir fıkhî ve dinî karşılığı olmayacağını gösterir.
Devamındaki 84. âyet-i kerîme ise meseleyi hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde noktalamıştır:
"Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını asla kılma ve mezarının başında da durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve yoldan sapmış olarak öldüler." (Tevbe Sûresi, 84)
Allah Resûlü’nün (s.a.v.) şahsında ümmete çizilen bu sınır, bizlerin dünyadaki duruşunu belirlemek zorundadır. Hayatı boyunca başörtüsüyle, ezanla, namazla, Kur’an eğitimiyle savaşmış bir insana musallada Müslüman muamelesi yapmak, bizzat o kişinin hayattaki tercihine de hakarettir.
İmam Taberî, bu âyet-i kerîmenin tefsirinde der ki:
"Bu âyet, inkârında ısrar ederek ölen kimseler için hiçbir duânın (ne kadar tekrar edilirse edilsin) fayda vermeyeceğini kesin bir hüküm olarak ortaya koymuştur. Allah’ın dilemediği bir affı kulun duâsı meydana getiremez."
İkinci Yasak: Müşrik ve Kâfirlere İstiğfar
Tevbe Sûresi, bu konuda ikinci bir net yasak daha getirmiştir:
"Müşriklerin cehennemlik oldukları açıkça belli olduktan sonra, akrabaları bile olsalar, onların bağışlanmalarını dilemek ne peygambere yaraşır ne de müminlere." (Tevbe Sûresi, 113)
Bu âyet-i kerîme; duygusal bağlar, akrabalık sevgisi ya da sosyal nezâket gibi gerekçelerin, teolojik bir sınırı aşmaya yeterli olmadığını göstermektedir. Zira insan ne kadar severse sevsin, Allah’ın çizdiği hudutları çiğneyemez.
3. "Biz Zâhire Göre Hükmederiz, Kalpleri Bilen Allah’tır" Esası
Sıkça sığınılan popülist argümanlardan biri şudur: "Ölenin kalbini bilemezsiniz, son nefeste ne olduğunu Allah bilir."
Evet, kalpleri bilen yalnızca Allah’tır. Ancak İslâm fıkhı ve toplumsal düzen zâhire (görünen amele ve beyâna) göre şekillenir.
Fıkıh kâidesidir: "Biz zâhire göre hükmederiz, gizli hâlleri Allah’a bırakırız." (Nisâ Sûresi, 94. âyet tefsiri ve Hz. Ömer’in meşhur beyânı).
"Zâhire göre hüküm" ilkesi şu anlama gelir: Bir kimsenin iç dünyasını (îmanını veya inkârını) bilemeyiz; dışa vurulan davranışa göre hüküm veririz. Peki bu kişinin dışa vurulmuş davranışı neydi? Ömrü boyunca İslâm’ın hükümlerine alenen karşı çıkmak, din ve dînî kurumlarla savaşmak, Kur’ân âyetleriyle alay etmek...
Bu kişi için "zâhire göre hüküm" verirsek, zâhir olan şey küfür ve inkârdır. Zâhire göre iyi hüküm verebilmek için, zâhirin iyi olması gerekir.
Bir insan hayatı boyunca İslâm’ın aleyhinde kelâm etmiş, kalemiyle ve gücüyle Müslümanlara kan kusturmuş, cevrücefa çektirmişse, biz onun bu zâhirî hâline göre şahitlik ederiz.
Cenaze namazı bir "duâ ve şahitlik" merasimidir. Müslüman, yalan yere şahitlik edemez. Müslümanlara yapmadığı kalmamış, İslâm’a dil uzatmış birine "iyi bilirdik" demek, Allah katında doğrudan yalan şahitlik hükmüne girer ve çok ağır bir vebâli beraberinde getirir.
Bu hususta Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şu hadîs-i şerîfi son derece önemlidir:
"Siz yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz." (Buhârî, Cenâiz, 86; Müslim, Cenâiz, 60)
Cenazeye katılan Müslümanlar "iyi biliriz" dediklerinde şahitlik etmiş olurlar. Bu şahitliği bir inanç sorumluluğu olarak algılamak gerekmektedir. Yalan şahitlik ise dünyevî mahkemelerde olduğu gibi âhirette de hesabı gerektiren büyük bir günahtır.
İbn Kudâme, el-Muğnî adlı eserinde şöyle der:
"Mürtedliği veya küfrü zâhir olan kimse için, sanki o küfür yokmuş gibi davranmak şer’an câiz değildir. Zira bu, dîne aykırı bir tasarruftur ve Allah’ın hükmünü işlevsiz kılmak demektir."
İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm’da şöyle der:
"Dînin yasak kıldığı bir şeyi iyi niyet perdesi arkasında yapmak, bid’atın ta kendisidir. Niyet ameli meşrulaştırmaz; amelin meşruiyeti ancak şeriatın iznine bağlıdır."
"Allah Rahmet Etsin" Demenin Sınırı ve Bu Sözün Anlamı
"Allah rahmet etsin" ifadesi; Allah’ın kişiyi cennet nimetiyle, mağfiretiyle ödüllendirmesi anlamına gelen bir duâdır. Kur’ân’ın açık hükmü ise şöyledir:
"Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları ise dilediği kimse için bağışlar." (Nisâ Sûresi, 48)
Buna göre inkârda ısrar ederek ölen bir kişi için "Allah rahmet etsin" demek; Allah’ın kesin hükmüne aykırı bir dilekte bulunmaktır. İnsan ister iyi niyetle söylesin ister nezâketen, bu sözün dinî gerçeklikle bağdaşmadığı ortadadır.
Günahkâr Müslüman ve Gayrimüslimler İçin Duâ
Ehl-i Sünnet akîdesine göre, bir kişinin arkasından veya yüzüne yapılacak duânın hükmü, o kişinin îman durumuna ve hayatta olup olmamasına göre değişiklik gösterir:
Kişi eğer günahkâr bir Müslüman (fâsık) ise hayatta olduğu müddetçe kendisinin hidâyeti, esenliği ve günahlarının bağışlanması için duâ edilebilir; vefatından sonra da arkasından mağfiret (bağışlanma) ve rahmet duâsı yapmak câizdir ve sevaptır.
Kişi eğer kalben inanmadığı hâlde Müslüman gibi görünen bir münafık ise hayatta olduğu sürece hidâyete ermesi ve kalbinin îmana açılması için duâ edilebilir; ancak açık beyanla nifâkı sabit şekilde ölmüşse, vefatının ardından ona mağfiret ve rahmet duâsı yapmak haramdır.
Kişi eğer küfrü zâhir olan bir kâfir ise hayatta olduğu müddetçe îman ile şereflenmesi ve hidâyete ermesi için duâ etmek câizdir; fakat küfür üzere öldüğü kesinleştikten sonra arkasından bağışlanma dilemek ve rahmet okumak kesinlikle haramdır. Burada önemli olan husus; inkârcının bağışlanması için değil, hidâyete ermesi, İslâm ile şereflenmesi için duâ etmenin câiz olduğudur. Nitekim Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), henüz Müslüman olmamış kişiler ve kabileler için "Allah’ım onlara hidâyet et" diye duâ etmiştir. Kişi ölmüşse; küfür ve inkâr üzere öldüğü kesin olan bir kimseye bağışlanma (mağfiret) dilemek, Allah’ın rahmetini istemek kesinlikle câiz değildir, haramdır. Kul, Allah’ın "Müşrikleri bağışlamayacağım" vaadine (Nisâ Sûresi, 48. âyet) aykırı bir talepte bulunamaz.
Son nefesi şüpheli olan, yani Müslüman olarak yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen ancak zâhiren küfür üzere ölmüş gibi görünen bir kimse için ise hayattayken hidâyeti adına duâ edilir; öldüğünde ise zâhirî küfür üzere olduğu için ihtiyat esas alınır, gıyâbında cenaze namazı kılınmaz ve iç dünyasının durumu Allah’a bırakılır.
Ehl-i Sünnet ihtiyatı esas alır; ancak asıl olan "kişi ne üzere biliniyorsa onunla hükmedilir" kuralıdır. Hayatını inkârla geçirmiş ve îman ettiğine dair hiçbir alâmet görülmeden ölmüş bir kimseye, "belki îman etmiştir" diyerek gıyâbında cenaze namazı kılınmaz veya mağfiret duâsı yapılmaz. İç dünyası Allah’a aittir, ancak dünyadaki dînî muameleler zâhire göre belirlenir.
Özetle; yaşayan her insanın (kâfir dâhi olsa) hidâyeti için duâ edilebilir. Ancak küfür, şirk ve nifak üzere öldüğü bilinen hiç kimse için bağışlanma duâsı yapılamaz. Müslüman olarak ölenlerin ise günahları ne kadar çok olursa olsun arkalarından duâ etmek her zaman meşrûdur.
İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ’da şöyle der:
"Kişi büyük günah işleyip de küfrü zâhir olmamışsa, onun için rahmet duâsı yapılır. Fakat inkâr ve istihzâsı aşikâr olan kimseler için bu duâ, Allah’ın hükmüne aykırı bir tutum oluşturur."
4. "İyi" Neye Göre İyidir? Ahlâkî ve İlmî Gerçekler
Toplumdaki bir diğer büyük yanılgı ise "iyilik" kavramının sekülerleştirilmesidir. "Çok iyi insandı, kimseye zararı yoktu, hayvanları severdi, arkadaşlığı güzeldi" diyerek inançsızlık ve İslâm düşmanlığı perdelenmeye çalışılmaktadır.
Halbuki İslâmî terminolojide ve aklî gerçeklikte "Mutlak İyi", yaratıcısına hürmet eden, O’nun mülkünde yaşayıp O’na isyan etmeyen kimsedir. En büyük adaletsizlik (zulüm) ise şirk ve inkârdır (Lokman Sûresi, 13).
Bir insanın beşerî ilişkilerindeki uyumu, Yüce Allah’a ve O’nun dînine karşı işlediği savaş suçunu ortadan kaldırmaz. Günah ortaklığı zemininde birbirini sevenlerin musalladaki "iyi bilirdik" şahitliği, fıkhen bâtıldır ve hiçbir değeri yoktur.
Cenaze Namazı ve İslâmî Ritüellerin Kime Uygulanacağı
İslâm fıkhına göre cenaze namazı kılmak, yıkamak, kefenlemek ve Müslüman mezarlığına defnetmek; yalnızca Müslüman olan kişi için yapılabilir.
Hanefî Mezhebi (Merğînânî, el-Hidâye):
"Kâfirin cenaze namazı kılınmaz, cesedi yıkanmaz, kefene sarılmaz; İslâm mezarlığına defnedilmez. Bu hükümler Müslümanlara mahsus bir ikram ve şereftir."
Şâfiî Mezhebi (İmam Nevevî, el-Mecmû’):
"Kâfirin cenazeye ilişkin bütün muameleleri Müslümanınkinden farklıdır. Müslüman, kâfire cenaze namazı kılamaz; kılması câiz değildir."
Mâlikî Mezhebi (İbn Rüşd, el-Beyân ve’t-Tahsîl / Muhtasaru Halîl Şerhi):
"Küfrü zâhir olan (yani dışa vurulmuş inkârıyla bilinen) kişi, Müslüman muamelesine tâbi tutulamaz. Bu, sadece şekil değil; dinî bir hakikât meselesidir."
5. Kamusal Vicdan, Diyanet ve Din Adamlarının Sorumluluğu
İslâm’da âlime yüklenen sorumluluk, sıradan bir Müslümandan çok daha ağırdır:
"Şüphesiz, Allah’ın indirdiği açık delilleri ve hidâyeti, biz onu Kitâp’ta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder." (Bakara Sûresi, 159)
Bu âyet-i kerîme, din âliminin bildiklerini gizleme veya suistimâl etme lüksünün bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Halkın yanlış bir din algısı edinmesine sessiz kalmak; doğru bilgiyi öğretmemek bu yasak kapsamına girer.
İmam Mâlik, öğrencilerine şöyle demiştir:
"Bilmediğin şey hakkında 'bilmiyorum' demek ilmin yarısıdır. Ama bildiğin şey hakkında susmak ise ilmin terk edilmesidir ki bu, büyük bir vebâldir."
Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat fakülteleri, kürsü ve minberleri işgal eden hocalarımız, halkın tepkisinden çekinerek veya "fitne çıkmasın" düşüncesiyle bu hakikâti halka net bir şekilde anlatmamaktadır. Herkese "mavi boncuk" dağıtılması, inançlı sîneleri yaralamakta ve toplumsal bir laubaliliğe yol açmaktadır.
Eğer devlet ve dînî kurumlar, İslâm düşmanlığı tescilli olan şahıslara İslâmî ritüelleri (cenaze namazı, cami, musalla, ayet yazılı tabut örtüsü, Kur’an tilâveti, duâ vb.) uygulamama konusunda net bir duruş sergileseydi, toplumda ciddî bir otokontrol mekanizması oluşurdu. İnsanlar, "Ben bugün Allah’ın diniyle savaşır, Müslümanları hor görürsem, yarın vefat ettiğimde Müslümanların musallasına kabul edilmem, geride bıraktıklarım mahcup olur" endişesiyle kendilerine çekidüzen verirlerdi. Din, birilerinin cenaze törenini meşrulaştırma aracı yahut sosyolojik bir uğurlama lokali değildir.
Müslümanca Duruş
Müslüman, yeryüzünde Allah’ın şahididir. Hakikâti olduğu gibi söylemek, eğip bükmemek îmanımızın şiârıdır. Hayatı boyunca caminin yolunu bilmemiş, ezandan rahatsız olmuş, Kur’an hükümleriyle alay etmiş bir cenaze musallaya geldiğinde susmak dâhi bir duruştur. Bilerek ve isteyerek "iyi bilirdik" demek ise dînin sınırlarını tahrif etmektir.
İslâm hukuku ve ahlâk geleneğinde "sükût rızâ alâmetidir" ilkesi bilinmektedir: Susmak, çoğu durumda o şeye onay vermek anlamına gelir. Bâtıl bir inanç veya yanlış bir uygulama karşısında susan âlim veya din görevlisi, bu bâtıla ortak olur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Biriniz bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmiyorsa diliyle (söylesin). Buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle (buğzetsin). Bu ise îmanın en zayıf derecesidir." (Müslim, İman, 78)
Din düşmanlığının açık olduğu bir kişi için İslâmî ritüel uygulanmasına sükûtla rıza göstermek, bu hadîs-i şerîfin ölçütlerine göre değerlendirildiğinde, en azından îmanın zayıf noktasına tekâbül eder; din adamı açısından ise daha ağır bir sorumluluk doğurur.
Halka yaranmak adına Hakkın hatırını çiğneyenlerin çoğaldığı bu dönemde; ölçümüz nettir: Îman edene rahmet ve duâ, inkârında inat edip İslâm ile savaşana ise ilâhî adaleten tecellîsini beklemek düşer.
Yanlış Algının Topluma Zararı
Toplumda inanç ile inkâr arasındaki sınır bulanıklaştıkça, insanlar için doğru kararlar almak giderek zorlaşır. İnkârcı da Müslümanla aynı duâ ve törenle uğurlanırsa, inkârın bir bedeli yokmuş gibi bir izlenim oluşur; bu da özellikle genç nesilleri ve îmanı zayıf kimseleri yanlış bir yöne iter.
Kur’ân bu psikolojik gerçeği şöyle ifade eder:
"Yoksa kötülük işleyenler, îman edip sâlih amel işleyenlerle (gerek hayatlarında gerek ölümlerinde) eşit tutulacaklarını mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!" (Câsiye Sûresi, 21)
Bu âyet-i kerîme, eşitlemeci ve müphem bir din anlayışına karşı Kur’ân’ın verdiği teolojik bir yanıttır. Müslüman, kalabalığa değil Hakikate şahitlik eder. Kur’ân bu çağrıyı şöyle dile getirir:
"Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun; velev ki bu şahitlik kendinizin, ana-babanızın veya yakınlarınızın aleyhine olsun." (Nisâ Sûresi, 135)
Özetle, şu hususlar bu meselede İslâm’ın temel tutumunu ortaya koymaktadır:
Îman bir bütündür; hükümleri küçümseyerek, alay ederek veya sistematik biçimde reddederek yaşayan bir kimse, İslâm’ın tanımladığı "günahkâr Müslüman" kategorisine değil, îman dairesinin dışındaki bir hükme tâbi olur.
İnkârı zâhir olana duâ edilmez: İnkârı zâhir olan bir kişi için cenaze namazı kılmak, duâ etmek ve "Allah rahmet etsin" demek dînen câiz değildir; bu, bir merhamet göstergesi değil, ilâhî hükmü devre dışı bırakma girişimidir.
Zâhir esas alınır: "Zâhire göre hüküm" ilkesi, zâhiri küfür olan bir kimseyi korumaz; aksine, o kişinin küfrüne dair şer'î hükmün dayandığı en güçlü dayanaktır.
Âlimlerin sorumluluğu büyüktür: Din adamları, Diyanet ve ilâhiyat kurumları; bu konularda halkı bilinçlendirmekle yükümlüdür. Sükût, görevi yerine getirmenin değil; ilmi terk etmenin ifadesidir.
Hakikâti beyân etmek hoşgörüsüzlük değildir: Bu vakur duruşu "gericilik" veya "bağnazlık" olarak nitelendirmek büyük bir saptırmadır. Asıl bağnazlık; hak dâvânın sesini bastırmaya çalışarak dînin içeriğini boşaltmak ve toplumun zihnini bulandırmaktır.
Son söz olarak, Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet edilen şu hikmetli ikaz bu meseleyi özetler:
"Hakkı söylemekten çekinme; ne insanlara ne de halka yaranmak için hakikâti gizleme. Zira hakikâti söylediğinde seni seven dost, hakikât dostudur; onu söylediğin için senden uzaklaşan ise senin için zaten değersizdi."
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar