Zihnî Prangalarımız ve Derin Kutuplaşmanın Ardındaki Gerçekler
Çareyi Beşerî İdeolojilerde Değil, Allah'ın Şaşmaz Ölçüsünde Aramak...
İnsan, fıtratı gereği çoğu zaman hakikâti değil, duymak istediğini duymaya, kendi ön kabullerini doğrulayacak sözleri aramaya meyleder. Anlatılmak isteneni değil, kendi nefsî kalıplarına uyanı anlamaya çalışmak, asrımızın en büyük zihnî hastalığıdır. Oysa hakikâte ulaşmanın yegâne yolu; kişisel ön yargılarımızı, sübjektif arzularımızı ve nefsimizin bencil dayatmalarını merkeze almak değil; değişmeyen, güvenilir, adil ve mukaddes ölçülere kayıtsız şartsız teslim olmaktadır.
Nasıl ki ticarî hayatta bir terazinin doğru tartması, mimarîde bir metrenin doğru ölçmesi için sarsılmaz standartlara ihtiyaç varsa; dînî, siyasî ve sosyal konularda yazılanları, konuşulanları ya da sosyal medyada önümüze düşen paylaşımları analiz ederken de elimizde sarsılmaz bir mîzan olmak zorundadır. Bizler; eğriyi doğrudan, hakkı batıldan ayırt edecek, doğruyu gösterecek ezelî ve ebedî kriterlere muhtacız. Aksi takdirde, her rüzgârın önünde savrulan bir yaprak gibi, popüler akımların ve sübjektif yargıların esiri olmaktan kurtulamayız.
Yüce Rabbimiz, adaletle hükmetmenin ve ölçüyü doğru tutmanın imanî bir zorunluluk olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurur:
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvâya daha uygundur." (Mâide, 8)
Sübjektif Prangalar ve Vahyin Hakemliği
İnsanlar genellikle aldıkları eğitim, yetiştikleri aile yapısı, içine doğdukları sosyo-kültürel çevre ve benimsedikleri ideolojik yaklaşımlara göre meselelere bakarlar. Doğal olarak bir konuyu tahlil ederken, bir bilgiyi okuyup dinlerken bu arka planın etkisiyle sübjektif (şahsî) hükümlere varırlar. Fikrî ayrılıkların, bitmek bilmeyen tartışmaların ve toplumsal kamplaşmaların temel kaynağı, Allah'ın bildirdiği şaşmaz ölçüler yerine kişisel ve şahsî kanaatlerin ölçü alınmasıdır.
Elbette bütün insanlığın tek bir kalıptan çıkmış gibi aynı şeyleri düşünmesini bekleyemeyiz; zira fıtrat tefekkürü, tefekkür ise farklı bakışları besler. Ancak bizim asıl meselemiz, kendilerini İslâm’a nispet edenlerin, yani kendilerini Müslüman olarak tanımlayanların ortak paydada buluşamamalarıdır.
Müslüman olmayan muhataplarımıza karşı duruşumuz nettir: Kutsallarımıza saygısızlık yaptıklarında hak ettikleri vakar dolu cevabı alırlar; barış ve saygı sınırları içinde kaldıklarında ise bizden de aynı insanî ve ahlâkî adaleti görürler.
Asıl içimizi acıtan husus; Müslümanların kendi aralarında inançtan siyasete, ahlâktan sanata, giyim kuşamdan sosyal ilişkilere kadar çok derin bir kutuplaşma yaşaması, asgarî müştereklerde dâhi uzlaşamamasıdır. Bu durum ümmet arasındaki ülfeti, muhabbeti ve dostluğu kemirmektedir. Bu hazin tablo; millî ve mânevî değerleri sadece dilde bir slogan olarak değil, hayatının her karesinde bir ahlâk âbidesi olarak taşıyan samimi gönül erlerine ne kadar muhtaç olduğumuzu açıkça göstermektedir.
Müslümanın temel görevi, çevre ve eğitim gibi beşerî etkilerin üzerine vahyin rehberliğini çıkarabilmektir. Çünkü îman, nefsi değil hakkı merkeze almayı gerektirir. Bir anlaşmazlık anında müracaat edeceğimiz mercî bellidir:
"Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Resûlü'ne götürün." (Nisâ, 59)
İşte mümin için nihâi mîzan budur: Duygular, ideolojiler, konjonktürel rüzgârlar veya çoğunluğun geçici kanaati değil; Allah'ın Kitabı ve Resûlü'nün sahih sünneti...
Sahih Bilgiyle Sınırları Çizmek: Din Kimden Öğrenilir?
Kişisel duruşum ve imanî hassasiyetim gereği, kalbinde İslâm’ı dert edinmeyen, hayatında îmanın hiçbir amelî ve ahlâkî yansıması bulunmayan inançsız kimselerin din hakkındaki sözlerine, yazılarına ve iddialarına asla itibar etmem. Bunların karşısında durmak ve çürütücü fikirlerine reddiyeler yazmak, her mümin kalemin boynunun borcudur.
Kalbinde îman nûru taşımayan bir kimseden din öğrenilemez; onların da din adına ahkâm kesmeye hakkı yoktur.
Ne hazindir ki, yaşantısıyla fâsık, zalim veya inkârcı olduğu her hâlinden belli olan birtakım hadsizler, bugün ekranlarda ve sosyal medyada kitlelere din öğretme telâşındadır. Bunları ayırt edebilmek için her şeyden önce sahih dînî bilgiye ihtiyacımız vardır.
Bir sözün sırf kulağa hoş gelmesi, popüler kültürün kalıplarına uyması veya nefsi okşaması onun doğru olduğunu göstermez. Nefsin hoşuna giden bir şey, ya Allah ve Resûlü’nün gazâbını celbediyorsa? Mesele tam olarak bu noktada düğümlenmektedir.
Yüce Rabbimiz bu konuda bizi açıkça uyarır:
"Eğer hak, onların hevâ ve heveslerine uysaydı, gökler, yer ve onlardaki her şey bozulup giderdi." (Mü'minûn, 71)
Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bu zihnî teslimiyeti şu veciz hadisiyle ifade buyurur:
"Sizden hiç kimse, arzusu benim getirdiğime tâbi olmadıkça gerçek anlamda îman etmiş olmaz." (Nevevî, Erbaîn, 41)
Îman, Günah ve Teslimiyetin Sınırları
İslâm akâidinde (inanç sisteminde) gri alanlara yer yoktur; bir insan ya Müslümandır ya da değildir. Müslüman değilse kâfirdir, Hristiyan’dır, Yahudi’dir veya bir başka inancın mensûbudur.
"Müslüman" sıfatını taşımak; Allah’a, O’nun Resûlü’ne, vahyettiği Kur’an-ı Kerîm’e ve Kur’an’ın içerdiği tüm hükümlere kayıtsız şartsız teslim olmak demektir. Müslüman, İlâhî kelâmın hiçbir hükmünü çağa uydurmak adına değiştiremez, hafife alamaz, polemik veya alay konusu hâline getiremez.
Mantıkî ve aklî bir kuraldır ki: Bütün, parçalanamaz. Kur’an’ın tek bir hükmünü, tek bir âyetini dâhi önemsiz görmek veya inkâr etmek, tamamını inkâr etmekle eşdeğerdir.
Ancak bu noktada çok hassas bir dengeyi gözetmek mecburiyetindeyiz:
• Günah ile İnkâr Arasındaki Fark: İnancında samimi, îmanı tam olan ancak nefsine veya şeytana yenik düşüp günah işleyen kimseye "günahkâr Müslüman" denir. O, günahkârdır ama hâlâ dairenin içindedir. Hatalarından pişman olup tevbe istiğfar eder; gerisi Allah ile onun arasındaki merhamet tecellîsidir.
• Hükmü İnkâr Etmek ve Hafife Almak: Müslüman olduğunu iddia ettiği hâlde, İslâm'ın ve Kur'an'ın hükümlerinden birini bile bilerek inkâr eden, hafife alan veya alay konusu yapan bir kimsenin îman bağı kopmuş demektir. Kur'ân-ı Kerîm, dinî değerleri alay konusu yapanları çok sert bir dille uyarır:
"Şâyet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler. De ki: “Allah’la, O’nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?” (Tevbe, 65)
"Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, (sözde) îman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz." (Tevbe, 66)
İlâhî ikazın bu açık hükmü karşısında; dînin mukaddesâtını hafife alan veya onlarla alay eden bir kimsenin düştüğü durum sıradan bir amelî kusur değil, doğrudan bir inanç savrulmasıdır. Dolayısıyla, bu durumdaki bir kimsenin yapacağı alelâde bir tevbe ve istiğfarın bir mana ifade edebilmesi mümkün değildir. Onun kurtuluşu; öncelikle düştüğü bu vahim hatayı idrak etmesine, ardından samimi bir kalple teslim olup îmanını en baştan tazelemesine bağlıdır.
Zira dînin özü kuru bir iddiadan ibaret değil, samimi bir teslimiyettir:
"Mümin erkek ve mümin kadına, Allah ve Resûlü bir konuda hüküm verdiği zaman artık kendi işleri hakkında tercih hakkı yoktur." (Ahzâb, 36)
"Rabbin hakkı için, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet göstermedikçe îman etmiş olmazlar." (Nisâ, 65)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de îmanın bu ameli boyutunu şöyle açıklar:
"Îman, kalbe nüfuz eden ve amellerle doğrulanan şeydir." (Hadis-i Şerif)
Şahısların Sınırları ve "Lideri Kutsama" Hastalığı
Müslümanca bir basîretin en çok sınandığı alanlardan biri de liderlere, kanaat önderlerine ve şahıslara biçilen rollerdir. İslâm akâidine göre hiçbir lider, hoca, şeyh veya siyasî figür kutsanamaz, hatasız ilan edilemez ve adeta ilahlaştırılamaz. Beşerî hiçbir söylem, ilahî hükümlere bir alternatif yahut onların üzerinde bir otorite olarak gösterilemez.
Zira İslam’da sorgusuz sualsiz, mutlak ve sınırsız itaat yalnızca Allah’a ve O'nun bildirdiği ölçülere mahsustur. Resûlullah’a (s.a.v.) itaat ise ilâhî vahyin taşıyıcısı ve uygulayıcısı olması yönüyle bu mutlak itaatin ayrılmaz bir parçasıdır.
Peygamberler dışındaki idarecilerin, liderlerin veya şahısların yetkileri ise sınırsız değildir. Şüphesiz ki toplumsal düzenin, hukukun ve barışın korunması adına, dînî değerlere ve genel ahlâka aykırı olmayan meşrû emirlere, kanunlara ve liderlerin kararlarına uymak her müminin üzerine düşen bir vazifedir. Ancak buradaki ince çizgi, beşerî otoritelerin hiçbir zaman hatasız kabul edilmemesi ve onların şahsî söylemlerinin ilâhî hükümlerin üzerinde bir mutlak doğruluk mertebesine yükseltilmemesidir. Çünkü peygamberler dışındaki her insan hata yapmaya, nefsine yenik düşmeye ve yanılmaya müsaittir.
Nitekim sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu meşruiyet sınırını çok net bir ölçüyle çizmiştir:
"Yaratıcıya isyan olan yerde, yaratılana itaat yoktur." (Müslim, İmâre, 39)
Bu altın kural gereğince, peşinden gittiğimiz veya değer verdiğimiz insanların söylemleri ve eylemleri ancak vahyin süzgecinden geçebildiği ölçüde kıymetlidir. Hakikâte, Kur’an’a ve Sünnet’e uygun olan sözleri baş tacı edilir ve uygulanır; ancak ilâhî hakikatlere aykırı düşen, şer'î sınırları çiğneyen her türlü eylem ve söylemleri kimden gelirse gelsin tereddütsüz reddedilir.
İslâm’ın yönetim ve biat ahlâkı da tam olarak bu denge üzerine kurulmuştur. Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildiğinde minbere çıkıp ümmete şöyle seslenmiştir:
"Ey insanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım hâlde başınıza yönetici seçildim. Eğer görevimi iyi yaparsam bana yardım edin. Eğer yanlış yola saparsam beni düzeltin! Allah’a ve Resûlü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Eğer ben Allah’a ve Resûlü’ne isyan edersem, artık sizin üzerinizde hiçbir itaat hakkım kalmaz!"
İlk halifenin bu muazzam duruşu, Müslümanların liderlerle kuracağı ilişkinin şaşmaz ölçüsüdür. Şahısları kutsallaştırarak hatasız görmek; sadece o kişilere zarar vermekle kalmaz, ümmeti zihnî bir esarete ve nihayetinde hüsrana sürükler. Hakikât şahıslarla ölçülmez; tam aksine şahıslar hakikâtin terazisinde tartılır.
Reyting Muhafızları, Hevâ Dîni ve Âlimlerin Sorumluluğu
Toplumumuz öyle hazin bir noktaya sürüklendi ki; sosyetenin ekran ilahiyatçısı başka, siyasetçinin ilahiyatçısı başka, her marjinal kesimin kendine uydurduğu sözde hocası başka... Herkes kendi nefsî arzularını, siyasî eğilimlerini veya sosyal yaşantısını meşrulaştıracak, duymak istediklerini söyleyecek bir "hoca" bulup onu referans alıyor. Yani din, Allah'ın rızasına göre değil, insanların nefsî beklentilerine göre dizayn edilmeye çalışılıyor.
Ekranlarda öne çıkmak, meşhur olmak ve reyting devşirmek uğruna dînî konuları sulandıran, hitap ettikleri kitlenin hoşuna gidecek şekilde dîni eğip büken sözde ilahiyatçılar, yarın huzûr-u İlâhi’de nasıl hesap vereceklerdir?
Nefsinin kölesi olmuş insanları Allah’a kul etmek yerine, onları kendi hevâ ve heveslerinin peşinde sürükleyen bu anlayış tam bir mânevî felakettir.
Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Âlimler peygamberlerin varisleridir." (Ebû Dâvûd, Tirmizî)
Bu muazzam ve mukaddes mîrası omuzlarında taşıyan gerçek ilim ehlinin görevi; insanları ne pahasına olursa olsun memnun etmek, alkış toplamak değil; yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek hakkı ve hakikâti haykırmaktır.
Bir din adamı, insanlar alkışlasın diye değil, Allah ve Resûlü razı olsun diye konuşmalıdır.
Kadîm bir hakikattir ki: "Allah ve Resûlü razı olduktan sonra, bütün cihan arkasını dönse ne gam! Eğer Allah ve Resûlü razı değilse, bütün dünya seni alkışlasa ne hükmü var?"
İslâm’ın teferruata dair konularında farklı yorumlar ve fıkhî içtihatlar elbette zenginliktir. Ancak temel itikadî meselelerde, haram ve helâl gibi kesin sınırları çizilmiş hususlarda fikir ayrılığı üretmek toplumu mânevî bir uçuruma sürükler. Dinde samimiyet elden gidince; siyasî, sosyal ve toplumsal meselelerde de ortak bir bilinç, şuur ve mutabakat geliştirmek imkânsızlaşır. Bugün ümmet coğrafyasında yaşadığımız tüm kargaşa, tefrika ve kutuplaşmaların kaynağı, dindeki bu samimiyet kaybıdır.
Müslümanca Tefekkürün Yol Haritası
Müslüman, karşılaştığı her dînî, siyasî ve toplumsal gelişmeyi kendi inanç ekseninde ele alır. Olayları değerlendirirken heveslerine göre değil, şu sarsılmaz bilgi hiyerarşisine göre hareket eder:
[Kur'ân-ı Kerîm] ▸ [Sünnet-i Seniyye] ▸ [Sahâbe ve Tâbiîn] ▸ [Müçtehit Âlimler]
Bu kaynaklarda doğrudan ve açık bir hüküm bulunmayan çağdaş meselelerde ise Kur’an ve Sünnet’in genel ilkelerine, İslâm’ın temel amaçlarına (Makâsıdü'sh-Şerîa) uygun bir değerlendirme yapar. Eğer herkes kendi kafasına, zevkine ve hevasına göre bir bakış açısı geliştirirse, tefrikanın ve fitnenin önünü almak mümkün olmaz.
Yüce Rabbimiz, kendi heveslerini ölçü edinenlerin hazin sonunu şöyle haber verir:
"Hevâ ve hevese uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır." (Sâd, 26)
"Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?" (Câsiye, 23)
Basiret, Uyanış ve İstikâmet
Bugün ümmetin yaşadığı fikrî dağınıklık, derin kutuplaşma ve güven bunalımı; vahyin ortak ve adil ölçüsü yerine kişisel arzuların ölçü hâline getirilmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa gerçek birlik; herkesin tıpatıp aynı düşünmesiyle değil, herkesin aynı mutlak hakikâte teslim olmasıyla mümkündür.
Müslüman uyanık, basîretli ve ferâset sahibi olmak zorundadır. Dînini kulaktan dolma süslü lakırtılardan değil, sahih kaynaklardan araştırmalı, duyduğu her iddiayı vahyin süzgecinden geçirmelidir.
Rabbimizin şu uyarısı kulağımıza küpe olmalıdır:
"Ey îman edenler! Eğer size bir fâsık bir haber getirirse onu araştırın..." (Hucurât, 6)
İslâm’ın yeniden hayatın merkezine taşınabilmesi; samimiyet, ilim, hikmet ve ihlâsla mümkündür. Önce kendimizi Allah'ın kitabı ve Resûlü'nün sünneti karşısında hesaba çekmeli, sonra sözümüzü ve tavrımızı bu ölçülere göre şekillendirmeliyiz.
Allah'ın rızası varsa insanların hoşnutsuzluğu ve kınaması bize zarar veremez; fakat Allah'ın rızası yoksa insanların sahte alkışları hiçbir değer taşımaz.
Rabbimiz bizleri hakkı hak bilip ona uyan, bâtılı bâtıl bilip ondan sakınan; ihlâs, basîret, samimiyet ve istikâmet üzere yaşayan muvahhid kullarından eylesin.
Âmîn.
Not: Beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikâti haykırmak için yazıyoruz. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikâte omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip & Gazeteci-Yazar