Erbakan'ın İzinde, Erdoğan'ın Stratejisi
Erbakan Çilesiyle Çığır Açtı, Erdoğan Stratejisiyle Vesayetleri Yıktı
◾Sayın Erdoğan, “Ben Büyük Orta Doğu Projesi’nin (BOP) eş başkanıyım” derken ya da “Millî Görüş gömleğini çıkardım” çıkışını yaparken, ona inananlar bu sözlerin yüzeysel anlamına hiçbir zaman takılmadı. Çünkü onun arkasında duranlar; bu ifadelerin arkasında yatan siyasî dehayı, muhataplarına karşı izlenen yüksek stratejik esnekliği ve adım adım örülen kadîm devlet aklını daima hissettiler.
◾ FETÖ ile yan yana yürünüyor görüntüsü verilirken, “Dön artık, bu hasret bitsin” nidaları yükseldiğinde dâhi, bu hamlenin aslında örgütü kendi kazdığı kuyuya çekme ve yapıyı kökten kazıma stratejisinin bir parçası olduğuna inanılıyordu. Nitekim sürecin sonunda yaşananlar ve bizzat yapılan itiraflar, bu amansız hesaplaşmayı ortaya koydu.
◾ Müslüman kadınların ve genç kızların başörtüsü zulmüyle engellendiği; kamusal alandan, hastanelerden, askeriyeden ve üniversitelerden dışlandığı o karanlık dönemlerde de ümit kesilmedi. Yüksek Askerî Şûralarda Erbakan’a ve muhafazakâr değerlere hakaretler edilirken sergilenen o sessizlik, teslimiyet değil; “Kan kustum, kızılcık şerbeti içtim” sabrıydı. Hedef; askerî vesayeti kökten yıkmak ve milletin iradesini ipotek altına alan ordu içindeki vesayetçi yapılanmaları tamamen bertaraf etmekti.
◾ “Ayasofya’yı açmaya gerek yok, siz önce Sultanahmet’i doldurun” denildiğinde, bunun erken bir hamleyle tuzağa düşmeme taktiği olduğu biliniyordu. Bu söylem, Batı dünyasını adeta stratejik bir uykuda tutma (narkozlama) ve şartlar olgunlaştığında Ayasofya’yı zincirlerinden kurtarma planının bir aşamasıydı.
◾ Avrupa Birliği’ne giriş söylemleri sürdürülürken, asıl amacın Batı kurumlarına entegre olmak değil; aksine AB mekanizmalarını kendi reformları için kullanarak onları dize getirmek ve küresel güç dengelerini sarsmak olduğu düşünülüyordu.
◾ İsrail Başbakanı Olmert ile kurulan temaslarda ya da uluslararası diplomasinin soğuk masalarında, “dostum” ifadesinin arkasında yatan asıl mesajı İslâmî basîrete sahip olanlar okuyabiliyordu. O lisan-ı hâl; günü geldiğinde hesap sorulacağının sessiz bir ilanıydı.
◾ Ülke varlıklarına göz diken, küresel sermayenin temsilcisi Soros ve benzeri yapılara karşı takınılan tavır da bu örtülü mücadelenin bir parçasıydı. Diplomatik nezaketlerin arkasında, milletin kaynaklarına göz diken odaklara karşı sert bir dik duruş mevcuttu.
◾ Dünyanın egemen güçlerine karşı sergilenen yaklaşım; mukaddesatçı bir özgüvenin tecellîsiydi. Küresel sistemin "dev" denilen aktörlerinin, inanç ve kararlılık karşısında çözülmeye mahkûm olduğu fikri daima diri tutuldu.
Bu İnancın Kaynağı Neydi?
Bu sarsılmaz sadakatin temelinde, aktörün inancına ve adanmışlığına duyulan mutlak güven yatıyordu. Dışarıdaki küresel odakların baskılarına veya içerideki muhalif unsurlara boyun eğmeyecek kadar güçlü bir iradenin varlığına inanılıyordu.
Hepsinden önemlisi, takip edilen bu yolun Sünnetullah’a ve Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ metoduna uygun olduğuna kanaat getirilmişti. Kur’an-ı Kerîm’in 23 yıla yayılan nüzul süreci ve Peygamber Efendimiz’in Mekke dönemindeki stratejik sabrı, bu siyaset tarzının meşruiyet zemini olarak görüldü. Mekke’den hüzünle çıkan bir iradenin, yıllar sonra sükûnet ve zaferle Fatih olarak dönmesi gibi; siyasette de zamana yayılan bir "fetih" stratejisi izleniyordu.
İşte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın rehber edindiği usul, metod ve yöntem bu şekilde tanımlandı. Bu yöntem sayesinde onlarca yıllık vesayetler dağıtıldı, muhafazakâr ve Müslüman kitleler adına tarihî kazanımlar elde edildi.
Metodların Karşılaştırması
Erbakan Metodu: İdealist, doğrudan, ilkelerinden taviz vermeyen ancak mevcut küresel ve askerî sistemin sert duvarlarına çarparak sık sık kesintiye uğrayan (kapatılan partiler, postmodern darbeler), neticede kitlelerin mağduriyet yaşamasına yol açan bir çizgi olarak değerlendirilebilir.
Erdoğan Metod: Pragmatik, gücü elinde toplayarak ilerleyen, zaman kazanan, sistemin araçlarını kullanarak sistemi dönüştüren ve nihayetinde vesayetleri yıkarak somut sonuçlar elde eden bir strateji olarak görülür.
Bu bakış açısına göre siyasette "boynuz kulağı geçmiş", idealin yerini reel politiğin zaferi almıştır.
Siyasette nihâi başarı; ilkeli kalıp kaybetmek midir, yoksa kazanmak için dönemin ve şartların gerektirdiği esnekliği gösterip sonuç almak mıdır? Sayın Erdoğan’ın siyasî mîrası değerlendirilirken; adalet, hakkaniyet ve âhiret sorumluluğu unutulmamalı; hak teslim edilirken, kullanılan araçların neticeler kadar ilkeli olup olmadığı da derinlemesine tefekkür edilmelidir.
Not: Bu metin, X (Twitter) üzerindeki @KumandanRte (Kumandan) hesabına ait paylaşımdan alıntılanarak Mithat Güdü tarafından derlenmiş, genişletilmiş ve yeniden kaleme alınmıştır.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip & Gazeteci Yazar