Tağut Kavramı Nasıl İstismar Ediliyor?

Sahih Akîde Penceresinden: Tağut Kavramı Nasıl İstismar Ediliyor?

Tâğût Kavramı, Beşerî Yönetim Sistemleri ve İtikâdî Sınırlar:
Aşırı Söylemlere ve Tefrikaya Karşı Ehl-i Sünnet Ölçüsü

İslâm düşünce tarihinde, siyasî ve hukukî yapılar ile dînî hükümler arasındaki ilişki her dönemde canlılığını koruyan temel konulardan biri olmuştur.

Günümüzde modern devlet yapıları, anayasal sistemler, demokrasi ve laiklik gibi kavramlar çerçevesinde yürütülen tartışmalar, zaman zaman kavram karmaşasına ve usul eksikliğine dayalı yanlış yorumlara yol açabilmektedir.

Özellikle "tâğût", "küfür", "oy kullanmak", "askerlik" ve "kamu görevi icra etmek" gibi meselelerde sahih Ehl-i Sünnet metodolojisinden sapan yorumlar, toplum bünyesinde emniyeti ihlâl eden ve tekfir (bir Müslümanı kâfir sayma) söylemlerini besleyen neticeler doğurmaktadır.

Bu araştırma yazısı, söz konusu kavram ve meseleleri Kur'an-ı Kerim ilkeleri, İslâm hukuk usûlü ve Ehl-i Sünnet akîdesi çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır.

1. Tâğût Kavramının Menşei ve Kur'anî Çerçevesi

Sözlük anlamı itibarıyla "tâğût" (طاغوت), "tûğyân" kökünden türemiş olup haddini aşan, azgınlık gösteren, hak ve hakikâtin karşısında yer alarak kendisini veya batıl bir anlayışı mutlak otorite kılan güç, idare veya şahsı ifade eder.

Kur'an-ı Kerim'de tâğût kavramı, Allah'ın vaaz ettiği mutlak sınırları tanımayan, O'nun otoritesine ortak koşan veya ilahlık iddiasında bulunan unsurları nitelendirir. Nitekim Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim!" (Nâziât, 24) söylemi, insanoğlunun kendi hevâsını ve iktidarını ilahlaştırmasının en somut tarihsel örneğidir.

Ehl-i Sünnet Âlimlerinin Kavramsal Ayrımı

İslâm kelamcıları ve müfessirleri, tâğût kavramını ve buna bağlı hükümleri değerlendirirken iki temel düzlemi birbirinden titizlikle ayırmışlardır:

• İtikâdî Düzlem (İnanç ve İtiraf): Allah'ın koyduğu hükümleri kalben veya lisanen reddedip, beşerî kural veya şahısları helâl-haram belirleme noktasında mutlak ilâhî otorite kabul etmek meşruiyet sınırlarını aşmak ve şirk dairesine girmektir.

• Amelî Düzlem (Uygulama ve Günah): Bir idarecinin, hukukî sistemin veya bireyin Allah'ın bir emrini uygulamaması ya da haram kıldığı bir eylemi (faiz, içki, kumar vb.) işlemesi veya mevzuata konu etmesi, bu fiili dînen helâl görmediği sürece o kişiyi veya yapıyı doğrudan dinden çıkarmaz. Ehl-i Sünnet akîdesinin temel kaidesi şudur: "Büyük günah işleyen bir Müslüman, bu günahı helâl saymadıkça dinden çıkmaz ve kâfir olarak nitelendirilemez."

2. Beşerî Yönetim Sistemleri ve İlâhî Hükümlerin Mahiyeti

Tarihsel süreçte Antik Yunan site devletlerinden günümüz temsîlî demokrasilerine kadar uzanan süreçte insanlık, kendi hevâ, ihtiyaç ve toplumsal uzlaşılarına dayalı çeşitli yönetim modelleri geliştirmiştir. Demokrasi ve laiklik gibi prensipler, insan aklının ve siyasî tecrübenin ürünü olan beşeri düzenlemelerdir.

Fıtrat ve Kanun Uyuşmazlığı

İslâm düşüncesine göre insan, "zübde-i âlem" (âlemin özü) olarak yaratılmış mükerrem bir varlıktır. İnsanın fıtratına, ruhsal ve toplumsal huzuruna en uygun idare ilkeleri ancak onu yaratan Allah'ın iradesiyle mevcuttur. Beşerî sistemlerin sıklıkla anayasa değişikliğine gitmesi, suç ve ceza dengesini kurmakta yetersiz kalması veya toplumsal adaleti tam manasıyla tesis edememesi, insan yapısı kanunların sınırlı yapısından kaynaklanmaktadır.

Örneğin; ilâhî ahkâmda kesin olarak yasaklanan faiz, alkol üretimi veya fuhuş gibi unsurların beşerî hukuk sistemlerinde serbest bırakılması ya da yasal düzenlemelere konu edilmesi, o fiillerin İslâm nezdinde helâl sayıldığı anlamına gelmez. Bu durum, ilahî prensipler ile beşerî uygulamalar arasındaki bir mesafe veya amelî düzeyde bir eksiklik olarak değerlendirilir; fakat toptancı bir yaklaşımla yapının tamamını "küfür devleti" veya toplumu "tekfir edilecek bir kitle" hâline getirmez.

"Darü'l-İslâm" ve "Darü'l-Harp" Tasnifinin Doğru Anlaşılması

Klasik dönem fıkıh literatüründe yer alan belde tasnifleri, günümüz ulus devlet yapılarından farklı konjonktürel şartlarda şekillenmiştir. Ehl-i Sünnet fukahâsına göre (İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî, İmam Maturidî ve İmam Eş'arî ekolleri):

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan, ezanların okunduğu, ibadetlerin serbestçe edâ edildiği ve can, mal, namus emniyetinin bulunduğu beldeler İslâm beldesidir.

Eksiklikler, kanunî uyumsuzluklar veya haramların varlığı o beldenin İslâm beldesi olma vasfını ortadan kaldırmaz.

3. Toplumsal Dönüşüm ve Hukukî Islah Yolu

Müslüman toplumlarda yürürlükte olan yasaların dînî ilkelerle çeliştiği alanlarda izlenecek yöntem, yıkıcı ve ayrıştırıcı yollar değil; adalet, birikim ve hukuk zemininde yürütülecek ıslah faaliyetleridir.

İslâm siyaset düşüncesinde toplumsal dönüşümün esası şu ilkelere dayanır:

• Emîn ve Ehil Olmak: Toplumsal bilincin artırılması, ahlâkî ve hukukî bozulmaların meşru yollarla dile getirilmesi.

• Hukukî Hakların Kullanımı: Anayasal ve hukukî imkânları kullanarak toplumsal bünyeye ve fıtrata uymayan maddelerin, kamu vicdanına ve ilâhî rızaya uygun hâle getirilmesi için mücadele etmek toplumsal bir sorumluluktur.

4. Vatandaşlık Ödevi ve Sosyal Katılım Meselelerinin Fıkhî Analizi

Günümüzde aşırı (Haricî) eğilimli bazı gruplar, devlet yapısı ve organlarıyla ilişki kurmayı "küfür" veya "şirk" ilan ederek Müslüman toplumu altından kalkılamaz çelişkilere sürüklemektedir. Ehl-i Sünnet metodolojisi bu iddiaları fıkhî prensiplerle açıklığa kavuşturmuştur.

A. Oy Kullanmak ve Siyasî Tercihte Bulunmak

• İddia: "Oy vermek, beşerî kanun koyuculara yetki vermek anlamına geldiği için doğrudan küfürdür."

• Fıkhî Hakikât ve Maslahat: Oy kullanmak, dinde idarî bir seçim ve toplumsal velâyet tercihidir. Müslüman bir birey oy verirken "Allah'ın hükümlerini ilgâ etme (yürürlükten kaldırma/geçersiz kılma)" niyetiyle değil; adaletli olanı seçmek, kötülüğü engellemek veya dînin ve toplumun aleyhine çalışacak unsurların yönetime gelmesini önlemek amacıyla hareket eder.

İslâm hukukundaki temel kaidelerden biri şudur:

"Mefsedeti defetmek, maslahatı celbetmekten evladır."
(Bir zararı ve kötülüğü engellemek, bir faydayı elde etmekten daha önceliklidir.)

Ayrıca iki zararlı durumla karşılaşıldığında "ehven-i şer" (daha az zararlı olan) tercih edilir. Dolayısıyla toplumun ve mukaddesâtın maslahatını (toplumsal yararını) korumak adına sandığa gitmek küfür değil, aksine toplumsal ve dînî bir sorumluluk gereğidir.

B. Askerlik Hizmeti ve Vatan Savunması

Müslümanların yaşadığı beldelerin emniyetini, sınır güvenliğini ve toplumsal huzurunu sağlamak İslâm dîninin temel hedeflerinden olan "can, mal ve namus emniyeti" ilkeleriyle doğrudan ilgilidir. Bu emniyeti sağlayan askerî yapılarda görev yapmak dinden çıkmak değil; vatan, mukaddesât ve toplum savunması kapsamında değerlendirilen meşru ve şerefli bir ödevdir.

C. Memuriyet ve Kamu Görevlerinde Bulunmak

Devlet kurumlarında doktor, öğretmen, mühendis, idareci vb. sıfatlarla görev almak, topluma hizmet etmek ve helâl rızık kazanmak amacıyla yapılan meşru eylemlerdir.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yusuf (a.s.) örneği mevcuttur. Hz. Yusuf, dönemin Mısır idaresinde Maliye Bakanlığı dengi bir görevi üstlenmiş, toplumsal adaleti ve kıtlık döneminin yönetimini bizzat yürütmüştür (Yusuf Sûresi, 55).

Bir görevin kendisi haram bir fiili doğrudan emretmediği veya icra ettirmediği sürece kamu görevi yapmak caizdir ve toplumun maslahatına hizmet eder.

Sonuç ve Değerlendirme

Tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de dînî kavramların bağlamından koparılarak siyasî ve toplumsal alana bilinçsizce uygulanması, Müslüman toplumlar arasında tefrikaya yol açmaktadır. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat çizgisi; kavramları Kur'an ve Sünnet bütünlüğü içinde ele alan, amelî kusurlar ile itikâdî sapmaları birbirine karıştırmayan, tekfirden kaçınan ve daima yapıcı, birleştirici olan orta yoldur (Sırat-ı Müstakîm).

Beşerî sistemlerin eksiklikleri ve haramların mevcudiyeti, toplumun ve kurumların toptan reddini değil; adaletin, ahlâkın ve ilâhî rızanın hâkim olması için meşru yollarla gayret gösterilmesini gerekli kılar. Oy kullanmak, askerlik yapmak veya kamuda görev almak gibi fiiller, toplumun maslahatını (toplumsal yararını) gözeten meşru davranışlar olup dînî sınırlar dâhilindedir.

Not: Beğeni toplamak için değil, bir idrak oluşturmak ve hakikâti haykırmak için yazıyoruz. Hidâyet ise Allah’tandır. Bu hakikâte omuz vermek ve bir kişinin daha bilinçlenmesine vesîle olmak için paylaşabilirsiniz.

Mithat Güdü 
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar

YORUM EKLE