27 Ekim 2026 KonyaParçalı Bulutlu 14°
Dolar49,7898+0,07%Euro55,5716-0,14%Gram Altın6.499,31+1,15%
Son Dakika

HÂKİMLERİ NOT EDENLER, GEÇMİŞİ DE NOT ETTİ Mİ?

1000716658

HÂKİMLERİ NOT EDENLER, GEÇMİŞİ DE NOT ETTİ Mİ?

Korkut Kanadoğlu hâkimleri not ettiklerini açıkladı. Peki, Türkiye'nin yakın tarihindeki tartışmalı yargı kararları için de aynı hassasiyet gösterildi mi?

Kanadoğlu ailesinin hukuk anlayışı ve Türkiye'nin değişen siyasi hafızası...

Bazı olaylar vardır ki yalnızca bugünü anlatmaz; geçmişi de yeniden hatırlatır. İstanbul Barosu 128. Olağan Genel Kurulu'nda yaşananlar da böyle bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

Avukat ve hukuk profesörü Osman Korkut Kanadoğlu, genel kurulda yaptığı konuşmada, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan ve keyfî tutuklama kararları veren hâkimleri tek tek not ettiklerini, kararlarını izleyip raporladıklarını açıkladı. Bu sözler, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti ve avukatların denetim işlevi üzerine yeni bir tartışma başlattı.

Elbette hukukçuların yargı kararlarını eleştirmesi, hukuka aykırılık iddialarını gündeme getirmesi ve yargı mensuplarının hesap verebilirliğini savunması meşru bir faaliyettir. Ancak burada insanın aklına kaçınılmaz bir soru geliyor:

Hukuk adına geçmişi sorgulayanlar, kendi siyasî ve meslekî miraslarını da aynı cesaretle sorgulamaya hazır mı?

İşte meselenin asıl düşündürücü tarafı budur.

BİR BABA, BİR OĞUL VE TÜRKİYE'NİN HAFIZASI

Osman Korkut Kanadoğlu'nun babası Sabih Kanadoğlu, Türkiye'nin yakın siyasî tarihinde özellikle 367 tartışması ve AK Parti'ye açılan kapatma davası dönemindeki rolüyle hatırlanan bir hukukçuydu.

2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında gündeme gelen 367 tartışması, Türkiye'yi ciddi bir siyasî ve anayasal krizin içine sürükledi. Anayasa Mahkemesinin toplantı yeter sayısına ilişkin kararı, siyasî tarihin en tartışmalı dönemeçlerinden biri olarak hafızalara kazındı.

Sabih Kanadoğlu'nun adı, Recep Tayyip Erdoğan'ın okuduğu şiir nedeniyle aldığı mahkûmiyet sonrasında yaşadığı siyasî süreç ve milletvekilliğine giden yolun açılması tartışmalarıyla da anıldı. AK Parti hakkında açılan kapatma davası da aynı dönemin siyasî ve hukukî gerilimleri arasında yer aldı.

Bu olayların her birinin hukukî boyutu ayrı ayrı değerlendirilebilir. Fakat hepsinin ortak bir yönü vardı: Türkiye'de hukuk, siyaset ve devlet gücü arasındaki ilişkinin toplumun geniş kesimleri tarafından sorgulandığı bir dönem yaşanıyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şu soruyu sormak zorundayız: O günlerde hukuk adına alınan kararların demokratik sonuçları yeterince tartışıldı mı? Hukuk, siyasî rekabetin dışında tutulabildi mi? Devletin kurumları, milletin tercihlerini sınırlayan mekanizmalar olarak algılanmaktan kurtulabildi mi?

Bu soruların cevabı, yalnızca geçmişi anlamak açısından değil, bugünün hukuk tartışmalarını değerlendirmek bakımından da önemlidir.

PEKİ, DÜNÜN HÂKİMLERİ VE SAVCILARI HİÇ NOT EDİLDİ Mİ?

Osman Korkut Kanadoğlu'nun hâkimleri tek tek not ettiklerini açıklaması, ister istemez geçmişe yönelik bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor.

Peki, Türkiye'nin yakın tarihinde tartışmalı yargı kararları alınırken de aynı hassasiyet gösterildi mi?

28 Şubat sürecinde yaşanan hak ihlâlleri, inanç özgürlüğü üzerindeki baskılar, başörtüsü nedeniyle eğitim ve çalışma hayatında ortaya çıkan mağduriyetler, siyasî yasaklar ve askerî vesayetin demokratik siyaset üzerindeki etkileri konusunda hukukçuların tutumları yeterince sorgulandı mı?

O dönemde hukuk adına konuşan herkes, hukukun temel hakları koruma görevini aynı kararlılıkla savunabildi mi?

Sabih Kanadoğlu'nun geçmişteki rolünü eleştirenlerin de savunanların da bu sorulara belgeler ve somut olaylar üzerinden cevap vermesi gerekir. Aynı şekilde, Osman Korkut Kanadoğlu'nun geçmişteki yargı uygulamalarına ilişkin değerlendirmeleri ve çalışmaları varsa bunların da kamuoyunda tartışılması son derece doğaldır.

Benim merak ettiğim husus şudur: Bugünün yargı kararlarını titizlikle izlediğini söyleyen bir hukukçu, dünün tartışmalı yargı uygulamalarını da aynı titizlikle incelemiş midir?

Böyle bir çalışma varsa ortaya konulması, yoksa bu konuda neden bir değerlendirme yapılmadığının açıklanması, hukuk tartışmalarına önemli bir katkı sağlayacaktır.

Burada mesele, bir insanı babasının geçmişi üzerinden mahkûm etmek değildir. Mesele, hukuk ve adalet konusunda ortaya konulan ilkelerin geçmişte de bugün de ne ölçüde tutarlı biçimde savunulduğunu sorgulamaktır.

Çünkü hukukta tutarlılık, yalnızca başkalarının kararlarını kayda geçirmekle değil, geçmişin yanlışlarıyla da yüzleşmekle ölçülür.

28 ŞUBAT'IN HAFIZASI VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Türkiye'nin yakın tarihi, gazetecilerin ve yazarların siyasî baskılarla karşı karşıya kaldığı dönemlerle doludur.

28 Şubat süreci, özellikle inanç özgürlüğü, eğitim hakkı, kamu görevine erişim ve askerî vesayetin siyasete müdahalesi bakımından ağır tartışmaların yaşandığı bir dönemdi. Medya da bu sürecin dışında kalmadı; bazı yayın organları askerî müdahaleci anlayışı desteklerken bazı gazeteciler ve yazarlar baskıların hedefi oldu.

Bu dönemin bütün olaylarını tek bir kalıba sokmak doğru değildir. Ancak geçmişin basın özgürlüğü sicilini değerlendirirken gazetecilerin hangi haberleri yaptıkları, hangi baskılarla karşılaştıkları ve hangi hukukî süreçlere maruz kaldıkları açıkça incelenmelidir.

Bugün gazetecilerin özgürlüğünü savunmak elbette önemlidir. Ancak aynı özgürlük anlayışının geçmişte de savunulup savunulmadığı sorusu da en az bugünkü tartışmalar kadar önem taşır.

Gazetecilik mesleğinin özgürlüğü, yalnızca bizim siyasî görüşümüze yakın gazeteciler için savunulamaz. Bir haberin doğruluğu ayrı, gazetecinin ifade özgürlüğü ayrı bir meseledir. Yanlış haber, hukukun genel ilkeleri çerçevesinde değerlendirilebilir; fakat gazetecilik faaliyeti siyasî görüş farklılığı nedeniyle cezalandırılmamalıdır.

Bu ilke dün de geçerliydi, bugün de geçerlidir.

O hâlde geçmişin basın özgürlüğü tartışmalarına ilişkin belgeler, değerlendirmeler ve hukukî çalışmalar neden daha fazla gündeme getirilmesin?

Hukuk, dünün mağdurlarını görmezden gelip yalnızca bugünün mağduriyetleri üzerinden kurulamaz.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN'IN SİYASÎ HİKÂYESİ VE DEĞİŞEN TÜRKİYE

Türkiye'nin yakın siyasî tarihindeki en dikkat çekici dönüşümlerden biri, Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasî yasaklardan ve mahkûmiyetlerden geçen bir siyasetçi olarak ülkenin yönetiminde belirleyici bir konuma yükselmesidir.

Erdoğan'ın okuduğu şiir nedeniyle mahkûm edilmesi ve siyasî hayatının önüne çıkarılan engeller, Türkiye'de siyaset ile hukuk arasındaki ilişkinin en çok tartışılan örnekleri arasındadır.

Daha sonra yaşanan siyasî değişim, Türkiye'nin yönetim anlayışında ve toplumsal dengelerinde önemli dönüşümlere yol açtı. Bu dönemin bütün sonuçlarını tek bir kişinin iradesine bağlamak elbette doğru olmaz. Demokratik mücadele, toplumsal değişim, ekonomik gelişmeler ve siyasî aktörlerin tercihleri de bu sürecin parçalarıdır.

Bununla birlikte Erdoğan'ın siyasî yükselişi, geçmişte siyasî yasaklar ve kapatma davaları üzerinden şekillenen Türkiye'nin bugünkü siyasî tablosunu anlamak bakımından önemli bir örnektir.

Ancak burada bir ayrımı da gözden kaçırmamak gerekir: Bir dönemde yaşanan baskıların sona ermesi, sonraki bütün uygulamaların eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmez. Hukuk devleti, geçmişteki yanlışları eleştirdiğimiz kadar bugünkü yanlışları da eleştirebildiğimiz ölçüde güçlenir.

Dolayısıyla Erdoğan'ın siyasî mücadelesini anlatırken de Türkiye'nin hukuk ve özgürlükler alanındaki bütün gelişmelerini aynı ölçütlerle değerlendirmek gerekir.

ASIL MESELE BABA-OĞUL DEĞİL, HUKUKTA TUTARLILIKTIR

Osman Korkut Kanadoğlu'nun babasının siyasî ve hukukî geçmişi, tek başına oğlunun görüşlerini belirlemez. Hiç kimse ailesinin geçmişinden dolayı mahkûm edilemez. Her hukukçu kendi sözleri, eylemleri ve savunduğu ilkeler üzerinden değerlendirilmelidir.

Fakat bu gerçek, geçmişin sorgulanmasına da engel değildir.

Bir hukukçu, hâkimlerin kararlarını izlediğini ve raporladığını açıklıyorsa, kamuoyu da onun hukuk anlayışını, geçmişe ilişkin değerlendirmelerini ve benimsediği ölçütleri sorgulayabilir. Bu, kişisel bir hesaplaşma değil, kamusal sorumluluğun doğal sonucudur.

Aynı şekilde, geçmişte askerî vesayetin etkili olduğu dönemlerde alınan tartışmalı kararların da araştırılması, belgelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Bu konuda Sabih Kanadoğlu'nun rolü de dâhil olmak üzere, dönemin bütün aktörleri tarihsel ve hukukî bağlamları içinde incelenmelidir.

Benim beklentim, Osman Korkut Kanadoğlu'nun geçmişteki tartışmalı yargı kararları ve 28 Şubat dönemindeki hukuk uygulamaları hakkında varsa çalışmalarını kamuoyuyla paylaşmasıdır. Böylece yalnızca bugünün değil, dünün hukuk tartışmalarına da katkı sunmuş olur.

Çünkü bir hukukçunun güvenilirliği, yalnızca neyi eleştirdiğiyle değil, hangi ilkeyi kim söz konusu olduğunda savunduğuyla da ilgilidir.

TARİHİ YAZANLAR KADAR, TARİHTEN HESAP SORANLAR DA TUTARLI OLMALI

Türkiye'nin yakın tarihi, hukuk adına verilen kararların siyasî sonuçlar doğurduğu, devlet gücünün demokratik siyaset üzerinde etkili olduğu ve temel hakların uzun süre tartışma konusu yapıldığı dönemlerle doludur.

Bu tarih, hiçbir siyasî kesimin tekelinde değildir. Ne geçmişin bütün yanlışları tek bir siyasî anlayışa yüklenebilir ne de bugünün bütün sorunları geçmişin gölgesine sığınılarak açıklanabilir.

Ancak dünün tartışmalı uygulamalarını görmezden gelip bugünün yargı kararlarını eleştirmek, kamuoyunda haklı sorular doğurur.

Hukukçuların hâkimleri izlemesi, kararları incelemesi ve hukuka aykırılık iddialarını raporlaması mümkündür. Asıl önemli olan, bu faaliyetin bir tehdit diline dönüşmeden, hukukî ölçütler ve demokratik denetim çerçevesinde yürütülmesidir.

Aynı ölçüt, geçmişin yargı uygulamaları için de geçerlidir.

Dünün hukuk anlayışı sorgulanmadan bugünün hukuk mücadelesi eksik kalır. Dünün mağduriyetleri hatırlanmadan bugünün özgürlük söylemi inandırıcılığını yitirir. Ve hukuk, siyasî kimliklere göre değişen bir ölçü hâline geldiğinde adalet duygusu zarar görür.

Türkiye'nin ihtiyacı, aileler üzerinden yürütülen hesaplaşmalar değil; geçmişi belgeleriyle değerlendiren, bugünü aynı ilkelerle sorgulayan ve geleceğe tutarlı bir hukuk anlayışı bırakan bir toplumsal hafızadır.

Çünkü adalet, yalnızca başkalarının geçmişini kayda geçirmek değil, herkes için aynı ölçüyü savunabilmektir.

Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip | Gazeteci-Yazar

Yazarın Diğer Yazıları