BİR KERE DE HATİMLERLE, DUÂLARLA ANIN YAHU!

BİR KERE DE HATİMLERLE, DUÂLARLA ANIN YAHU!
Cuma hutbelerinde Atatürk'ün adı anılmadı diye kıyameti koparanlara bir sorum var: Mustafa Kemal Atatürk'ü neden hatimlerle, duâlarla, salavâtlarla anmayı düşünmüyorsunuz? Türkiye Büyük Millet Meclisinin duâlarla, hatimlerle ve salavâtlarla açıldığını bilmiyor musunuz?
Peki, bu tarihî gerçeği neden yeterince konuşmuyorsunuz? Cumhuriyetin kuruluş yıl dönümünü neden dînî merasimlerle de kutlamıyorsunuz? Yoksa tarihe yalnızca işinize gelen yönlerinden mi bakıyorsunuz?
Bir kere de hatimlerle anın yahu!
Bir kere de Kur'an tilâvetiyle, duâlarla, salavâtlarla yâd edin!
Bir kere de geçmişinize, tarihinize ve bu milletin inanç dünyasına kulak verin!
Bu milletin tarihini anlamak istiyorsanız yalnızca nutuklara, sloganlara ve siyasî söylemlere değil, tarihî belgelere de bakmak zorundasınız.
Gelin, sözü tartışmalara değil, belgelere bırakalım. Zira tarihin konuştuğu yerde sloganlar susar!
23 NİSAN 1920: MECLİS DUÂLARLA AÇILIYOR!
23 Nisan 1920…
Anadolu işgal altında. Millet, varlığını ve bağımsızlığını korumak için büyük bir mücadele veriyor. Ankara'da açılacak Meclis, bu mücadelenin siyasî merkezi olmaya hazırlanıyor.
Peki, Türkiye Büyük Millet Meclisi nasıl açılıyor?
Bir cuma günü…
Cuma namazının ardından…
Kur'an tilâvetleri, duâlar, salavâtlar ve kurbanlar eşliğinde!
Üstelik bunlar sonradan uydurulmuş rivâyetler değil; dönemin tarihî belgelerinde karşılığı bulunan gerçeklerdir.
Mustafa Kemal Paşa'nın Heyet-i Temsiliye adına 21 Nisan 1920'de yayımladığı genelge, Meclisin açılışına ilişkin hazırlıkları ayrıntılı biçimde ortaya koymaktadır.
Genelgeye göre Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan Cuma günü cuma namazından sonra açılacaktı. Açılışın cuma gününe denk getirilmesiyle cuma gününün kutsiyetinden istifade edilmesi amaçlanıyordu.
Milletvekillerinin Hacı Bayram-ı Velî Camii'nde cuma namazı kılmaları, Kur'an'ın nurlarından ve salavât-ı şeriflerden feyiz almaları, namazın ardından Sakal-ı Şerif ve Sancak-ı Şerif ile Meclis binasına gitmeleri, Meclise ulaşılmadan önce duâlar eşliğinde kurbanlar kesilmesi öngörülüyordu.
Dahası da vardı.
Vilayetlerde hatimler indirilecek, Buhârî-i Şerif okunacak, cuma günü minarelerden salavâtlar okunacak ve Meclisin açılışı münasebetiyle duâlar edilecekti. Okunan hatimlerin duâları da Meclisin açılışı sırasında yapılacaktı.
Üstelik bu hazırlıklar yalnızca Ankara ile sınırlı tutulmamış, Anadolu'nun farklı bölgelerinde de uygulanması istenmişti.
Şimdi soruyorum:
Millî Mücadele'nin en kritik günlerinde Meclisin açılışı böylesine dînî bir merasimle gerçekleştirilmişken bu tarihî gerçeği neden yeterince konuşmuyoruz?
Neden çocuklarımıza yalnızca Meclisin açıldığı tarihi değil, o açılışın nasıl gerçekleştirildiğini de anlatmıyoruz?
Neden tarihimizin bu sayfasını hatırlatmak, bazı çevreler için rahatsız edici bir mesele hâline geliyor?
Neden konuşmaktan ve anlatmaktan kaçınıyoruz?
MİLLÎ MÜCADELE'NİN MÂNEVÎ BOYUTUNU UNUTMAYALIM!
Millî Mücadele yalnızca cephelerde verilen askerî bir mücadele değildi. Aynı zamanda milletin bağımsızlık iradesini ortaya koyduğu, ortak değerleri etrafında kenetlendiği tarihî bir dönemdi.
O günlerin insanları için vatan sevgisiyle dînî inançlar, birbirinden kopuk iki ayrı alan değildi.
Anadolu'nun dört bir yanında duâlar ediliyor, camilerde halk bağımsızlık mücadelesine destek vermeye çağrılıyor, dînî ve millî değerler insanların ortak heyecanında buluşuyordu.
Elbette bu durum, Millî Mücadele'ye katılan herkesin aynı düşünceye sahip olduğu veya dönemin bütün siyasî aktörlerinin dînî meselelerde aynı yaklaşımı benimsediği anlamına gelmez.
Ancak şu gerçeği değiştirmez: Dînî değerler, Millî Mücadele'nin toplumsal zemininde önemli bir yere sahipti.
Öyleyse bu gerçeği anlatmak neden bir sorun olsun?
Tarihî olayları değerlendirirken ideolojik tercihlerimizi değil, belgeleri esas almamız gerekmez mi?
Bir milletin geçmişini anlamak istiyorsak hoşumuza giden olayları hatırlayıp diğerlerini görmezden gelemeyiz.
Tarih, siyasî tercihlerimize göre seçip ayıklayabileceğimiz bir hatıralar toplamı değildir.
ATATÜRK'ÜN TARİHİNDE DÎNÎ MERASİM GERÇEĞİ DE VAR!
Bugün Mustafa Kemal Atatürk'ün adını dilinden düşürmeyenlere, onun tarihî mirasına sahip çıktığını söyleyenlere bir çağrım var.
Atatürk'ü anmak elbette bir tercihtir. Onun tarihî rolünü değerlendirmek, siyasî mirasını tartışmak ve Cumhuriyetin kuruluş sürecini farklı yönleriyle ele almak da mümkündür.
Fakat tarihî gerçekleri görmezden gelerek bir tarih anlatısı oluşturmak, geçmişi bütün yönleriyle anlamak değildir.
23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan Meclisin dînî merasimlerle açıldığını görmezden gelerek o dönemin tarihini eksik anlatmış olmaz mıyız?
Mustafa Kemal Paşa'nın imzasını taşıyan genelgede Kur'an tilâvetine, cuma namazına, salavât-ı şeriflere, hatimlere ve duâlara yer verildiği açıkça görülürken bu gerçekleri neden göz ardı edelim?
Üstelik bu merasimler yalnızca Ankara'da yapılacak bir tören olarak düşünülmemiş, Anadolu'nun farklı bölgelerinde de uygulanması istenmiştir.
Bütün bunlar bize neyi gösteriyor?
Millî Mücadele'nin yürütüldüğü o olağanüstü şartlarda milletin dînî ve mânevî değerlerinin toplumsal hayatın önemli bir parçası olduğunu…
İnsanların vatan sevgisiyle inançlarını birbirinden ayrı düşünmediklerini…
Bağımsızlık mücadelesinin yalnızca askerî ve siyasî bir mücadele olmadığını; aynı zamanda milletin ortak değerleri etrafında kenetlendiği tarihî bir direniş olduğunu…
Elbette 1920 yılının siyasî şartlarını, 1923'te ilan edilen Cumhuriyeti ve sonraki yıllarda yaşanan gelişmeleri birbirine karıştırmamak gerekir.
Ancak geçmişi bütün yönleriyle anlamak istiyorsak hoşumuza giden olayları hatırlayıp diğerlerini unutamayız.
Tarih, ideolojik tercihlerimize göre değiştirebileceğimiz bir metin değildir.
PEKİ, 23 NİSAN'I NEDEN SADECE BİR TÖRENLE HATIRLAYALIM?
23 Nisan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışının yıl dönümüdür. Bu tarih, daha sonra millî bayram olarak kabul edilmiş ve zamanla çocuk bayramı kimliği de kazanmıştır.
Bu günü kutlamak elbette önemlidir.
Ancak tarihî bir günü kutlamak, o günün nasıl doğduğunu ve hangi şartlarda gerçekleştiğini hatırlamayı da gerektirir.
Öyleyse neden 23 Nisan programlarında Meclisin açılışında okunan duâlardan, Kur'an tilâvetlerinden ve salavâtlardan da söz etmeyelim?
Neden tarihî belgeleri gençlerimize göstermeyelim?
Neden çocuklarımıza millî egemenlik tarihimizin başlangıcında milletin inanç dünyasının nasıl bir yer tuttuğunu anlatmayalım?
Bunları yapmak Cumhuriyete sahip çıkmaya aykırı mıdır?
Aksine, tarihî gerçekleri bütün yönleriyle öğrenmek, geçmişe daha sağlam bir zeminden bakmamızı sağlamaz mı?
Bir toplumun geçmişini anlaması için kendi tarihinden utanması gerekmez. Aynı şekilde geçmişini anlamak, tarihin her dönemini sorgusuz sualsiz benimsemek anlamına da gelmez.
Gerçek tarih şuuru, ne geçmişi putlaştırmak ne de geçmişi bugünün siyasî tartışmalarına kurban etmektir. Gerçek tarih şuuru, olanı olduğu gibi kabul edebilmektir.
CUMA HUTBELERİ ÜZERİNDEN TARTIŞANLARA BİR SORU!
Cuma hutbelerinde Atatürk'ün adının anılmamasını eleştirenlere soruyorum:
Atatürk'ün tarihî mirasını anmak istiyorsanız, onun öncülüğünde açılan Meclisin hangi şartlarda ve hangi merasimlerle açıldığını da anlatmaya hazır mısınız?
Atatürk'ün adının dînî bir ortamda anılmasını önemsiyorsanız, 23 Nisan 1920'deki açılışta Kur'an tilâvetlerinin, duâların ve salavâtların yer aldığını da kabul ediyor musunuz?
Cumhuriyetin kuruluş tarihini sahipleniyorsanız, o tarihin arka planındaki tarihî belgeleri bütün ayrıntılarıyla incelemeye razı mısınız?
Yoksa Atatürk'ün adının yalnızca belli kalıplar içinde anılmasını mı istiyorsunuz?
Burada bir ayrımı açıkça belirtmek gerekir: Bir kişinin dînî merasimlerle anılması ile adının mutlaka cuma hutbesinde zikredilmesi aynı mesele değildir. Hutbelerin içeriği, dînî gelenekler ve anma biçimleri ayrıca tartışılabilir.
Ancak tarihî gerçekler söz konusu olduğunda ölçümüz ideolojik yakınlığımız değil, belgelerin ortaya koyduğu bilgi olmalıdır.
Kimseye zorla duâ ettirmek, herkesten aynı şekilde anma beklemek veya bir insanın samimiyetini yalnızca tercih ettiği merasim üzerinden ölçmek doğru değildir.
Fakat tarihe sahip çıktığını söyleyen herkesin, kendi düşüncesine uyan gerçekler kadar uymayan gerçeklerle de yüzleşmesi gerekir.
Hutbelerde Atatürk'ün adının neden anılmadığını sorgulayanlara, 5 Mart 1924 tarihli ve Mustafa Kemal Atatürk'ün de imzasını taşıyan kararnameyi de hatırlatmak isteriz.
Kararnamede şu ifade yer almaktadır:
“Ba‘demâ hutbelerde ism zikr edilmeksizin millet ve Cumhuriyet’in selâmet ve sa‘âdetine du‘â edilmesi takarrur etmiş…”
Günümüz Türkçesiyle, bundan böyle hutbelerde herhangi bir şahsın adı anılmadan milletin ve Cumhuriyet'in esenliği ve mutluluğu için duâ edilmesi kararlaştırılmıştır.
Elbette bu kararın tarihî bağlamı, halifeliğin kaldırılmasının ardından hutbelerde halifenin adının anılması geleneğiyle ilgilidir. Ancak burada üzerinde düşünülmesi gereken bir tutarlılık meselesi vardır.
Hutbelerde şahıs isimlerinin anılmaması ilkesi benimseniyorsa bu ilke neden Atatürk için de geçerli olmasın?
Halifenin adı anılmayacaksa Atatürk'ün adı da anılmasın; Atatürk'ün adı anılacaksa diğer tarihî şahsiyetlerin hangi ölçüye göre anılacağı da açıklığa kavuşturulsun.
CUMHURİYETİN TARİHİNİ BÜTÜN YÖNLERİYLE ÖĞRENELİM!
23 Nisan 1920, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılış tarihidir.
29 Ekim 1923 ise Cumhuriyetin ilan edildiği tarihtir.
Bu iki tarih birbirine karıştırılmamalıdır. Ancak ikisi de Türkiye'nin siyasî tarihinde önemli dönüm noktalarıdır.
Cumhuriyetin kuruluş sürecini anlamak isteyen herkes, Millî Mücadele'nin hangi şartlarda yürütüldüğünü, Meclisin hangi amaçlarla toplandığını ve dönemin insanlarının hangi değerler etrafında kenetlendiğini öğrenmelidir.
Bu çerçevede dînî merasimler de tarihimizin bir parçasıdır.
Kur'an tilâveti de…
Duâlar da…
Salavâtlar da…
Vatanın bağımsızlığı uğruna mücadele eden insanların inançları da…
Bunları konuşmak Cumhuriyet tarihini inkâr etmek değildir. Bunları hatırlamak, herhangi bir siyasî görüşe kayıtsız şartsız bağlanmak da değildir.
Bunlar, geçmişimizi bütün yönleriyle anlamanın gereğidir.
Benim itirazım bir insanın nasıl anılacağına ilişkin tercihlere değil; tarihî gerçeklerin seçilerek hatırlanmasına, bazılarının öne çıkarılırken bazılarının görmezden gelinmesine.
Bir kere de 23 Nisan'ın tarihini anlatırken Hacı Bayram-ı Velî Camii'nde kılınan cuma namazından söz edin!
Bir kere de Meclisin açılışında Kur'an tilâvetlerinin, hatimlerin, Buhârî-i Şerif'in ve duâların yer aldığını hatırlayın!
Bir kere de Mustafa Kemal Paşa'nın 21 Nisan 1920 tarihli genelgesini açıp okuyun!
Bir kere de çocuklarımıza, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışının yalnızca siyasî bir toplantıdan ibaret olmadığını; dönemin şartlarında dînî ve millî unsurların iç içe geçtiği bir merasimle gerçekleştiğini anlatın!
Öyleyse gelin, tarihimizi ayrıştırmanın değil, anlamanın vesilesi yapalım.
Geçmişimizi sloganlarla değil, belgelerle konuşalım.
Atatürk'ü de Millî Mücadele'yi de Cumhuriyetin kuruluşunu da tarihî gerçekler üzerinden değerlendirelim.
Ve unutmayalım: Bir milletin tarihine saygı duymak, o tarihin yalnızca alkışladığımız sayfalarını değil, bütün sayfalarını okuyabilmektir.
Çünkü tarih, kimin neyi söylemesini istediğimize göre değil, gerçekte ne yaşandığına göre anlaşılır.
Kaynaklara dayanan tarihî gerçekleri konuşmak, kimseye düşmanlık etmek değildir. Asıl mesele, geçmişi kendi düşüncemize göre eğip bükmeden anlayabilmektir.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar