Labirent Tv Haber, Spor, Ekonomi, Yaşam | labirenttv.com
2026-06-11 12:59:31

Çıplaklığın Küresel Bir Yarışa Dönüştüğü Çağda

Mithat GÜDÜ

mgudu@labirenttv.com 11 Haziran 2026, 12:59

Çıplaklığın Küresel Bir Yarışa Dönüştüğü Çağda Yeniden Diriliş Çağrısı

"Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın" Diyenlerin ve Sessiz Kalanların Tarihî Hesabı

​Allâh Teâlâ buyurur:
​"Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır." (A'râf Sûresi, 26)

​Yirminci yüzyılın en mühim tarih felsefecilerinden ve sosyologlarından biri olan Arnold Toynbee’nin, medeniyetlerin yükseliş ve düşüş dinamiklerini incelediği muazzam tetkiklerinde ortaya koyduğu o tarihî tespit, bugün olanca ağırlığıyla önümüzde bir ayna gibi durmaktadır:
"Hiçbir medeniyet dışarıdan yıkılmaz; medeniyetler önce içeriden çürür ve kendi elleriyle intihar eder."

​Bugün sokaklarda, modernitenin birer tüketim ve gösteriş merkezine dönüştürdüğü alışveriş alanlarında, kitle iletişim araçlarında ve dijital ekranlarda müşahede ettiğimiz manzaralar, tam da bu 'içten çürüme' vakasının canlı, feci ve trajik birer tanıklığıdır. Ne acıdır ki günümüzde çıplaklık, estetik bir norm veya modern bir duruş gibi sunulmakta, âdeta küresel bir yarış hâlini almaktadır. Kadîm ahlâkî umdelerimiz olan edep ve hayâ, modern insan tarafından sanki eski çağlardan kalma, miyadı dolmuş birer tortu yahut aşılması gereken birer tabu gibi görülür olmuştur. Bu sekülerleşme dalgasından en büyük yarayı alan tesettür ise hem kelime anlamı hem de fıkhî uygulaması bakımından ya tamamen terk edilmiş ya da nefsî mülahazalarla içi boşaltılarak, ulvî gayesinden koparılmış şeklî bir süse ve moda unsuruna dönüştürülmüştür.

​Peki, ortaya çıkan bu vahim tabloya "kadın özgürlüğü", "çağdaşlık", "modern yaşam tarzı" ve "bireysel tercih" gibi süslü etiketler yapıştırmak ne ölçüde ahlâkî, ne ölçüde doğrudur? Aşağıda bu can yakıcı soruyu hem ilâhî vahyin rehberliğinde hem akl-ı selîmin ışığında hem de toplumsal ve bilimsel gerçeklik penceresinden derinlemesine ele alacağız.

​I. TESETTÜRÜN HAKÎKATI: BİR KISITLAMA DEĞİL, BİR KORUNMA MEKANİZMASI

​İslâm dîni, tesettür emrini ne kadını cezalandıran bir mahkûmiyet ne de onu sosyal hayattan tecrit eden bir kapatma mekanizması olarak belirlemiştir. Aksine tesettür, insan onurunu koruyan ilâhî bir zırhtır. Kur'ân-ı Kerîm, iffeti ve fıtratı muhafaza altına alan bu emri, hitapta adaleti gözeterek hem erkeklere hem de kadınlara ayrı ayrı, muazzam bir psikolojik ve ahlâkî sıra ile yöneltir:

​"Mü'min erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir." (Nûr Sûresi, 30)

​"Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Görünen kısımları hariç, ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar..." (Nûr Sûresi, 31)

​Bu âyet-i kerîmelerde dikkat edilmesi gereken fevkalade ince bir nükte vardır: Allâh Teâlâ, fiziksel örtünme emrinden önce, hem erkeğe hem kadına "gözleri koruma" emrini getirmiştir. Demek ki mesele salt bir kumaş ve kıyafet meselesi değil; bakışın, kalbin, zihnin ve nihayetinde insanlık onurunun topyekûn korunmasıdır. Gözün tesettürü gerçekleşmeden, bedenin tesettürü eksik kalır.

​Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) bu ahlâkî bütünlüğü şu hadis-i şerifleriyle perçinlemiştir:

​"Hayâ imandandır." (Buhârî, Îmân, 3)
"Hayâ, sadece hayır getirir" (Müslim, Îmân, 60)

​Büyük fıkıh dehası İmam Mâlik rahimehullâh'ın şu veciz ve sarsıcı tespiti ise bu hakîkatin sarsılmaz özetidir: "Hayânın gittiği yerden, dînin de bütünüyle gitmesinden korkarım." Zira hayâ, dînin surudur; sur yıkılırsa şehir elden gider.

​II. "TESETTÜRLÜ" GİYSİ DEĞİL, TESETTÜRLÜ BİR HAYAT

​Bugün örtünme meselesinin, yalnızca başa bağlanan ve adına "türban" yahut "eşarp" denilen bir parça kumaştan ibaret olmadığını açıkça teslim etmek mecburiyetindeyiz. İslâm fıkhının muazzam mirasçısı olan müctehid âlimler, Kitap ve Sünnet’ten hareketle şer'î tesettürün asgarî dört temel şartını şöyle fıkıhlaştırmışlardır:

• ​Setredicilik (Örtücülük): Giysi, şer'an örtülmesi farz olan avret yerlerini (kadın için yüz, eller ve ayaklar dışındaki tüm bedeni) tam manasıyla örtmelidir. Dokusu itibarıyla şeffaf (transparan), kesimi itibarıyla dar veya vücut hatlarını (hacmini ve kıvrımlarını) dışarıya aksettirecek şekilde olamaz.

• ​Süs Olmamak (Teberrüc Yasağı):
Kıyafetin kendisi, dikkatleri üzerine çeken ve başlı başına bir süs unsuru hâline gelen bir vasıf taşımamalıdır. Örtünün gayesi süslenmek değil, süsü örtmektir.

• ​Karşı Cinse Benzememek: Erkeksi kesimli pantolon biçimleri, kadındaki nezâfeti bozan ve modern dönemin o tehlikeli, cinsiyetsiz ve sapkın "androjen/eşcinsel" estetiğine gönderme yapan görünümler bu yasak kapsamındadır.

• ​Şöhret ve Dikkat Çekici Olmamak:
Aşırı lüks, marka çılgınlığı, gösteriş ve şatafat barındıran şöhret kıyafetleri (libâsü’s-şöhret); örtünmenin rûhundaki o mahviyet, sadelik ve tevazu iklimini tamamen yok eder.

Tesettürün gayesi; kadını veya erkeği toplum içinde kıyafetiyle, lüksüyle, markasıyla parmakla gösterilen "görünür" bir nesne kılmak değildir. Aksine, üstündeki örtüyle kendi bedenini ve ihtiraslarını geri plana çekip, hayâsıyla ve sadeliğiyle manen var olma hâlidir. Yani tesettürde kıyafet, bedeni ve nefsi "mahvederek" (örterek/silerek) rûhun asaletini ortaya çıkarır.

​Endülüslü fıkıh ve zahirî mezhebi âlimi İbn Hazm rahimehullâh bu hususta turnusol kâğıdı niteliğinde bir ölçü koymuştur: "Bir kadın bedenini şeklen örter ama kuşanmış olduğu o görünümün tarzıyla, rengiyle ve edasıyla fitneye, gayrimeşru bakışlara kapı aralıyorsa, o örtünme şer'î maksadına ulaşmamış demektir."

​Ne yazık ki bugün sokaklarda "tesettürlü" olarak tavsif edilen bazı hanımların; vücudu bir deri gibi sımsıkı saran daracık pantolonlar veya tunikler, yüz hatlarını tamamen başkalaştıran yoğun makyajlar ve boyalı tırnaklarla arz-ı endam ettiklerini görüyoruz. Bu hüzünlü tablo, ilâhî bir ibadet olan örtünmeyi, nefsî hazlara uydurulmuş şeklî bir ritüele indirgemenin acı bir yansımasıdır. 

Öte yandan, bazı hanımların tesettür adı altında öylesine lüks, muazzam paralar dökülmüş şatafatlı elbiseler ve çantalarla boy gösterdiklerini müşahede ediyoruz ki; servet, statü ve kibir gösterisinin bir aracına dönüşen bu dış görünüş, kalp kıyafeti ne olursa olsun insanı İslâm’ın emrettiği mütevazılıktan fersah fersah uzaklaştırmaktadır. Oysa tesettür bir parça kumaş kuşanmak değil, bir iffet ahlâkı yaşamaktır.

​III. ERKEĞİN DE TESETTÜRÜ VARDIR

​Toplumumuzda ve modern tartışma zeminlerinde tesettür meselesi, ne acıdır ki kasıtlı bir biçimde yalnızca kadınlara yüklenilen psikolojik ve fıkhî bir yük gibi takdim edilmektedir. Bu, hem dinî nasslara hem de fıkıh usulüne yönelik büyük bir haksızlık ve körlüktür.

​Erkeğin fıkhî olarak asgarî tesettür sınırı göbek ile diz kapağı arası (diz kapağı dâhil olmak üzere) şeklinde tayin edilmiş olmakla birlikte, İslâm’ın erkek kimliği için belirlediği çok katı bir ahlâkî, estetik ve bütüncül edep ölçüsü mevcuttur:

• ​Kadınlara mahsus olan ziynet eşyalarına (küpe, bilezik, kolye gibi) ve kadınsı tavırlara özenmek, benzemeye çalışmak kesinlikle yasaktır.

• ​Kibir, gurur, azâmet ve caka satmak niyetiyle giyilen gösteriş kıyafetleri haram kabul edilmiştir.

• ​Yaratılış ve fıtrat dengesi gereği ipek kumaş ve altın zinetler erkek ümmetine haram kılınmıştır.

​Cihan Serveri Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu sınırların ihlâl edilmesini en sert dille şöyle ihtar buyurmuştur:

​"Allâh, kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara (birbirine benzemeye çalışanlara) lânet etmiştir." (Buhârî, Libâs, 61)

​Bugün kılık kıyafetinde İslâm’ın vakarını kaybetmiş; kulağına küpe, burnuna hızma takan; sakal ve saç tıraşında efemine (kadınsı tavırlı) akımların esiri olmuş; kadınsı edalar sergileyen ve İslâm’ın Müslüman erkek için çizdiği onurlu, celadetli duruşu feda eden gençlerin sayısı azımsanmayacak boyutlara ulaşmıştır. Bu acı gerçek; tesettür ve hayâ davasının tek taraflı bir 'kadın meselesi' olmadığını, aksine topyekûn bir ümmet ve kimlik krizi hâline geldiğini açıkça ortaya koymaktadır.

​IV. "ÖZGÜRLÜK" ADI ALTINDA PAZARLANAN KÖLELEŞME

​Modern dünya, çıplaklığı ve bedenin pervasızca sergilenmesini "özgürlük", iffetli bir biçimde örtünmeyi ise "baskı ve gericilik" olarak ambalajlamaktadır. Bu kavramsallaştırma, kitleleri manipüle etmek amacıyla kurgulanmış kasıtlı, ideolojik ve son derece tehlikeli bir zihin oyunudur.

​Fransız sosyolog ve düşünür Jean Baudrillard, modern tüketim toplumunun yapı taşlarını deşifre ederken, kapitalizmin kadın bedenini nasıl en birincil tüketim nesnesi (meta) hâline getirdiğini çarpıcı şekilde gözler önüne serer.
Amerikalı yazar ve sosyolog Naomi Wolf ise dünya çapında ses getiren "The Beauty Myth" (Güzellik Efsanesi) adlı eserinde kapitalist modernitenin kadını nasıl kıskaca aldığını şu itirafla ortaya koyar: "Modern dünyada kadın bedeni kamusal alanda ne kadar çok sergilenirse, o kadar çok nesneleşir; o derece acımasızca yargılanır, endüstriyel olarak değerlendirilir ve neticede hızla tüketilip atılır. Bu durum bir özgürleşme değil, kadının endüstri tarafından teslim alındığı rafine ve yeni bir kölelik biçimidir."

​Yüce Kitabımız Kur'ân-ı Kerîm, insanlığı köleleştiren bu şeytanî çarkın mahiyetini asırlar öncesinden şifrelemiş ve bizleri uykumuzdan uyandırmıştır:

​"Şeytanın adımlarına uymayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. Şeytan size ancak kötülüğü, hayâsızlığı (çirkinliği) ve Allâh hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." (Bakara Sûresi, 168-169)

​İslâm coğrafyasına ve Müslüman Türk toplumunun kalbine dışarıdan nüfuz eden en zehirli, en öldürücü fikir şüphesiz ki çıplaklığın bir "bireysel özgürlük" fetişi hâline getirilmesidir. Modernite kadının kulağına fısıldayarak ona şunu söyledi: "Bedenin senindir, onu istediğin gibi sergilemek senin en doğal hakkındır."
Fakat bu sinsi söylemin arkasındaki asıl ve habis niyet asla kadının hürriyeti değildi. Asıl niyet şuydu: "Bedenini bizim vahşi pazarımıza, tüketim çarklarımıza bilaücret sun; seni önce otomobil, tütün ve moda reklamlarında bir vitrin metası olarak tepe tepe kullanalım, caziben bitip seni tükettiğimizde ise bir kenara fırlatıp atalım."
Nitekim modernitenin bu ikiyüzlü ve yıkıcı söylemini bizzat kabul edip savunan pek çok batılı feminist akademisyen dâhi, zaman içinde bu acımasız sömürüyü fark etmiş ve "cinsel nesneleştirme" projesini derin bir pişmanlıkla sorgulamaya başlamıştır.

​V. MODERNİTENİN KADINA KURDUĞU SOSYAL TUZAK

​Modernite, kadını geleneksel ve dinî bağlarından koparıp "özgürleştirme" iddiasıyla sahnede boy gösterdi; ancak sosyolojik olarak asıl yaptığı, kadını fıtri koruma kalkanlarından mahrum bırakıp onu hayatın acımasız dişlileri arasında yalnızlaştırmak oldu. Kadının zihnine sinsi bir telkinle şu nifak tohumu ekildi: "Baban, ağabeyin yahut kocan sana karışamaz. Onlar ne zaman ve nasıl dışarı çıkıyorsa sen de öyle çıkabilirsin. Erkek otoritesine boyun eğme!"

​Bu cazip söylemin dışarıdan görünen cilalı yüzü güya "kadın-erkek eşitliği"dir. Fakat bu sosyolojik mühendisliğin arka planında dehşet verici gizli bir plan yatmaktadır: Erkeğin, aile içindeki kadını dış dünyadaki her türlü fiziki ve ahlâkî tehdide karşı canı pahasına savunan o fıtri, hami ve "koruyucu" konumu (kavvâm vasfı) unutturulsun, değersizleştirilsin; böylece korumasız kalan kadın, modern sokağın, kapitalist patronların ve kurtlar sofrasının önüne bırakılmış savunmasız bir av hâline gelsin.

​Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bir kelâm-ı kibârında şöyle buyurmuştur:
​"Kadın avrettir (korunması gereken mukaddes bir emanettir)." (Tirmizî, Radâ', 17)
​Hadis-i şerifte geçen ve fıkıhta da mühim bir terim olan "avret" kelimesi, kök manası itibarıyla; incinebilir, zarar görebilir, bu sebeple de titizlikle üzerine titrenilmesi, muhafaza edilmesi, gizlenmesi ve gözetilmesi gereken fevkalade kıymetli, narin ve mukaddes bir varlığı ifade eder. Evrendeki sünnetullâh gereği kıymetli, paha biçilemez ve narin olan her şey (inciler, elmaslar, mukaddes emanetler) orta yerde uluorta açıkta bırakılmaz; muazzam bir özenle güvende tutulur.

​Peki, modern dünya düzeni ne yaptı? Evinde kendisini canından aziz bilen babasına haklı bir ikaz karşısında diklenen, kendisine kol kanat geren ağabeyine sesini yükselten o toy genç kızlar, sokaktaki, plazalardaki, toplu taşımadaki yabancı ve art niyetli erkeklerin tacizkâr bakışlarına ve hoyrat sözlerine karşı tek başına, çaresiz ve savunmasız kaldı. Çünkü baba merhamet eder, ağabey esirger, koca bağrına basar, sabırla bekler... Fakat sokağın ve şehvet piyasasının yabancısı acımaz; zayıf anını yakaladığı an tüketir. 
Bu manzara sıradan bir ironi değil; kitleleri köleleştirmek için tasarlanmış bilinçli ve şeytanî bir toplum mühendisliğidir.

​VI. EMR-İ BİL MA'RÛF NEHİY ANİL MÜNKER: SUSMANIN TARİHÎ VE İLAHÎ HESABI

​Rabbimiz mukaddes kitabında ümmet-i Muhammed’in misyonunu şöyle tayin buyurur:
​"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder (ma'rûfu yayar), kötülükten men eder (münkeri önler) ve Allâh'a hakkıyla inanıp itaat edersiniz." (Âl-i İmrân Sûresi, 110)

​Emr-i bil ma'rûf ve nehy-i anil münker (iyiliği tavsiye edip kötülüğe engel olmak), İslâm binasının ve dinî hayatın ayakta kalmasını sağlayan en büyük iki ana sütundur. Bu kutsal vazife ihmal edildiğinde, dinin ve ahlâkın surları çöker, toplumsal çürüme meşrulaşır.

​Tarih sayfaları ve tefsir kaynakları incelendiğinde net bir biçimde görülür ki; Lût kavminin helâk ediliş sebebi, yalnızca içlerindeki bazı sefillerin işlediği o feci fuhşiyat ve zina cürmü değildi. Onları topyekûn helâke sürükleyen asıl kırılma; bu günahın sokaklarda normalleştirilmesi, arsızlığın alenileşmesi ve toplumun "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyerek susmayı tercih eden ekseriyetinin o dilsiz şeytanca suskunluğuydu. Kur'ân-ı Kerîm, bu toplumsal felaketin dehşet verici muhasebesini şu çarpıcı sahneyle gözler önüne serer:

​"Orada mü'minlerden kim varsa çıkardık. Fakat orada bir tek ev halkından (Lût'un ailesinden) başka Müslüman bulamadık... Ve geride kalan o zulmedenlerin üzerine ise şiddetli, feci bir azap bıraktık." (Zâriyât Sûresi, 35-36)

​Bugün bizler de sokaklarımızda hayâ duvarları birer birer yıkılırken, evlatlarımız elimizden kayıp giderken nefsî konforumuzu bozmamak adına "nemelazım" diyerek susmayı tercih edersek, bu derin suskunluğun hem tarih önünde hem de rûz-ı mahşerde Allâh katındaki hesabı fevkalade ağır olacaktır.

​Alemlere Rahmet Efendimiz (s.a.v.) sorumluluk sınırımızı net bir biçimde çizmiştir:

​"Sizden kim bir kötülük (münker) görürse, onu eliyle düzeltsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğzetsin (ondan nefret etsin). Bu ise imanın en zayıf derecesidir." (Müslim, Îmân, 78)

​Kötülüğün sıradanlaştığı bir çağda, kötülüğe karşı kalbiyle bile buğz etmeyen, günahı kanıksayan ve rahatsızlık duymayan bir insanın imanından geriye neyin kaldığı sorusu ise cevabını bizzat o kararmış kalplerin derinliklerinde aramalıdır.

​VII. "AKLIMIZ HEP BELDEN AŞAĞI MI ÇALIŞIYOR?" İFTİRASININ ARKA PLANI

​Ne zaman toplumda edep, hayâ, namus ve tesettür hakîkati dile getirilse; dinî ve ahlâkî hassasiyetleri aşınmış bazı çevreler hemen şu basmakalıp, ucuz ve saldırgan soruyu ortaya atarlar: "Sizin aklınız hep belden aşağı mı çalışıyor? Başka derdiniz yok mu?"
Bu menfur soruyu yönelten bedbahtlar, cehalet yahut art niyet sebebiyle iki büyük felsefî ve ilmî hatâ işlemektedirler:

• ​Birincisi (Sosyolojik Körlük): Meseleyi basite indirgeyerek yalnızca "bireysel, içgüdüsel bir cinsel zaaf" olarak görmektedirler. Oysa tesettür ve hayâ davası, salt biyolojik bir fitneyi önleme hamlesi değildir. Bu dava; toplumun en temel hücresi olan kutsal aile kurumunu koruma, nesil emniyetini sağlama, toplumsal moral dokuyu muhafaza etme ve insanı hayvandan ayıran o eşref-i mahlûkat onurunu ayakta tutma mücadelesidir. Bu duruş; aklın, selîm fıtratın ve ilâhî vahyin üzerinde ittifak ettiği ortak dilidir.

• ​İkincisi (İlmî ve Psikolojik İnkâr): İnsan fıtratının ve biyolojisinin inkâr edilemez gerçeklerini yok saymaktadırlar. Modern psikoloji, psikiyatri ve davranış bilimleri, görsel uyaranların insan zihni, alt bilinci ve dürtüleri üzerindeki muazzam manipülatif etkisini on yıllardır binlerce ilmî deneyle belgelemektedir.

​Ünlü nörobiyolog Antonio Damasio'nun ve çağdaş sinirbilimcilerin yaptığı fonksiyonel beyin görüntüleme araştırmaları; çıplaklık içeren görsel uyaranların, insan beynindeki ödül, haz ve dürtü merkezlerini (limbik sistemi ve amigdalayı) mantık süzgecini (prefrontal korteksi) devre dışı bırakarak doğrudan ve saniyeler içinde aktive ettiğini kesin olarak ortaya koymuştur. Keza batılı psikologlardan asırlarca önce kalbin zümrüt tepelerini ve nefsin dehlizlerini tahlil eden hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî rahimehullâh, "İhya" adlı ölümsüz eserinde nefsin, şehvetin ve doymak bilmeyen egonun ne denli vahşi ve terbiye muhtaç bir güç olduğunu psikolojik derinlikle yazmıştır. Dolayısıyla sokağın çıplaklık terörüne karşı tesettürü savunmak, birilerine "senin niyetin bozuk" demek değil; insan biyolojisinin, nörolojisinin ve yaratılış gerçeğinin hakkını teslim etmektir.

​Yüce Yaratan, insanı tasarlayan ve onu en iyi bilen olarak Kelâm-ı Kadîm’inde şöyle buyurur:
​"Allâh sizin yükünüzü hafifletmek ister; çünkü insan, zayıf ve ihtiraslarına karşı dayanıksız olarak yaratılmıştır." (Nisâ Sûresi, 28)

​Kendi yaratılışındaki bu fıtrî zayıflığı kibre kapılarak inkâr etmek, o zayıflığın esiri olup sapkınlığa düşmenin önündeki en büyük zihnî engeldir.

​VIII. AİLE, TOPLUM VE DEVLET: AHLÂKÎ DEĞERLER OLMADAN ÖZ İTİBARIYLA (MADMÛNEN) YÜKSELİŞ OLMAZ

​Dünyaca ünlü tarihçi ve medeniyet tarihçisi Will Durant, anıtsal eseri Medeniyetin Hikâyesi’nde şu evrensel kanunu kaydeder: "Büyük imparatorluklar ve medeniyetler, ahlâkî nizamları güçlü ve sarsılmaz olduğunda yükseldiler; ahlâkî dokuları gevşeyip küçüldüğünde ise askeri güçleri ne olursa olsun çöktüler."

​Evet; aziz milletimiz ve devletimiz son yıllarda savunma sanayiinde destansı adımlar attı. Şehirlerimiz imar edildi, altyapılar güçlendirildi, teknolojide yerli ve milli hamleler yapıldı. Bunların her biri devletimiz adına son derece kıymetli, hayatî ve takdire şayan büyük gelişmelerdir. Fakat bir milletin asıl bekası, asıl gücü ve sarsılmaz değeri; beton kütlelerde, çelik zırhlarda yahut gökdelenlerde değil; o binaların içinde yaşayan kutsal ailesinde, iffetini koruyan çocuklarında ve topyekûn ahlâkî bütünlüğünde saklıdır. Ahlâkı çökmüş bir toplumun elindeki nükleer silah bile onu yok olmaktan kurtaramaz.

​Allâh Teâlâ uyarır:
​"Biz, uyarıcıları (peygamberleri ve hakîkat rehberlerini) göndermeden evvel, zulmeden hiçbir memleketi helâk etmedik. Bu, bir hatırlatmadır..." (Şuarâ Sûresi, 208-209)

​Buradan devlet yöneticilerine, medyanın patronlarına, kültür-sanat camiasının öncülerine ve eğitim kurumlarının yetkililerine halisane bir yürekle şunu sormak millî ve dinî bir vazifedir:
Milli Eğitim müfredatından televizyon dizilerine, sinemadan sosyal medya algoritmalarına kadar uzanan ve adeta organize bir biçimde yürütülen bu ahlâkî ve manevî çözülmeye, bu hayâsızlık akınına karşı ne tür tedbirler alıyorsunuz? Hangi köklü ve koruyucu politikaları hayata geçiriyorsunuz?

​Ancak şu tarihî hakîkati de kalın çizgilerle belirtmek gerekir: Bu devasa sorumluluk yalnızca devlete ve bürokrasiye ciro edilerek içinden çıkılabilecek bir mesele değildir. Müslüman bireyin, çekirdek ailenin, mahalledeki caminin, mektepteki muallimin ve sivil toplum kuruluşlarının üzerine düşen manevî pay ve mesuliyet, belki de devlet mekanizmasından çok daha büyüktür. Sorumluluğu kendi üzerimizden atıp sadece "yukarıya" havale etmek, hem İslâmî mesuliyet açısından bir kaçış hem de sosyolojik açıdan ucuz bir kolaycılıktır.

​IX. ANNE, BABA VEYA EVLAT: AYNA KARŞISINDA KİM DURUYOR?

​Bugün ne hazindir ki, namazında niyazında, görünüşte tesettürlü olan bir annenin yanı başında yürüyen kızı âdeta çırılçıplak, şer'î sınırlardan tamamen uzak bir vaziyettedir. Alnı secdeye giden, vakur duruşlu bir babanın öz evladının kulağında, burnunda küpeler, üstünde fıtrata aykırı kıyafetler boy göstermektedir. Bu feci tablo, yalnızca ebeveynlerin sıradan bir ihmalini değil; küresel sekülerizmin, dijital dünyanın vitrinleri vasıtasıyla bir nesli elimizden nasıl parça parça koparıp aldığını ve onları nasıl manen katlettiğini anlatmaktadır.

​İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v.) o meşhur ve sarsıcı uyarısında şöyle buyurur:
​"Hepiniz birer çobansınız (muhafızsınız) ve hepiniz idare etmekle yükümlü olduğunuz sürünüzden (maiyetinizden) mesulsünüz. Erkek, ailesinin muhafızıdır ve onlardan sorumludur; kadın, kocasının evinin muhafızıdır ve ondan sorumludur..." (Buhârî, Ahkâm, 1)

​İlâhî sorumluluğun ağırlığı dağları eritecek cinstendir. Evlatlarımıza daha çocuk yaşta iken, kişilikleri fıtrat zemininde şekillenirken hayâyı, iffeti, onuru ve Müslüman kimliğinin vakarını öğretmek; yalnızca kuru bir din kültürü eğitimi meselesi değil; neslimizin bu topraklardaki varlık ve yokluk meselesidir.

​X. YA İLÂHÎ BİR AZAP YA DA YENİDEN BİR DİRİLİŞ

​Sosyolojinin kurucusu mühim İslâm mütefekkiri İbn Haldun, o muazzam şaheseri "Mukaddime" adlı eserinde devletlerin ve toplumların çöküş kanununu vazederken der ki: "Bir toplumun asabiyeti, yani onu ayakta tutan manevî bağları, mukaddes değerleri, ahlâkî normları ve hayâ duygusu çözülüp koptuğunda; o toplumun askeri ve fiziksel gücü ne kadar devasa olursa olsun, çöküşü matematiksel bir kesinlikle kaçınılmazdır."

​Bugün tarihin kırılma noktasında iki yol önümüzde uzanmaktadır:

• ​Ya (Allah muhafaza) Allâh Teâlâ, geçmişte hayâsızlığı kanıksayan Lût kavmine, Ad ve Semûd kavimlerine yaptığı gibi bu topluma da manevî çürümenin neticesi olarak büyük, feci ve önü alınamaz bir toplumsal bela, bir helâk ve imtihan gönderir; işte o gün, o büyük felaket anında sormak gerekir: "Bizler sokaklarımız elden giderken sessiz kalanlar olarak, acaba helâk edilenlerin neresinde duruyorduk?"

• ​Ya da fert fert, aile aile, mahalle mahalle bir araya gelerek, bu manevî istilaya ve ahlâkî erozyona karşı "Dur!" demek adına azimle kolları sıvarız. Kırmadan, dökmeden, itici kılmadan; ilim ile, irfan ile, derin bir şefkat ve merhametle, ancak hakkı haykırmaktan asla vazgeçmeyen sarsılmaz bir celadetle evlatlarımıza sahip çıkarız.

​Rabbimiz sünnetullâhın değişmez ilkesini ferman buyurur:
​"Şüphesiz ki bir toplum, kendi iç dünyasını (ahlâkını ve gidişatını) değiştirmedikçe, Allâh o toplumun durumunu (nimetini ve emniyetini) değiştirmez." (Ra'd Sûresi, 11)

​Manevî ve ahlâkî diriliş hamlesi dışarıdan, sömürgeci batıdan yahut seküler kurumlardan gelmeyecektir. Değişim içeriden, kalpten ve evden başlayacaktır. Anneden, babadan, minberdeki imamdan, kürsüdeki muallimden, devletin zirvesindeki yöneticiden ve hepsinden önce, şu an bu satırları okuyan bizzat senden ve benden başlayacaktır.

​Hayâ, insanı insan kılan ilâhî bir elbisedir. Bir toplum o elbiseyi üzerinden bir kez çıkardı mı, onu yeniden kuşanmak muazzam bedeller ister; zordur ama mukaddes kitabımızın rahmet ikliminde asla imkânsız değildir.

Unutmayalım ki:
​"Hayâsı olmayanın dini de (dininin kemali de) olmaz." (İbn Mâce, Zühd, 17)

​Bu metin; herhangi bir şahsı, zümreyi yahut kitleyi hedef almayan, topyekûn toplumsal bîçareliğimize ayna tutan, ümmetin her bir ferdine ve mesuliyet makamındaki yetkililerine yönelik hâlisâne, dertli ve İslâmî bir uyanış çağrısıdır.

​Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip ve Gazeteci-Yazar

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.