6 Ekim 2026 Konya 12° Parçalı Bulutlu
Piyasalar Dolar49,2188+0,01%Euro55,2292-0,02%Gram Altın6.538,53-0,05%
Son Dakika

CEHALET CÜRETİ BÜYÜTÜYOR

\"\"

CEHALET CÜRETİ BÜYÜTÜYOR
İmamlık, Maaş ve Bağlamından Koparılan Sözler

• Bir âyeti ait olduğu kıssadan, öncesinden ve sonrasından koparıp kendi fikrine delil yapmak; Kur\'an\'ı anlamak değil, onu kendi söylemine şahit kılmaya çalışmaktır.

• Yâsîn Sûresi\'ndeki elçiler kıssasını imam maaşının aleyhine delil yapmaya çalışmak, Kur\'an\'ı anlamak değil; onu kendi kanaatine şahit kılmaktır.

Günümüzde sosyal medyanın ve sokak röportajlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, uzmanlık ve derinlik gerektiren pek çok mesele birkaç cümlelik sloganlara indirgenebiliyor.

Dînî meseleler de bundan nasibini alıyor.

Bir âyetin meâli okunuyor, fakat âyetin öncesine ve sonrasına bakılmadan hüküm veriliyor. Bir din görevlisinin aldığı maaş, doğrudan doğruya “namazın ücreti” olarak nitelendiriliyor. Ardından da bu yorum, yine bağlamından koparılmış bir âyetle desteklenmeye çalışılıyor.

Zaman zaman imamlar ve Diyanet üzerinden yapılan bazı eleştirilerde tam da böyle bir yöntemle karşılaşıyoruz.

Eleştiri elbette olacaktır.

Diyanet de eleştirilebilir, din görevlileri de eleştirilebilir. Yanlış yapan bir görevli varsa yanlışının söylenmesi, hizmette eksiklik varsa bunun gündeme getirilmesi son derece tabiidir.

Fakat eleştiri ile itham, sorgulama ile peşin hüküm, bilgi ile slogan aynı şey değildir.

Geçtiğimiz günlerde bir sokak röportajında dile getirilen şu sözler de bu açıdan üzerinde durulmayı hak ediyor:

“İmamlar para ile namaz kıldırıyorlar. Ondan sonra da deniliyor ki enflasyon oluyor. E adam parayla kılıyor, kıldırıyor; hem de cennete gidecek.”

Ardından Yâsîn Sûresi\'nin 21. âyeti delil gösteriliyor:

“Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere tâbi olun; onlar doğru yoldadırlar.”

İlk bakışta âyetle desteklenmiş gibi görünen bu iddia, Kur’an\'ın bağlamına bakıldığında aynı sağlamlıkta durmuyor.

ÂYETİ BAĞLAMINDAN KOPARMAK

Öncelikle temel bir Kur’an okuma kaidesini hatırlayalım:

Bir âyetin meâlini okumak başka, o âyeti doğru anlamak başkadır.

Yâsîn Sûresi\'nin 13. âyetinden itibaren bir şehir halkına gönderilen elçilerden söz edilmektedir. 14. âyette iki elçinin gönderildiği, ardından üçüncü bir elçiyle desteklendikleri belirtilir. 17. âyette bu elçilerin görevlerinin “açıkça tebliğ etmek” olduğu ifade edilir. 20. âyette ise şehrin öbür ucundan gelen bir kişinin “Bu elçilere uyun” çağrısı yaptığı, hemen ardından 21. âyette “Sizden bir ücret istemeyen o kimselere tâbi olun” dediği görülür.

Dolayısıyla 21. âyeti tek başına alıp “İmam maaş alamaz” sonucuna ulaşmak, âyetin siyak ve sibâkını dikkate almayan bir yorumdur.

Üstelik Diyanet\'in tefsirinde de bu kıssanın temel bağlamının Allah tarafından gönderilen elçiler ve onların yaptığı tebliğ olduğu belirtilmektedir.

Burada asıl mesele şudur:

Bir âyeti kendi düşüncemize delil yapmak başka, âyetin ne söylediğini anlamaya çalışmak başkadır.

Kur’an, bizim kanaatlerimizi tasdik etmek için okunmaz; kanaatlerimizi Kur’an’ın ölçüsüne vurmak için okunur.

PEYGAMBERİN TEBLİĞİ İLE KAMU GÖREVİ AYNI ŞEY Mİ?

Yâsîn 21’deki “ücret istemeyenler” ifadesini, doğrudan doğruya günümüz kamu görevlilerinin maaşlarıyla ilişkilendirmek için önce çok temel bir soruya cevap vermek gerekir:

Bir peygamberin veya ilahî mesajı tebliğ eden elçinin risâlet karşılığında insanlardan ücret istememesi ile bir kamu görevlisinin yaptığı hizmet karşılığında maaş alması aynı kategoride midir?

Elbette değildir.

Peygamberlerin tebliği, Allah tarafından verilmiş bir risâlet görevidir. Buradaki mesele, Allah\'ın mesajını insanlara ulaştırma karşılığında dünyevî bir menfaat talep edilmemesidir.

Bugünkü imam ise kamu hizmeti yürüten bir din görevlisidir.

Bu iki durumu aynı kefeye koymak, kavramları birbirine karıştırmaktır.

İMAMIN MAAŞI NAMAZIN BEDELİ MİDİR?

Şimdi meselenin en önemli noktasına gelelim.

Bir imamın maaş alması, “beş vakit namazı şu kadar liraya kıldırıyorum” anlamına mı gelir?

Hayır.

Nitekim Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulu\'nun konuya ilişkin fetvasında açıkça, günümüzde imam-hatip ve müezzinlerin namaz kıldırmalarının karşılığı olarak değil, mesailerini bu göreve tahsis etmeleri sebebiyle maaş aldıkları belirtilmektedir. Aynı açıklamada imam ve müezzinlerin görevlerinin yalnızca namaz kıldırmaktan ibaret olmadığı; vaaz, irşat, Kur\'an öğretimi, caminin ibadete hazır tutulması, temizlik, bakım ve korunması gibi birçok hizmeti kapsadığı ifade edilmektedir.

Bu ayrımı anlamadan yapılan “imam namazı parayla kıldırıyor” iddiası, meseleyi daha başından yanlış kurmaktadır.

Bir öğretmenin maaşı, anlattığı bir dersin tek tek bedeli değildir.

Bir doktorun maaşı, yaptığı her muayenenin veya kurtardığı her hayatın “fiyatı” değildir.

Bir hâkimin maaşı, verdiği her kararın bedeli değildir.

Bir mühendisin maaşı, hazırladığı her projenin tek tek satın alınması anlamına gelmez.

Bunlar, kişinin belirli bir görev ve mesai karşılığında aldığı ücretlerdir.

Aynı şekilde imamın maaşını da “kıldırdığı namazın parası” şeklinde tanımlamak, kamu görevinin mahiyetini yanlış tarif etmektir.

İMAM SADECE NAMAZ KILDIRAN KİŞİ Mİ?

Bir imamın görevini yalnızca namaz kıldırmaktan ibaret görmek de meseleyi eksik değerlendirmektir.

Resmî görev tanımlarında imam-hatiplerin; vakit, cuma, bayram ve teravih namazlarını kıldırmasının yanında hutbe okumak, vaaz etmek, vatandaşlara Kur\'an-ı Kerim ve dînî bilgiler öğretmek, camiyi ibadet ve eğitim faaliyetleri için hazır bulundurmak, caminin bakım ve temizliğiyle ilgili tedbirleri almak, dînî gün ve gecelerde program icra etmek gibi çeşitli sorumlulukları bulunduğu görülmektedir.

Dolayısıyla meseleye sadece “Namaz kıldırıyor ve maaş alıyor” penceresinden bakmak, yapılan hizmetin tamamını görmemektir.

Elbette her imam aynı ölçüde başarılı olmayabilir.

Elbette görevini hakkıyla yapmayan din görevlileri olabilir.

Elbette Diyanet\'in hizmetleri de eleştirilebilir.

Fakat birkaç kişinin kusurundan hareketle bütün din görevlilerini zan altında bırakmak ne adalettir ne de ilmî bir yaklaşım.

KUR\'AN OKUMAKLA KUR\'AN\'IN HÜKMÜNÜ BİLMEK AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Burada daha genel bir probleme de dikkat çekmek gerekiyor.

Günümüzde Kur\'an\'ın meâline ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaydır. Bu elbette büyük bir nimettir.

Fakat bir insanın Kur\'an meâlini okuyabilmesi, onu otomatik olarak müfessir yapmaz.

Bir âyetin anlamını doğru kavrayabilmek için dil, siyak-sibak, nüzul ortamı, hadisler, diğer âyetler, tefsir geleneği ve İslâmî ilimler bütünlüğü dikkate alınmalıdır.

Aksi hâlde herkes eline bir meâl alıp kendi kanaatine uygun gördüğü bir âyeti seçer ve:

“Kur\'an böyle diyor.” der.

Oysa çoğu zaman Kur\'an\'ın söylediği ile bizim Kur\'an\'dan anladığımız aynı şey değildir.

Bu yüzden mesele yalnızca âyeti okumak değil, âyeti doğru yerde ve doğru anlamda okumaktır.

“CENNETE GİDECEK” HÜKMÜNÜ KİM VERİYOR?

Gelelim söz konusu konuşmanın en dikkat çekici kısmına:

“Hem parayla namaz kıldırıyor hem de cennete gidecek.”

Burada artık imamların maaşından daha büyük bir problem ortaya çıkıyor:

Bir insanın cennete veya cehenneme gideceği konusunda kim hüküm verebilir?

Mümin, Allah\'ın rahmetini umar; azabından sakınır; kendi ameli hakkında endişe taşır.

Fakat belirli bir kişi hakkında, hele ki yalnızca bir maaş meselesinden hareketle “cennete gider” veya “cennete gidemez” şeklinde kesin hüküm vermek kulun yetki alanı değildir.

Kur\'an\'ın bize öğrettiği kulluk ahlâkı, insanları kolayca mahkûm etmek değil; önce kendimizi hesaba çekmektir.

Bu nedenle din adına konuşurken dilimizi de korumamız gerekir.

Bir başkasının îmanını, ihlâsını veya âhiretteki âkıbetini kendi ölçülerimizle tayin etmek son derece ağır bir iddiadır.

ELEŞTİRİ BAŞKA, HAKSIZ İTHAM BAŞKADIR

Burada Diyanet\'i veya imamları eleştiren herkesi susturmak gibi bir düşünce kesinlikle söz konusu değildir.

Tam tersine:

Diyanet eleştirilebilir.

Din görevlileri eleştirilebilir.

Hizmetlerdeki eksiklikler sorgulanabilir.

Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı sorulabilir.

Bir imamın görevini ihmâl ettiği düşünülüyorsa bu durum belgeleriyle gündeme getirilebilir.

Bunların tamamı meşru tartışma alanlarıdır.

Fakat eleştirinin bir de ahlâkı vardır.

Bir kurumu eleştirirken iftira edilmemelidir.

Bir görevliyi eleştirirken bütün meslektaşları zan altında bırakılmamalıdır.

Bir dînî mesele tartışılırken âyet bağlamından koparılmamalıdır.

Ve en önemlisi, kişisel kanaat “Allah böyle buyuruyor” şeklinde sunulmamalıdır.

ÖNCE BİLGİ, SONRA HÜKÜM

Kur\'an-ı Kerim bir slogan kitabı değildir.

Bir âyetten birkaç kelime seçip sosyal medyada paylaşmak kolaydır.

Zor olan, o âyeti doğru anlamaktır.

Bir imamın maaşını “namazın fiyatı” olarak görmek kolaydır.

Zor olan, din hizmetinin mahiyetini anlamaktır.

Bir din görevlisini “para karşılığında ibadet eden kişi” olarak yaftalamak kolaydır.

Zor olan, yıllarca caminin âdetâ bekçiliğini yapan, namaz kıldıran, Kur\'an öğreten, vaaz eden, cenazeye koşan, caminin hizmetini sürdüren ve dînî rehberlik görevini yerine getiren insanların emeğini bütün yönleriyle görebilmektir.

Bu sebeple din hakkında konuşurken biraz daha dikkatli olalım.

Kur\'an okuyalım; fakat bağlamıyla okuyalım.

Hadis okuyalım; fakat kaynağıyla okuyalım.

Âlimlerin görüşlerini aktaralım; fakat ilmî usulle aktaralım.

Diyanet\'i eleştirelim; fakat belge ve bilgiyle eleştirelim.

İmamları sorgulayalım; fakat genelleme yapmadan sorgulayalım.

Ve her şeyden önce şunu unutmayalım:

Bilmemek ayıp değildir.

Bilmediğini bilmeden Allah\'ın dînî hakkında kesin hükümler vermek ise büyük bir sorumluluktur.

Çünkü din konusunda konuşmak herkesin hakkıdır.

Ama Allah adına konuşmak, herkesin aynı ölçüde taşıyabileceği bir sorumluluk değildir.

Kur\'an\'ı kendi kanaatlerimize şahit yapmak yerine, kendi kanaatlerimizi Kur\'an\'ın ölçüsüne arz edelim.

Zira âyetin meâlini okumakla din âlimi olunmaz; Kur\'an\'ı anlamanın yolu, önce ilimden, sonra usulden, nihayet edepten geçer.

Mithat Güdü 
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar

Yazarın Diğer Yazıları