
Yavuz Ağıralioğlu'na Hatırlatma: Başörtüsü Ne Suçun Delilidir Ne De Masumiyetin Belgesi
Bir insanın yaptığı yanlışı eleştirmek başka, o yanlışı inancı ve kıyafeti üzerinden siyasî hesaplaşmaya dönüştürmek başkadır.
Yolsuzluk varsa araştırılır, suç varsa cezalandırılır; fakat hiçbir yanlış kişinin inancına ve kıyafetine mal edilemez.
ADALETİN ÖLÇÜSÜ KIYAFET DEĞİL, FİİLDİR
Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu'nun Gaziantep'te yaptığı konuşmada kullandığı bazı ifadeler kamuoyunda geniş yankı uyandırdı, çokça konuşuldu, tartışıldı ve hâlâ da konuşulmaya devam ediyor.
Ağıralioğlu, söz konusu konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
"Başörtüsüne, inanca, itilip kakıldığı zamanların hüznüydü bizdeki.
Başörtülü devlet hizmetiyle buluşuyor diye, başörtüsü devletine, milletine hizmet imkânı buldu diye övündüğümüz, bakan yaptıklarınız, milletimizi dolandırdı.
Başörtüsüyle devlet hizmetiyle buluşturduklarınız var diye övündüklerimiz, bugün milleti foluna kadar soyarken siz bu kadar işin arkasındaki denetimsizliğin, keyfiliğin hesabına hiç yanaşamadınız. Hesap vereceksiniz."
Ağıralioğlu'nun bu sözlerinde başörtüsü üzerinden kurduğu siyasî söylem, kendi siyasî reflekslerinin ve bilinçaltı kodlarının açığa çıkması olarak anlaşılabilir. Başka türlü değerlendirenler de olabilir. Nitekim tartışmanın önemli bir kısmı da tam olarak bu noktada düğümlenmektedir.
Ağıralioğlu, bu sözleri üzerinden başlayan tartışmalara cevap olarak X (Twitter) hesabından şu paylaşımı yaptı:
"Başörtüleriyle devletin, milletin hizmetinde bakan olarak görev yapabilmelerine övündüğümüz insanların adlarının, bu büyük fon dolandırıcılığının ilk ortaya çıkan isimleri arasında olmasından duyduğum mahcubiyete karşı ifade ettiğim rahatsızlığımı; söylemediğim sözleri söylemişim gibi yazarak, ardından bunları paylaşarak düzenlediğiniz ucuz iftira kampanyanızı görüyorum.
Anlaşılan o ki sizin adınıza mahcup olmak da bizim hissemize düşüyor.
Allah kerimdir."
Bu paylaşımın ardından Ağıralioğlu'nun sözlerinin bağlamı, başörtüsü ve inanç üzerinden yapılan siyasî değerlendirmeler yeniden tartışma konusu oldu.
Öncelikle şu hususun altını açıkça çizmek gerekir:
Bir bakan veya herhangi bir kamu görevlisi görevini kötüye kullanmış, hukuka aykırı bir işlem gerçekleştirmiş ya da kamu zararına yol açmışsa, makamı ne olursa olsun elbette eleştirilmelidir.
Bakanlık makamı hiç kimseye dokunulmazlık sağlamadığı gibi, başörtüsü de bir insanı eleştiriden muaf tutan bir ayrıcalık değildir.
Ancak buradan hareketle, "Başörtülü bakanınız milleti soydu" şeklinde bir siyasî söylem oluşturmak başka bir meseledir. Böyle bir ifade, eleştirinin merkezine fiili değil, kişinin görünür kimliğini ve kıyafetini yerleştiren bir siyasî söyleme dönüşebilir.
Burada sorulması gereken çok basit bir soru vardır:
Ağıralioğlu'na göre başörtüsü bu ülkede bir sorun değil miydi?
Bu sorun çözülmemeli miydi?
Bir insanın yaptığı iddia edilen yanlışın başörtüsüyle ne ilgisi var?
Bir kamu görevlisinin yaptığı işlemler hukuka aykırıysa, bunların hesabı sorulur. Bir kamu zararı varsa araştırılır. Bir suç unsuru varsa hukuki süreç işletilir. Sorumluluğu varsa hukuk önünde hesabını verir.
Fakat bütün bunların başörtüsüyle ilişkilendirilmesi, eleştirinin yönünü fiilden kimliğe kaydırmak anlamına gelir ki bu doğru değildir.
Yolsuzluğun üzerine gidin.
Usulsüzlüğün üzerine gidin.
Kamu zararının hesabını sorun.
Denetim isteyin.
Adalet talep edin.
Ama bütün bunları yaparken başörtüsünü siyasi tartışmanın içine sokmayın.
Çünkü başörtüsü bir siyasî suçun, yolsuzluğun veya herhangi bir kişinin şahsî kusurunun sembolü değildir. Başörtülü olmak bir insanı dindar yapmadığı gibi, başörtüsüz olmak da bir insanı dinsiz yapmaz.
Bir insanın yaptığı yanlış, öncelikle o yanlışın kendisi üzerinden değerlendirilmelidir. Kişinin kıyafeti, inancı veya mensup olduğu toplumsal kesim, yaptığı fiilin delili olmadığı gibi, onun üzerinden milyonlarca insan hakkında da hüküm kurulamaz.
Burada Yavuz Ağıralioğlu'nun kullandığı ifadeler, başörtüsünü itibarsızlaştırma, başörtülüleri de küçümseme ve hakir görme şeklinde de anlaşılabiliyor.
Neden başörtüsü üzerinden konuşuyorsunuz ki?
Görevi, makamı, mevkii ve fiili üzerinden eleştirmek yetmiyor mu?
Bir kişinin yaptığı yanlışın hesabını sormak için onun kıyafetini, inancını veya kimliğini tartışmanın içine çekmeye gerçekten ihtiyaç var mı?
Bu anlamda siyasetçilere düşen sorumluluk daha da büyüktür.
Özellikle toplumun farklı kesimlerine hitap eden ve ülke yönetiminde söz sahibi olma iddiasındaki siyasetçiler, kullandıkları kelimelerin toplumsal karşılığını hesaba katmak zorundadır.
Çünkü siyasetçinin sözü yalnızca kendisini bağlayan sıradan bir söz değildir. Bir siyasetçinin kullandığı ifade, toplumda farklı anlamlara çekilebilir; geçmişte yaşanmış kırılmaları, hassasiyetleri ve ayrışmaları yeniden gündeme taşıyabilir. Bu nedenle siyasî eleştirinin hem hakkaniyetli hem de sorumlu bir dil taşıması gerekir.
Liderlik, toplumun fay hatlarına dokunarak siyasi karşılık üretmek değildir.
Liderlik, en sert eleştiriyi dâhi doğru kelimelerle yapabilmektir.
Bir kişiyi eleştirmek başka şeydir; onun kimliğini, inancını veya kıyafetini eleştirinin konusu hâline getirmek başka şey.
Aynı ölçü, başörtülü insanlar için de geçerlidir.
Başörtülü olmak kimseyi yanlış yapamaz hâle getirmediği gibi, başörtülü bir kişinin yanlış yapmış olması da başörtüsünü veya dindar insanları töhmet altında bırakmaz.
Bir kişinin fiili, milyonlarca insanın kimliğine fatura edilemez.
Dolayısıyla meseleye hangi taraftan bakarsak bakalım ölçümüz aynı olmalıdır:
Yanlış yapan kim olursa olsun yanlışının hesabını vermelidir.
Kamu görevlisi kim olursa olsun denetlenmelidir.
İddia varsa araştırılmalı, delil varsa değerlendirilmelidir.
Suç sabit olursa hukuk gereğini yapmalıdır.
Fakat bütün bunların hesabı inanç değerleri ve kıyafet üzerinden değil, fiil üzerinden sorulmalıdır.
Elbette dindar görünen, dînî değerleri önemsediğini her fırsatta dile getiren insanların, üstlendikleri görevlerde çok daha hassas ve dikkatli olmaları gerekir. Çünkü bu insanların yaptıkları küçük bir yanlış bile bütün bir inananlar topluluğuna mâl edilebiliyor ve bunun sonucunda inançlı insanlar hedef alınabiliyor.
Bu noktadan hareketle bir eleştiri yapılacaksa bunun yolu, değerlere sahip çıkarak ve değerlerin gerektirdiği ahlaki ölçüleri hatırlatarak eleştiri yapmaktır; yoksa değerleri itibarsızlaştırma ve yıpratma aracı hâline getirmek değildir.
Adaleti konuşalım, eksiklikleri söyleyelim; buna eyvallah.
Ama adalet anlayışını, toplumsal ve ahlâkî değerleri konuşmak yerine kişilerin kılık kıyafeti üzerinden siyaset üretmeye çalışırsak, bu durum ister istemez, "Acaba burada dînî değerlerle ilgili bilinçaltındaki gizli kodların dışa vurumu mu söz konusu?" diye düşündürür.
Başörtüsü ne bir suçun delilidir ne de bir masumiyet belgesi.
Bir insanın başörtülü olması, onun yaptığı fiili otomatik olarak doğru hâle getirmez. Aynı şekilde başörtülü bir kişinin herhangi bir yanlışının bulunması da başörtüsünü, dindarlığı veya inanç sahibi insanları suçun ortağı hâline getirmez.
Siyasetin görevi de başörtüsünü bir siyasî hesaplaşma aracına dönüştürmek değil; hakikâti, hukuku ve adaleti savunmaktır.
Siyasî tartışmaların merkezinde olması gereken; insanların ne giydiği değil, ne yaptığıdır. Kimliğinden önce fiiline, söyleminden önce eylemine, görüntüsünden önce sorumluluğuna bakılmalıdır.
Çünkü adalet, kişilerin görünüşüne göre değişmez. Aynı fiile, failin kıyafetine göre farklı ölçü uygulandığında artık ortada adaletten değil, çifte standarttan söz etmek gerekir.
Son söz olarak şunu ifade etmek isterim:
Yanlış yapanın kimliğine değil, yaptığı yanlışa bakın.
Hesap soracaksanız fiilden sorun.
Eleştirecekseniz davranışı eleştirin.
Başörtüsünü ve dînî değerleri ise bu hesabın dışında tutun.
Çünkü adaletin ölçüsü kıyafet değil, fiildir.
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip / Gazeteci-Yazar
